Some time ago, the Trump administration declared that diversity, equity, and inclusion (DEI) policies and practices should be removed from U.S. schools to “restore order” in classrooms. The question is: should we agree or disagree with this policy?
The DEI framework often operates on the assumption that the percentage of disciplined students should be the same across different racial and ethnic groups. For example, if 10% of white students in a school receive disciplinary referrals, then the same percentage is expected for Black and other nonwhite students. This assumption, however, lacks sociological grounding. Misconduct and crime are always individual acts, and no social science research suggests that disciplinary ratios must be identical across groups.
The Problem in Practice
Consider how this plays out. Suppose only 10% of white students in a school are disciplined. At some point, the percentage of Black students disciplined reaches that same figure. If just one more Black student receives a referral, the percentage rises—and administrators may hesitate, fearing that it would make their leadership appear out of compliance with DEI expectations.
Here’s what often happens: a nonwhite student—let’s call him Jimmy—disrupts class to the extent that he should be removed and given appropriate consequences. Yet, if administrators act, the discipline rate for Black students will surpass that of white students. To avoid this appearance, Jimmy might be sent to the office briefly and returned to class without meaningful consequences. Jimmy soon learns that he can disrupt instruction without accountability. This may preserve statistical ratios, but it undermines not only his own learning, but also that of his classmates—including other Black and nonwhite students. In the name of DEI, especially in underfunded districts, all students end up being harmed.
Agreeing with Trump?
So, should educators agree with Trump? Ideologically, I cannot. I am well aware of his right-wing, nearly authoritarian political agenda, and I reject it. Yet this example shows that when DEI is applied superficially, it can be counterproductive. As it currently stands, DEI neither helps Jimmy nor his peers. If DEI advocates—often in liberal and Democratic Party circles—were serious about justice and equality, they would push for alternative learning environments for students like Jimmy: one-to-one instruction, small-group programs, or specialized schools that better support student needs.
This is not the same as Trump’s solution. His approach is simply to remove disruptive students to restore order. But if DEI continues to be applied in this shallow manner, then I must reluctantly admit that Trump is correct on one point: DEI, in its current form, should be lifted. As things stand, it helps no one and leaves everyone worse off.
Beyond Cosmetic Fixes
Finally, I must add this: in the political arena, the educational policies proposed by Democrats rarely go beyond superficial, cosmetic adjustments. What the United States urgently needs is a political party and civic movement that takes the side of the working class, confronts the root causes of structural inequality across race and culture, and proposes truly radical solutions—rather than hiding behind cosmetic reforms or hollow slogans.
Malum, New York belediye seçimlerini Trump’a doğrudan meydan okuyan, kendisini Müslüman ve demokratik sosyalist olarak tanımlayan bir isim kazandı: Zohran Mamdani. 1991 doğumlu, Uganda asıllı Amerikalı bir siyasetçi olan Mamdani’nin babası tanınmış akademisyen Mahmood Mamdani, annesi ise Oscar adayı gösterilmiş bir yönetmen Mira Nair’dir. Çocuk yaşta ailesiyle birlikte New York’a taşınan Mamdani, Bronx High School of Science ve Bowdoin College’da eğitim gördü. 2018’de Amerikan vatandaşı oldu ve kısa sürede yerel siyasette yükseldi. 2021’den bu yana New York (NY) Eyalet Meclisi’nde Queens/Astoria bölgesini temsil ediyor.
Kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Mamdani, uygun fiyatlı konut, toplu taşıma desteği ve gelir adaleti gibi sınıf-eksenli politikaları savunuyor. 2025 yılında New York Belediye Başkanlığı’na aday olarak ulusal ölçekte dikkat çekti; göçmen geçmişi, genç yaşı ve sistem karşıtı söylemiyle özellikle genç ve ilerici seçmenler arasında popülerlik kazandı. Ancak deneyimsizliği ve radikal olarak görülen politikaları nedeniyle bazı sağ-liberal çevrelerce eleştiriliyor. Buna rağmen, birçok kişi tarafından Amerikan şehir siyasetinde “yeni bir sol dalganın” ve kimlik siyasetini aşmanın sembolü olarak görülüyor.
Bu olayın dünyada ve Türkiye’deki yankıları, sıradan bir belediye seçiminden çok daha büyük ve derin oldu. Tepkilerin en trajikomik olanı ise Türkiye’deki sağ çevrelerden geldi. Bu çevreler, New York belediye seçimlerini “Müslüman aday kazandı” diye sevinçle duyururken, “Demokratik sosyalist” kısmını nereye koyacaklarını bilemediler. Vay anasını; adam hem Müslüman hem sosyalist… Nasıl olur yahu?
Türkiye’de sağcı-dinci-milliyetçi-faşist diye tanımlanan güruhun kökleri, II. Dünya Savaşı sonrası NATO konsepti içinde Amerikan emperyalizminin “komünizmle mücadele” adı altında örgütlediği dernek, vakıf ve paramiliter yapılarla atılmıştır. Din olgusunun nasıl bir politik beyin yıkama aracına dönüştürülebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir bu.“Müslümanlık eşittir sağcılık”… Denklem bu! Peki neden sağcılık? Çünkü Sam Amca’nın Ortadoğu’da kurmak istediği “ılımlı İslam kuşağı” bu denklemi gerektiriyordu da ondan.
Bu algının gübreliğinde yetişen güruhun, Mamdani’nin balkon konuşmasında kullandığı “Müslüman” kelimesini bayrak gibi sallarken, “sosyalist” kısmını nereye koyacağını bilememesi; AKP’nin son yirmi yılda temsil ettiği siyasal İslam’ın (ve elbette Türk-İslam sentezinin) küresel ölçekte iflas ettiğinin açık göstergesidir.
Ne kadar ilginç değil mi? Adam “Müslümanım” diyor ama siyasal İslam’ın sembollerini (örneğin Müslüman Kardeşler el işareti vb.) kullanmak yerine, New York’ta yaşam alanları daraltılan, yok sayılan ezilenlerin sesi olacağını söylüyor.
Bir iki “bakara-makara” tadında ayet okuyup üflemek yerine, neoliberalizmin yaşam hakkını gasp ettiği kent insanlarının somut problemlerini sermaye-emek ekseninde ele alıyor. Ortalama bir sağcı-dinci bunu nasıl anlamlandırabilir ki…
Sol çevrelerden gelen tepkiler de kendi içinde ilginç. Bundan bir numara çıkmaz yüzeyselliğinden başlayıp kızıl devrim yükseliyor abartısına uzanan reaksiyonlar. Örneğin, Cumhuriyet gazetesi yazarı bir arkadaş “dünyanın en kapitalist ülkesinin ikinci sağcı partisinden sosyalizm çıkmaz” dedi… Peki nereden çıkacak o zaman?
Diğer tepkiler ise “sosyalizm bitti” söylemlerinin verdiği moral bozukluğundan fazlasıyla etkilenmiş insanların belli belirsiz bir sevinç halinden ibaret. Oysa dünyanın en önemli metropollerinden birinin belediye başkanlığını kazanan bir sosyalist aday, başlı başına tarihsel bir olaydır. Yeni başkanın söylemindeki sosyalizmin bildiğimiz anlamda literatürdeki sosyalizm olamadığı besbelli. Ama sınıf temelli sosyal politika ve projelerle başaracağı her şey sosyalizmin hem teorik hem de pratik olarak yeniden inşasına katkıda bulunacaktır.
Ayrıca Mamdani birdenbire gökyüzünden zuhur etmedi. Konuyu yakından izleyenlerin bildiği gibi, Amerika’da gençler arasında sosyalizme olan ilgi giderek artıyor. 2008 seçimlerinde Obama’yı iktidara taşıyan da bu gençlik hareketleriydi. Sonrasında Bernie Sanders’ın başkan aday adaylığı süreci de yine bu sosyalist eğilimli gençlik örgütleri tarafından yürütüldü. Demokrat Parti içindeki ayak oyunları Bernie’nin başkan aday adaylığını engelledi. Bugün Demokrat Parti merkez sol kimliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda; ancak Bernie’nin etrafındaki sosyalist gençlerin öncülük ettiği taban hareketleri hâlâ son derece canlı ve etkili. Mamdani, işte bu sürecin ürettiği organik lider figürlerinden sadece biridir. Vaatlerinin takipçisi olduğu ve tabanla bağını koruduğu sürece New York’ta bir “efsane belediye başkanı” hikâyesi yazmaması için hiçbir neden yok.
Son olarak, David Harvey’in yaklaşık on yıl önce yaptığı bir röportajı hatırlayalım: Harvey, New York gibi metropollerde yoksul, işçi sınıfı ve gençlerin yaşam alanlarından tamamen dışlandığını; bu nedenle neoliberalizme karşı direniş hareketlerinin buralarda filizlenme potansiyeli taşıdığını söylemişti. Gerçekten de New York bu anlamda bir başlangıç olabilir.
İnsanlar her zaman kolay yolu seçerek; gün, ay, yıllara fatura eder tüm acı, zorluk, üzüntülerini.
Sanki herkesin yıllarla sorunları var!
Olgulara ayna tutmayı, sorgulamayı, empati yapmayı bilmediğimiz için sadece ‘bahane’ arıyoruz olup bitenlere.
Eğer; yaşanmışlıklara neden anlayışları, failleri, kendi duruş ve katkımızı sorgulamış olsaydık, bu denli kaderci olmazdık.
Bu nedenle her yeni yılı; umutla, daha daha artan dileklerle karşılarız.
Söz ve müziği Mahsuni Şerif ile Edip Akbayram’a ait “YILLAR” türküsü:
“Yıllar ömrümü çaldınız / Yıllar baharımı aldınız / Yıllar sebebim oldunuz…”
Nakaratı ile sürüp gider.
Evet, her ömrü var eden, bahar yaşatan ve tüketen saat-gün-ay-yıl gibi ölçüm birimleri vardır.
Bu nedenle de bu türküyü dinleyen herkes kendisini, çaresiz kalmış bir özne sayar. Dinledikçe kimi ailesi kimi halkı kimi de dünya için farklı anlam ve düşünceler üretir.
Düşünmek serbest olduğuna göre isteyen yeni yıla istediği gözle bakıp farklı anlamlar yüklesin dursun.
***
Değişmez olan tek şey dünyadaki ‘diyalektik’ değişim-dönüşümdür. Bu çelişkiler süreciyle ile başlayıp yol alır: tez-antitez-sentez ve sonsuz yaşamın değişim dönüşümü.
Yüzyıldan beridir: Kürtler; onların tarihi, coğrafyası, dili, kültürü yoktur diyen inkarcı faşist anlayış türedi.
Fakat bu anlayış yaşanan değişim dönüşüm sonucu olarak bugünlerde: “Türkiye’de “Kürt halkı” diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır.” noktasına geldiler.
Bu inkarcı anlayış, sportif karşılaşmalarda bile kitle psikolojisi kullanarak taraftarları ele geçiriyor. Ve oluşan coşku havası da taraftarın: neden-niçin sorgulama ve düşünme fırsatı bulamadığı bir süreci başlatıyor.
Ve aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı anlar başlar…
Bursaspor-Somaspor karşılaşması da aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı bir maç olmuştu.
Tahrik edilen taraftarlar da şuursuzca; o maçla ya da futbolla hiç ilgisi olmayan bir kadına yönelik ırkçı-cinsiyetçi bir nefret suçu işliyor.
Hedef alınan kadın ise; Kürtlerin dili, kültürü, insan hakları için özgürlük savunucusu olmuş, bu uğurda ailece bedel ödemiş Leyla Zana…
Halkımızı oldukça sarsan bu olayın hemen peşi sıra da bu tuzağın hazır asıl failleri de “suçlu psikolojisi” ile ortaya çıkıverdiler. Bunlar, politik çıkarları, karanlık hedefleri örtüşenler olarak sıralanan: Ümit Özdağ, Ümit Dikbayır, Cemal Enginyurt vs. gibi arkaik düşüncelilerdi.
Hani bir zamanlar Yeşilçam’da çokça senaryo alavere dalavere ve tuzaklarla dolu olgular “gazoz muhabbeti” üzerine kurgulanıyordu ya…
İşte bu aşağılık eylemler şimdi de ırkçıların günlük siyaseti için bir araç oldu.
Eline cetvel alıp ekranlara çıkan milliyetçi geçinen ırkçılar çoğaldı. Şimdi de Kürt sorunu yoktur! Kürtler bölücülük yaparak sorun çıkarıyor diyorlar. Ertesi gün de kendi yalanlarına inanıyorlar. Ne yazık ki bu oluşturulan bu yalan ve algılara inanlar da çoğalıyor.
Bu anlayış da demokratik bir barışı yaşam birlikteliğini zorlaştırıyor.
Bölücü kim?
– Bölücü olan, bütünleşmeye engel olandır!
Bütünleşme; karşısındaki ile empati yapma, onu anlama, onu farklı değil eşit-saygın görme gibi eylem ve duygularla oluşur.
Bir arada yaşayan farklı kimlikler ancak; vatandaşlık görevlerini bilerek ve sosyal yaşamın acı-sevinçlerini ortaklaşıp paylaştıkça bütünleşme sağlanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti nüfusu içinde Kürtler önemli bir yer tutmaktadır.
Fakat yüz yıllardan beri ‘milliyetçi’ bir politika ve uygulamalarıyla Kürtler Türkleştirmeye çalışılıyor.
Ama olmadı, olmuyor genetik birliktelik sağlanmıyor!
Kürtler, Türkleşmedi ve Kürt kalacaklar!
Şimdi de Kürtlere “Kürt” demek yerine: “Kürt kökenli” demek moda oldu. Bu da Kürtleri yok saymak, inkar etmek için uydurulmuş samimiyetsiz iki yüzlü bir tanımlamadır.
İnsanları barış içinde mutlu yaşatacak: sevgi-saygı-dostluk-komşuluk-hak-hukuk-adalet-demokrasi-eşitlik … gibi çokça “insani değeri” var.
Bu değerlerle yaşamak varken, birer güzellik olan farklılıkları yok saymak, “tek kimlik” altına toplamak neyin nesidir!
Yeter artık bu etnikçi ısrarı bırakınız!
Bırakınız ki, her farklılık kendi değeri ile ortak insani değerlerle buluşup insanca yaşasın!
Yeni yıla girerken sizlerle dertleşmek için yurdumuzdaki egemen iklimin özetini yapmakla, bu iklimin ‘insanca’ bir yaşam sağlamadığını anlatmak istedim.
Bize insanca yaşam sağlamayan bu tekçi anlayış, şimdi de iklimini Arap, Kürt, Alevi, Dürzi, Türkmen halkların yaşadığı komşumuz Suriye’de de tekrarlamak istiyor!
***
Prf. Dr. Doğu Ergil’in Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği adına 1995’te ‘Doğu Raporu’ hazırlamıştı.
Bu rapor, kamuoyunda çokça tartışıldı. 2009 yılında da: Kürt Raporu “Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine” olarak yayımlandı.
Sn. Doğu Ergil, 27.12.2025 günü de Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile (DTSO) Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV)’ın düzenlediği: “30. Yılında Doğu Raporu’ndan Bugüne” panelin konuğu olarak konuşmuş.
Konuşmayı dinlemedim, Sn. Ruşen Çakır konuşmayı: “Sahi nedir bu Kürt sorunu?” diye 16 dakikada özetlemiş. Ben de o özeti dinleyip, kısa bir alıntı yaptım.
Sn. Doğu Ergil diyor ki:
“Kürt sorunu için harcanan 400-500 milyar dolarlık bir kayıptan söz ediliyor. Sırf Kürtleri Türkleştirmek ve rıza göstermeyenlere de zorla kabul ettirmek için harcanan bu miktar, eğer ülkenin kalkınmasına harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir yerde olurdu…”
Bilirsiniz, 19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta Alevi, Kürt ve solcuların evleri işaretlenmiş ve nefret suçlarıyla dolu bir katliam yaşanmıştı. Suçluların çoğu cezasız kalmış, bir kısmı milletvekili bile olmuştu. Sonra benzer katliamlar, Çorum ve Malatya’da da oldu.
Tam da bu acıları yaşadığım günlerde, o günleri anımsatan bir kitap geçti elime. Bu kitap, akıcı bir anlatımla yazılan 5 öyküsünü 87 sayfada toplayan, Şerefnaz Altınsoy’un ilk kitabı: “Peri Vadisi Günlükleri” idi.
Şerefnaz, bu kitabı: “Abim ve Yengeme…” diye imzalayıp verince gurur duymuş ve sevinmiştim. Sonraki gün o bilindik okuma koltuğuma oturup okumaya başladım.
Okuduğum her öykü ile göz pınarlarım dolup taşınca sarsılmış ve şu sözleri fısıldamıştım kendime:
“Coğrafyamızda bu öykülerin benzerleri değişik zamanlarda sıkça yaşanmış, dile gelmiş ve nice yuva yıkmış derin yaralar açmıştır. Sarsılmak, ağlamak, üzülmek… ayıp değil ki! İnsani duyguları olmayanları ayıplamak gerekir!”
Sarsıntı molaları hariç, ara vermeden kitabı birkaç saat içinde okudum.
Yaşadığım sarsıntıların artçıları, saatlerce hatta günlerce devam etti. Ve daha bitmedi devam edecek gibi.
Bu coğrafyada yaşamayan ve olup bitenleri bilmeyenler, eğer, 11-12 yaşlarındaki Şerfnaz’ın yaşamı ve tanıklıklarını empati yaparak anlamaya çalışırlarsa bence onlar da sarsılır.
Şerefnaz, baba tarafından akrabamız, anne tarafından da kirvemizdir.
O, benim dayılarımdan biri olan ‘Almancı Yusuf Dayı’ ile Güneş’in kızı…
Annemin hiç erkek kardeşi yoktu, ben ve kardeşlerim de anne tarafından akrabam olan tüm erkeklere dayı derdik. Bu nedenle bizim çok sayıda ‘dayımız’ vardır. Şerefnaz ile akraba olsak da onu ile kendisi gibi yazar olan eşini, onlar evlenip çocuk sahibi olduktan sonraki yıllarda tanıdım. Akraba buluşturan etkinlikler, hasta ziyaretleri ve sosyal medya ortamı da bizi daha çok konuşan, ortak noktaları çoğalan kardeş dostlar yapmıştı.
Şerfnaz’a ait bazı bilgileri de “Peri Vadisi Günlükleri”ni okuyunca öğrendim. Meğer ben çok uzaklarda iki yıllık öğretmenken doğmuş bu kardeşim.
Şerfnaz’ın yaşam hikayesi bizce normal, fakat coğrafyamızı bilmeyenler için oldukça ilginçtir.
İlkokulu doğduğu Haftariç köyünde tamamlamış, 12 Eylül darbesi döneminde okulların kapanması, yaşamın zorlaşması nedeniyle ailece İstanbul’a göç etmişler. Orada gündüz çalışarak, gece okuyarak: ortaokul ve lise öğrenimini tamamlamış.
Daha sonra Marmara Üniversitesinde: Halkla ve İlişkiler, İstanbul Üniversitesinde de Sosyoloji eğitimi almış. Halen birçok sivil toplum kuruluşlarında görev yapmaya devam ediyor…
“Peri Vadisi Günlükleri”; kadını odak yapmış, kadının koruyan anaç duygu ve bakışıyla bir coğrafyayı ile oradaki sosyolojiyi özetleyen kocaman bir eser yapmıştır.
Şerefnaz da benim gibi “Peri Suyu Vadisi” tutkunu imiş. Onun da çocukluğu, ilkokul yaşamı burada geçmiş. Darbeler, depremler, zalimliklerden benden daha çok pay almış. O coğrafya ile sosyoloji için önemli bir “açık tanık” olmuş.
Coğrafya koşulları ve sosyal dokudan kaynaklı bazı yaşanmışlıklar; her bebek-çocuk-genç-yetişkin kişinin kimliğine, psikolojisine derin-karmaşık izler bırakır. Bunlar zamanla birikir ağır bir yük ve hafızaya dönüşür. Kimileri bu yükleri: ‘kader’ sayıp şükreder, sabır diler, taşır ve susar. Şerefnaz ile onun gibi düşünenler ise; insani olmayan bu ‘yükler’ ile yüzleşir, çatışır, savaşır, onları sorgular. Ve bu yükler geleceğe de yük olmasınlar diye arayışta bulunur, yazar, çizer, konuşur.
***
Bir zamanlar Peri Suyu; çevredeki çokça vadiyi dolana dolana gelen yavru dere-ırmaklarla beslenir güç alırdı. Doğanın coşkulu olduğu aylar gelince Peri Suyu da gürleşen coşan hızlı bir taşıyıcı olurdu.
O zaman ve öncesinde de bu vadilerin tepelerinde yaylalar, derinlerdeki ova-tarla-bahçeler olurdu. Ezidi-Alevi-Sünni-Hristiyan gibi farklı inanç sahibi Ermeni ve Kürt halkları, hayvan besler, aş kazandıran işleri yapardı. Yani farklı ırk, inanç, diller karşılıklı hoşgörü-sevgi-saygı-barış ve gökkuşağı uyumu içinde komşu olmuş bir arada yaşardı.
Peri Suyu’nun, o uğultu-iniltili hafıza içinde: bu topraklarda doğup gelişen: börtü-böcek-nebat- hayvan-insan tüm canlıların: meleyişi-klamı-govendi, sevinci-acıları-çığlıkları-masumiyeti, sınama-yanılma-öğrenme anları, darbe-deprem yaraları, direnişleri-yenilgileri gibi gibi tüm yaşam kavgaları, dirençleri ile bunlara dair tanıklıkları vardı.
Ve o zamanlarda Peri Suyu tüm bunları alarak Mezopotamya’yı aşar çok uzaklara okyanuslara taşırdı.
Bizleri de o vadinin; iklimi, havası, suyu, artıları, eksileri besledi, bezedi, büyüttü. Böylece oluştu sesimiz, bakışımız, direnciniz, duyarlılıklarımız. Ortak geçmişler, insanlar arasında görünmez ama son derece güçlü bağlar kurar.
“Peri Suyu Vadisi”; sadece bir yer adı değil, bir sosyolojinin de adı ve semboldür.
Kayıpları, acıları, çok az da olsa sevinç yaşayan masum halkı; diri tutan irade ve direncin sembolü…
Toprak, su, nebat ve havanın bize dair hafızası vardır. Dokunup, yüzleştikçe gün görür, dile gelir bu hafıza.
Kürtleri-Alevileri hedef alan “karanlık-planlı-ayıplı işler”e dair belgeler, zırhlı karanlıklarda saklı olsa da. Canlı kalabilmiş canlarımız ortaya çıkarır, herbiri kirli-karanlık insanlık/nefret suçu olan:
Jitemi, kontrgerillayı, beyaz torosları, faili meçhulleri, asit kuyularını, yeşili, köy yıkma-yakma-boşaltmaları,.. gibi gibi vahşetleri…
Bazen de Susurluk gibi tesadüfi kazalarla ortaya çıkar şer işleri ve pislikleri… Egemen güç ve işbirlikçileri çıkarları için sürekli ırk ve inanca dayalı algı ve yalanlarla halkları ‘düşman-kafir-öteki’ saydırıp çatıştırmış.
Böylece bu topraklarda uyumlu ve barış içinde yaşam son bulmuş, bencillik, düşmanlık artmış. İnsanlara: ‘Tanrı bile yoktu’ dedirten yaşanmışlıklar çoğalmıştır.
Nice karmaşa ve travmalar yaşansa da egemen güç onları sürekli; asker yapıp vergi almış… Bu vadinin iniltilerini, çığlıklarını hiç duymamıştır…
Son söz:
Sevgili öğretmen arkadaşım Kemal Seven, “Peri Vadisi Günlükleri” için çok güzel bir “önsöz” yazmış. İşte onun bir cümlesi:
“Bir solukta okuduğum öyküler arasında sonu sevinçle biten bir anlatıyı gözlerim boşuna aradı… ”
Bence siz de okuyunca aynı duyguyu yaşayıp: ‘Kemal Seven haklıymış!” Diyeceksiniz. Ve peşi sıra da bu normal dışı yaşanmışlıkların nedenlerini bir bir sayıvereceksiniz.
TBMM açılışında: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile DEM yöneticilerinin birlikte olduğu birkaç görseli günlerdir sosyal medyada dolaşıma soktular. O karelerden cımbızlanan jest ve mimikler konusunda yorumlar devam ediyor.
Bu konuda ben de çokça yazı ve yorum okudum, dinledim, görsel izledim.
Sustum.
Ve sonunda bi’şeyler yazmaya karar verdim.
Bildiğiniz ve gördüğünüz gibi insanlar, bilimsel bulguları insancıl ve bencil şekilde yani birbirine zıt iki amaçla kullanırlar.
İnsancıl anlayış; Psikoloji, Sosyal Psikoloji ve bütün iletişim tekniklerini, insanların barış içinde yaşaması için kullanır…
Bencil çıkarcı anlayışlar ise “sadece benim olsun” diyerek hakları gasp edip sömürür…
İkinci anlayışın egemenliği yurdumuzda yaşamı bize dar etmiş durumda…
Her ne olduysa aklın-mantığın yolunu anımsayıp belki de ‘nedamet’ getirerek bu haksız hukuksuz durumu aşmak için de bir süreç başlattılar.
İşte bu isimsiz sürece bir uzlaşı ve barış süreci diyebiliriz.
Böylesi süreçlerde zıtlar yani insancıl ve benciller bir araya gelir. (Çünkü onlardır çatışanlar).
Uzlaşma; ben seni tanıyorum ve anlıyorum demektir.
Uzlaşı masasında sadece melekler olmaz ki!
Ve eğer uzlaşı masasında oturanlardan birisi: “Ben seni tanımıyorum ve anlamıyorum” derse hiç uzlaşı olur mu?
Şimdi niçin ordalar diye eleştirilen DEM’liler, yıllardır hakları gasp edilenlerdir.
Şimdi de demokrasi için adalet için barış ve uzlaşmak için el uzatıyorlar.
Peki, sizce bunu yapmayıp ne yapacaklardı?
Bir eğitim emekçisi olarak sizin de bu konuda “empati” yapmanızı istiyorum:
Varsayalım ki böylesi bir sürecin; bir tarafında MEB, diğer tarafta da biz devrimci demokrat öğretmenler olsaydık yumruklarımız sıkılı mı olacaktı?
“Biz; evrensel hukuku, bağımsız yargıyı, demokrasiyi, özgürlükleri, laiklikliği, barışı isteriz…” diyenlere alanı daraltarak soruyorum:
Diyelim ki; masanın karşı tarafında Derneğinize/Sendikanıza el uzatmış ve “gelin konuşalım” diyen bir MEB’in Bakanı var.
O bakan da uygulamalarıyla : evrensel hukuk, bağımsız yargı, demokrasi ve özgürlükler, laiklik, barış ve emek … gibi değerleri tanımayan biriymiş …
Siz bu “nedamet” gösteren bakanla görüşmek istemez misiniz?
Siz; çatışmaların durmasını, insanlarımızın karşılıklı saygı ile barış içinde yaşamasını istemez misiniz?
SONUÇ OLARAK:
Bu buluşma siyaseten çok doğrudur “demokrasi ve barış” için devam etmelidir.
Ancak; buluşmadaki kişilerin görsellere yansımış jest ve mimikleri iktidar için birer “algı” haline gelmiştir. Bu kirli politikanın durması için yetkililerin, kamuoyuna ve partilerine bilgi verip özeleştiri yapmaları da bir zorunluluk olmuştur.
Akademisyenlik bir meslektir. Uğraştır. Tamircilik gibi, garsonluk gibi, marangozluk gibi, hekimlik gibi, mühendislik gibi. Bir akademisyen, bir belge doldururken meslek kısmına ‘akademisyen’ yazar. Öğretim elemanı, dr., öğretim üyesi, doçent, profesör vs. yazmaz. Herhangi bir meslekten daha aşağıda ya da daha yukarıda, daha az saygın ya da daha saygın değildir akademisyenlik.
Bir kuruma bağlı olarak yapılır. O kurum, başta bir miktar gelir olmak üzere, işinizi yapabilmeniz için size çeşitli olanaklar sağlar. Kurumun yaygın adı, üniversite.
Kitap okumak, araştırma yapmak, yazmak, anlatmak için üniversite, bina ve derslikler bir zorunluluk değil. Bu faaliyetler her yerde gerçekleştirebilir. Öğrenmek için de şart değil. Yüzyıllar önce, üniversite icat olunmadan da birileri bir yerlerde bir şeyler tartışıyor ve öğreniyordu, o mekânların ismi farklıydı.
Günümüzde çoğu mesleğin icrası ya da çeşitli avantajlardan yararlanmak için bir diploma edinme zorunluluğu, o diplomanın ancak bir üniversiteden alınabilmesi, kapısında üniversite yazan binalarda eğitimin belli bir düzen içinde verilmesini ve o düzenin kurulması için karmaşık bir kurumsal ağın yaratılmasını gerektiriyor.
Üniversitede bir yandan araştırmak-yazıp çizmek, diğer yandan ‘öğretim’ için ‘istihdam edilen’ kişidir akademisyen. Bu arada, çok sayıda önemli düşünürün-mucidin akademinin tutucu/gelenekçi yapısından değil, üniversite dışından çıktığını da hatırda tutmak gerekir.
Akademisyenliği çoğu meslekten ayıran ve itibar kazandıran şey, akademisyenin ‘bilgi’yle kurduğu ilişkidir. Bilginin yalnızca aktarıldığı değil, aynı zamanda üretildiği bir konum. Ancak, bilgi ile bilmekten doğan farklı nitelikler/tercihler arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmak zorunda değil. Akademisyenin, akademisyenlik yapması için, örneğin ‘aydın’ olmasına, ‘entelektüel’ olmasına ihtiyaç yok. Yaşamı boyunca tek bir roman okumamış bir akademisyen, alanında çok tanınmış bir hukukçu olabilir. Yaşamı boyunca ülkesindeki hiçbir insan hakkı ihlalini konu etmemiş bir akademisyen, çok parlak bir insan hakları felsefecisi olabilir. Yaşamı boyunca kendisine ‘Üniversite nedir, nasıl bir yerdir?’ sorusunu bir kez olsun yöneltmemiş bir tıp hocası, harika bir cerrah olabilir… Bunlar, akademisyenlik mesleğini seçenin nasıl biri olduğuyla, derdi tasasıyla, kişiliğiyle, ideolojisiyle ilgili konular.
Akademisyenin ideolojisi, yaşamda durduğu yer, benimsediği ve temsil ettiği değerler, entelektüel birikimi, toplumsal kaygı duyup duymaması, düşünce özgürlüğünü umursamayıp umursamaması, işine duyduğu saygı, çalıştığı kuruma sadakati, öğrencisiyle kurduğu ilişki, alanı dışındaki konulara ilgisi ya da ilgisizliği; söz konusu meslek erbabının sahip olabileceği çeşitli niteliklerdir. Onu ‘diğerleri’nden ayırır ya da benzeştirir; ancak tüm bu meziyetler, sahip olunan şeyin ‘mesleklerden bir meslek’ olduğu gerçeğini değiştirmez.
Hal böyleyken, bir akademisyenden, sırf akademisyen olduğu için diğer meslek erbabından farklı davranmasını beklemek hayal kırıklıklarına yol açacaktır. Söz konusu beklenti, bir akademisyenin uzmanlık bilgisi haricinde başkaca meziyetlere sahip olması gerektiği inancından kaynaklanır ki gerçekçi sayılmaz. Akademisyenliği seçmiş bir insanın, örneğin bir torna ustasından, bir muhasebeciden ya da bir marangozdan daha tutarlı ve ilkeli bir yurttaş olmasını gerektiren (ve sağlayacak) hiçbir anlamlı gerekçe yoktur.
Akademisyen, bir masa ya da bir elma olmadığı için, bir ideolojisi vardır. Diğer insanlar, diğer meslek sahipleri gibi. Akademisyenler de herkes gibi taraf tutar, sempati duyar, destekler, karşı çıkar. Akademisyen, ideolojisi ne olursa olsun yaptığı işte nesnel olmak zorundadır, hepsi bu. İdeolojisi olmadığını/tarafsız olduğunu söyleyen bir akademisyen ise hâkim ideolojinin yanında yer alıyordur.
Demek ki bir akademisyen akademik çalışmalarını, ‘nesnelliğe’ halel getirmeden, ancak bir dünya görüşü etrafında yapabilir. Sosyalist, liberal, sağcı, sosyal demokrat, dinci, muhafazakâr, milliyetçi vs. bir akademisyenin akademisyenliği de siyasal-sosyal gelişmeler karşısında takındığı tutum da meşrebince olacaktır.
Bir akademisyene itibar kazandıracak olan, uzmanlık bilgisine eklediği niteliklerinin yanında, işine saygısı, özen, çalışkanlık ve tutarlılıktır. Tutarlılık. Diğer bir söyleyişle, koşullara ve fırsatlara göre kolaylıkla eğilip bükülmeyen bir iskelete sahip olmak.
Tutarlılık, akademisyenlik mesleğinin mütemmim cüzü değil, kumaşınızla ve bir gün sona erecek ömrün ardından nasıl anılmak istediğinizle ilgili bir tercihtir. Özsaygıdan kaynaklanan bir tutum. Son perdeye gelindiğinde, bir insanın mesleğini layıkıyla yapıp yapmadığına, saygıyı ve itibarı hak edip etmediğine o insan değil, başkaları karar verir. Mesele, günü geldiğinde o başkalarının size uygun göreceği sıfatlardır, bizim kendimize yakıştırdıklarımız değil. İlhan Selçuk’un sözüyle, “Her insan yaşamı boyunca kendi heykelini yontar.” İlhan Selçuk’la hiç tanışmamış bir yazarın, günlerden bir gün, onun cümlesini alıntılaması, İlhan Selçuk’un sürdüğü ömrün saygınlığından kaynaklanır.
Evet, akademisyenlik bir meslek ve geriye kalan her şey, mesleği icra edenin yaşam boyu edindiği niteliklerin, sahip olduğu meziyetlerin yekûnu. Bir akademisyenin, bilgiyle kurduğu ilişki nedeniyle toplum ortalamasında yarattığı beklentinin yüksekliği ise büyük ölçüde bir yanılsamanın sonucu. İdeolojiden ve kişilik özelliklerinden masun bir akademisyenlik yok. Akademik bilgi ile doğru tutum, tutarlılık ve güvenilirlik arasında nedensellik bağı aramamak, kurmamak gerekir.
Yazı önerileri:
Sırrı Süreyya Önder, türkülerini çok sevdiğim Kahtalı Mıçe’nin anısına yazmış. Allah rahmet eylesin.
2017 yılında ‘akademisyenlerin’ çalıştığı bir üniversiteden, ‘akademi’nin tanıklığında, kimi sayın muhbir ‘akademisyenler’in işbirliği ve yönetim kademelerindeki bazı ‘akademisyenler’in liste oluşturma azmiyle, ‘akademik’ bir ibişin arzu ve onayıyla, çok sayıda meslektaşımla birlikte atıldıktan sonra Gazete Duvar’da yazdığım ‘akademisyen’ yazılarından birini, yaygın bir ‘akademisyen’ portresini buraya bırakıyorum.
Amerika’nın en büyük sendika federasyonu olan (AFT)-Amerika Öğretmenler Federasyonu başkanı Randi Weingarten eylül ayında, Faşistler Öğretmenlerden Niye Korkarlar isimli bir kitap yayınladı. Kitap öğretmenlerin toplumun demokratik değerlerinin oluşumu ve sürdürülmesi noktasında tarihsel süreçte oynadığı-ya da oynaması gerektiği, rolleri kapsamlı olarak inceliyor. Bu anlamda Trump hükümetini faşist olarak tanımlıyor ve eğitime ve öğretmenlere bilinçli olarak nasıl saldırdığını tartışıyor.
Kitabın eksik kaldığı iki nokta var.
Birincisi 1980lerden başlayarak Demokrat ve Cumhuriyetçiler devlet okullarını özelleştirip tasfiye etmek için iş birliği yapmışlardır. Sadece Trump özelinde cumhuriyetçileri suçlamak hakkaniyetli bir tutum olmaz.
İkincisi, günümüz dünyasında öğretmenlik büyük oranda profesyonellik vasfını yitirmiş bir meslektir. Bir avuç idealist öğretmeni saymazsak hem Türkiye’de hem de Amerika’da öğretmenler ve öğretim görevlileri kendine emredilenin dışında herhangi bir konuyu işlemekten-öğretmekten korkan, akademik özgürlüğü ve otoritesi kalmamış kişilerdir. Türkiye özelinde düşünüldüğünde, aldığı maaşla ay sonunu nasıl getireceğini bilemeyen ve hiçbir iş güvencesi olmayan vekil öğretmeler kime ne öğretebilir; faşistler bu öğretmenlerin neyinden korksun…
Kitabın kısa bir değerlendirmesini yaparsak:
Faşistler Neden Öğretmenlerden Korkarlar — Özet ve Eleştiri
Yazar, faşist ya da otoriter rejimlerin—ABD bağlamında, Trump yönetimi dahil—öğretmenlere ve devlet okullarına saldırdığını çünkü öğretmenlerin yaptıklarından korktuklarını savunmaktadır: eleştirel düşünmeyi geliştirmek, akıl yürütmeyi teşvik etmek ve işleyen bir demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan demokratik ve yurttaşlık değerlerini öğrencilere aşılamak. Faşist rejimler, hakikatin ve bilginin tekelini elinde tutmayı arzular. Tarih boyunca kitapları yasaklama veya yakma, müfredatı kontrol etme ya da sansürleme gibi yöntemlerle eğitim demokratik gücünden arındırılmış ve öğretmenler itibarsızlaştırılmıştır.
Günümüz ABD’sindeki Taktikler
Yazara göre mevcut ABD yönetimi, kamu eğitimini zayıflatmak ve öğretmenleri hedef almak için çeşitli stratejiler kullanmaktadır:
Eğitim bütçelerinin sistematik biçimde kesilmesi
Charter okul gibi özelleştirme girişimlerinin desteklenmesi
Ebeveynleri öğretmenlere karşı kışkırtan ideolojik kampanyaların yürütülmesi
Faşistler Neden Öğretmenlerden Korkar?
Yazar, faşist sistemlerin itaatkâr bireylere ihtiyaç duyduğunu vurgular: Eleştirel düşünemeyen, çeşitlilik, eşitlik ve farklılıklara saygı gibi değerlerden habersiz insanlar. Oysa öğretmenler, öğrencilerin eleştirel yurttaşlar olmaları ve özne temelli demokratik bir toplum inşa etmeleri için gerekli beceri, değer ve eğilimleri geliştirmelerine yardımcı olur. Bu temel çelişki, eğitimcilere yönelik süregelen düşmanlığı açıklar. Yazar bu anlamda sıklıkla Nazi Almanya’sına göndermeler yaparak Trump hükümetinin faşist uygulamalarını ifşa etmeye çalışıyor.
Kitabın Eleştirileri ve Zayıf Noktaları
Zamansal belirsizlik: Yazarın geçmişten mi yoksa bugünden mi bahsettiği net değildir. Eğer argüman geçmişle ilgiliyse bu ayrı bir konu, fakat günümüzü betimlediği iddia ediliyorsa, kanıtların daha dikkatle incelenmesi gerekir.
1980 sonrası partizan seçicilik: Amerika da devlet okulları ve öğretmenler yalnızca Cumhuriyetçiler tarafından değil, Demokratlar tarafından da saldırıya uğramıştır. Kitap, özellikle Trump üzerinden Cumhuriyetçileri eleştirirken Demokratların rolüne hiç değinmemekte, bu da kitabın inandırıcılığını zayıflatmaktadır.
Öğretmenlerin günümüzdeki mesleki statüsü: Eğitimi ciddiye alan herkes için açıktır ki günümüz öğretmenleri artık birer profesyonel olarak değil, yarı-vasıflı teknik işçiler olarak işlev görmektedir. Gerçekte eleştirel düşünmeyi veya yurttaşlık değerlerini öğretebiliyorlar mı sorusu tartışmalıdır; bunun yerine sınav odaklı öğretime zorlanmaktadırlar. Neoliberal, piyasa güdümlü eğitim politikaları, eğitimi basit bir “çıraklık / alıştırma” ya indirgemiş, öğretmenlerin mesleki vasıflarını kırparak onları bir tür ideolojik uyum ve itaat teknisyenine dönüştürmüştür. Başka bir deyişle, günümüz dünyasında öğretmenler artık insan gelişiminin koruyucu meleği değildir. Ne yazık ki bugün pek çok öğretmen, bilerek ya da bilmeyerek bu insancıl olamayan sistemin bir parçası hâline gelmiştir.
1980’den bu yana hem Demokratlar hem Cumhuriyetçiler, piyasa merkezli politikalar aracılığıyla kamu eğitimine saldırmıştır: Öğretmenlerin mesleki yetkinliğini törpülemek, baskıcı değerlendirme sistemleri dayatmak, özel şirketler tarafından uygulanan standart testleri zorunlu kılmak, öğretmenlerin akademik özgürlüğünü ve otoritesini ortadan kaldırmak, charter okullar ve dış hizmetlerle özelleştirmeyi yaygınlaştırmak. Böylece kamu okulları başarısızlığa mahkûm edilmiş ve ticarethanelere dönüştürülmüştür.
Ancak kitap bu bazı önemli gerçekliklere değinmemekte; Trump’a dar bir odaklanmayla, soyut biçimde “faşistler neden öğretmenlerden korkar?” sorusunu tekrar etmektedir. Daha ironik olan, yazarın son seçimde birçok öğretmenin Trump’a oy verdiğinin farkında olmamasıdır.
Kamu eğitiminin sistematik olarak zayıflatıldığı doğrudur. Neoliberal ve neokonservatif reformlar öğretmenleri, sendikaları ve okulları aynı anda hedef almıştır. Öğretmen sendikaları sıklıkla Demokrat Parti’yi desteklese de Demokratlar da belirleyiciliği yüksek merkezi sınavları, özelleştirmeyi ve şirket güdümlü reformları uygulamaktan sorumlu olmuştur.
Gerek Amerika’da gerekse de Türkiye’de eğer gerçekten öğrencilerin eleştirel düşünebilen, yaratıcı yurttaşlar olmaları için gerekli değerleri, tutumları ve becerileri geliştirdiği okullar istiyorsak—ve eğer gerçekten öğretmenlerin eleştirel düşünme, empati ve demokratik değerleri öğretebilmelerini istiyorsak—okullarımızı işgal eden neoliberal politikalara ve sermaye güçlerine karşı durmamız gerekir.
Eğitim, insanla ilgili olduğu için, birçok disiplinin (sosyoloji, psikoloji, nöroloji gibi) kesişim noktasında kendine yer bulur. Eğitim teori ve pratikleri insanı ve dünyayı etkilerken, yerel ve küresel düzeyde yaşanan gelişmeler de eğitim dünyasını biçimlendirir. Günümüzde bu etkileşim baş döndürücü bir hızla gerçekleşmektedir. Eğitimle ilişkilendirilmiş klasik liberal ve neoliberal söylemler işlevini yitirmiş vaziyette; egemenler eğitim alanında yeni vaatler ve tahakküm araçları oluşturmanın telaşındalar. Bununla beraber, geçen kırk yol boyunca neoliberal eğitim politika ve uygulamalarını anlayıp karşı durmamıza yardım eden eleştirel pedagoji dünyasında tarihsel bir dönemi kapanmak üzere.
Öte yandan eğitim, sadece okulda ya da sınıfta gerçekleşen bir süreç değildir; her türden yöneten-yönetilen ilişkisi, Gramsci’nin de belirttiği gibi, pedagojik bir süreçtir. Bu anlamda son dönemde içte ve dışta politik arenada yaşananlara bakacak olursak: Dünya jandarmalığına soyunan ABD Başkanı, bir piyon ülkenin başbakanını dünyanın gözü önünde azarlayıp adeta kovarcasına küçük düşürmektedir. Bu olay bile tek başına, dünya düzenindeki yerleşik normların ve güç dengelerinin altüst olduğunun göstergesidir. Ulus-devletçi sermaye ile küresel kapitalistler arasındaki uzun süredir devam eden çekişme, neo-liberal kapitalizmin içeriden çürüdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Yine aynı megaloman başkan, Amerika Federal Eğitim Bakanlığı’nı kapatacağını ilan etmekte; “O kadar para harcıyoruz ama çocuklarımız uluslararası sınavlarda en geride, bu çocuklardan bir şey olmaz” mealinde açıklamalarda bulunmaktadır. 300 milyonluk Amerikan halkı ise olup biteni bön bön izlemektedir. Miting meydanlarında İncil sallayarak oy istemesi yetmezmiş gibi, şimdi de dinin toplumun tüm alanlarına ve eğitime geri döneceğini ilan etmektedir.
Batı emperyalizminin uzak karakolu olan İsrail’e karşı düzenlenen protestolar nedeniyle Amerikan üniversiteleri, Yahudi finansörlerin bağış ve hibeleri geri çekme tehditleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Rektörler istifaya zorlanmakta; protestolara katılan öğrenciler ise gündüz vakti sokaklardan toplanarak sınır dışı edilmektedir. Evet, tüm bunlar 2025 yılında, ifade özgürlüğüyle övünen Amerika’da yaşanmaktadır.
Yapay Zekâ (YZ) üzerine çalışan büyük teknoloji şirketleri, bu alandaki gelişmelerin bir düzenleme ve denetim sürecine alınması gerektiğini önerip; Aksi takdirde “harita ve pusula iyice şaşacak” uyarısında bulundular. Ancak Amerikan elitleri bu çağrılara kulak asmadılar. YZ uygulamaları hayatın her alanına hızla yayılmakta ve öğretmenlik dâhil birçok mesleğin ortadan kalkacağı iddia edilmektedir.
Son derece sistematik ve bilimsel yöntemlerle bağımlılık yaratacak şekilde tasarlanan akıllı telefonlar, öğrencileri sürekli bir uyarılma hâline sokarak, herhangi bir konuyu derinlemesine ve kavramsal olarak öğrenemez hale getirmektedir.
Diğer yandan, yalnız ve güzel ülkemin muktedirleri de devlet okulları ve eğitim bütçesini, “cehenneme dayanıklı battaniye” pazarlayan tarikatlara peşkeş çekmektedir. Eğitim fakültelerini doğrudan propaganda dairelerine bağlamanın yollarını aramaktalar; bir adım sonrası, eğitim fakültelerinin tamamen tasfiyesi olacaktır. Zira benzer bir öneriyi Bill Gates, Amerika’daki eğitim fakülteleri için de yapmış; ancak sivil toplum örgütleri ve sendikaların tepkisi üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştı, ama tekrar gündeme gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok tabi ki.
Yıllarca yurtdışında çalıştıktan sonra memlekete geri dönen bir ekonomist, gençlere üniversiteye gitmemelerini tavsiye etmektedir. Yani, eğitim artık iş garantisi sağlamamaktadır, boşuna uğraşmayın demektedir. Ancak bu ekonomist, durumu kendisinin de iman ettiği kapitalist sistemle ilişkilendirmeyi becerememekte ve yapısal bir sorun olduğunu göz ardı etmektedir. Daha da önemlisi eğitimin sadece bir çıraklık ve meslek edinme sürecinden ibaret olmadığının farkında değil…
En ilkel hukuk normlarına rahmet okutacak bir prosedürle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne operasyon düzenlenmekte; başkan ve ekibi tutuklanmaktadır…
Gelecekleri çalınan gençler, içimizdeki ölü düşleri dirilterek büyüklerine örnek olmakta; sokaklardan kent meydanlarına akmaktadır…
İmam-hatipleştirme furyasıyla eğitim kalitesini dibe vurduran iktidar, şimdi de düzgün kalmış birkaç okulun öğretmenlerini tasfiye edip, yerlerine ideolojik kadrolar (takunyalı, badem bıyıklı) yerleştirmeye çalışmaktadır. Ancak liseliler, okul bahçelerinde toplanarak bu durumu protesto etmektedir.
Teknolojinin eriştiği seviyeyi dikkate alarak bilgi kavramının ve ona ulaşma yollarının köklü bir kırılmaya uğradığı bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Geniş halk kitlelerini bu konuda aydınlatması gereken entelektüel ve akademik dünya ise tüm bu gelişmeleri kapsamlı bir yaklaşımla ele almak yerine, kendi içine kapanarak anlamsız tepkiler üretmenin ötesine geçememektedir.
Aslında olup bitenler oldukça basittir, fakat sonuçları itibarıyla son derece ciddidir: Aklı ve ruhu kurumuş bir dünyada yaşıyoruz. Son kırk yıldır kapitalizme yön veren ve eğitim sistemini altüst eden neoliberalizmin iflasına tanıklık ediyoruz. Sistemin çöküşü, şu başlıklarla özetlenebilir:
Neoliberal (yeni sağ) eğitim politikaları, vaatlerinin aksine, yoksul ve zengin arasındaki uçurumu derinleştirmiştir.
Eğitime tüccar mantığıyla yaklaşan neoliberal-kapitalist ideologlar; öğrencilerin ahlaki-etik ve sosyal gelişimlerini, eleştirel ve yaratıcı düşünme yeteneklerini, vatandaşlık bilinçlerini göz ardı ederek, tüketim, performans ve rekabet gibi yıkıcı değerleri dayatmıştır. Kültürel bir varlık olması gereken insanı piyasanın vahşiliğine teslim ettiğinizde, geriye yalnızca biyolojik bir varlık kalır: yani kültürel boyutu dumura uğrar.
Eğitimi, test hazırlık çalışmalarına indirgeyerek, müfredat daraltılmıştır. Sonuç: yalnızlaşmış ve yabancılaşmış öğretmenler ile öğrenciler.
Öğretmenliği, akademik özgürlüğü olan profesyonel bir meslek olmaktan çıkarıp teknisyenliğe dönüştürdüler. Amerika’da son yıllarda eğitim fakültelerine başvurular 40% azalmış ve eğitim kalitesi sürekli gerilemiştir.
Özelleştirme adı altında, büyük teknoloji şirketleri eğitim bütçesinden pay kapmayı başarmıştır. Anlaşıldı ki “eğitimi geliştirme” söylemleri yalnızca birer kandırmacadan ibaretmiş. 2002 de eğitimdeki her sorunu çözümü olarak öne sürülen standart testlere eğitim bütçesinden 2 milyar dolar harcandı; test şirketleri paraya doymadı ama eğitim kalitesi ve test sonuçları düştükçe düştü.
Bu süreçte üniversitelerde radikal fikirleri savunan akademisyenler tasfiye edildi; üniversiteler büyük şirketlerin finanse ettiği iktidar aparatlarına dönüştü. Harvard Rektörlüğü üzerindeki baskı bunun trajik bir örneğidir. Türkiye’de KHK ve Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik saldırılar da bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Akademik üretim, dar ve niteliksiz alanlara hapsedildi; okunmayan, yüzeysel ve piyasacı makaleler ortalığı doldurdu. Amerikan üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin %70 i partime (adjunct) olarak iş güvencesi olmadan çalışmaktadır. İşsiz ve aç kalma korkusuyla yapılan akademisyenlikten hiç kimseye fayda gelmez ve giderek yüksek öğretim denilen olgu aşınır ve anlamsız-işlevsiz hale gelir.
Bir zamanlar iş garantisi sunan üniversite diploması bugün bu işlevini yitirmiştir. Amerika gibi yükseköğretimin pahalı olduğu ülkelerde gençler, diplomaya ulaşabilmek için yıllarını ve geleceklerini borç içinde tüketmektedirler.
Evet, son kırk yıla damgasını vuran neoliberal kapitalist politikalar bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Artık post-neoliberal bir döneme girmiş bulunuyoruz. Küresel elitler, bu yeni dönemin baskı ve kontrol aygıtlarını, özellikle STEM ve Yapay Zekâ üzerinden yeniden inşa etmeye çalışmaktadır.
Peki bizler, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanan eğitimciler, ne yapacağız?
Tepkisel tavırlarla yol almamız mümkün değildir. Her şeyden önce, eleştirel pedagojinin mirasından ilerleyerek, nasıl bir insan, nasıl bir toplum, nasıl bir ülke ve dünya soruları üzerine, somut koşulları dikkate alarak düşünmeliyiz ve düşündüklerimizi yazılı ve görsel olarak paylaşmalı-yaymalıyız. Buradan hareketle “Nasıl bir eğitim istiyoruz?” sorusuna bir tür manifesto niteliğinde cevaplar üretebildiğimiz ölçüde, eğitimi, YZ ve STEM üzerinden, yeniden bir baskı ve kontrol aracı olarak şekillendiren egemen güçlere yerel ve küresel düzeyde karşı durabiliriz.
Dünyanın herhangi bir yerinde; yaşam alanlarımızda, okulda, derste, sokakta, işyerinde, mahallede iktidar hegemonyasında ciddi kırılmalar yaratacak, nefes alabileceğimiz küçük alanlar oluşturmaya devam etmeliyiz. İnsanlığı özgürleştiren, 68 kuşağı gibi radikal düşünceler ve bu düşüncelere eşlik edecek eylemler, er ya da geç yeniden filizlenecektir.
Çünkü bu baskı ve sindirme ortamı sonsuza dek süremez.
Çünkü insanlık güçlüdür; hem de sandığımızdan çok daha fazla.
TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), belki bu kez doğru söylemiştir diyerek söze onun bir verisiyle başlamak istiyorum.
2023 yılına ilişkin bir TÜİK istatistiğine göre:
“Türkiye’de en zengin %20’lik kesim toplam gelirin yarısını alıyor!”
Gerçi bu veri geçen iki yılın ve durdurulmayan azgın enflasyonu nedeniyle güncelliğini yitirmiş… O günün zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul. Özetle zenginler ‘tuzu kuru’, fakirler sosyal-ekonomik-ruhsal çokça sorun sahibi olmuştur.
2023 TÜİK verilerine göre: %20 zengin, toplam gelirin yarısını, %80 yoksul da kalan yarısını alıyormuş!
2023 oranını 2025 için de geçerli sayıp devam edelim:
Ocak 2025’de nüfusumuz: 85.664.944 kişiymiş.
O halde yurdumuz zenginlerinin (%20): 17.132.989, fakirlerinin (%80) de: 68.531.955 kişi olduğunu ve bunların toplam geliri de eşittir diyebiliriz.
Bu durumu ‘masal’ diliyle şöyle anlatabiliriz:
Bir varmış bir yokmuş …
Bereketli dağları ovaları, gür suları, birçok hayvan olan çok güzel bir diyarda, biyolojik eşitliği olan huyları farklı beş insan yaşarmış…
Bunlardan biri; hiç çalışmaz, dört kişi kadar yemek yiyen, doymak bilmez zalimin biriymiş. Dört kişi de söz dinler sürekli çalışırmış…
Gel zaman git zaman sonra bu diyarda açlık-yoksulluk başlamış…
Diye sürüp giderdi bu masal.
Şimdi bu garip %20 =%80 eşitliğini(!), bir de bilim dili yani matematik diliyle anlatmaya çalışalım:
Bütün yüz eşit parçaya bölünmüş 100/100 ve 20 parça, 80 parçaya eşit(!) olmuş!
Bütün beş eşit parçaya bölünmüş (5/5) ve 1 parça (1/5), 4 parçaya eşit(!) olmuş!
1 = 4 (!) demektir.
Yorumlamayı da değerli okuyuculara bırakalım.
***
Sosyal yaşamımızdaki pek çok eşitsizlikten birkaçı ile devam edelim:
İktidar; devlet korumasındaki: doğayı, çevreyi oradaki tüm canlıları ve yaşamı kaynaklarını koruma görevini unutmuş/bırakmış gibi. Fakat bu yaşam alanı ve yaşamları çıkarları için yok eden ‘yandaşlara’: hem seyirci-sessiz hem de koruyucu oluyor.
Yetinmiyor o yandaşları koruyan yeni yasalar çıkararak, yeni alanlar açıp yeni olanak ve kolaylıklar sağlıyor.
Bu uygulamalar sonucu ülkenin ekolojik sistemi, halkın güvenliği, huzuru, sağlığı, eğitimi, ekonomisi büyük zarar görüyor.
Doğadaki katliam, talan ve zalimlik yüzümden zarar gören/görecek olan: köylü-işçi-memurları doğal olarak bu haksızlıklara karşı çıkıyor. Devlet güçleri de karşı çıkan haklı halkı: korku, darp ve tutuklama yaparak sindirmeye ve etkisizleştirmeye çalışıyor.
Ve ülke genelinde manzara:
Köylü-kentli-işçi-memur-esnaf yoksul…
İcra-iflaslar çok artmış, ekonomi çöktü çökecek…
Can-mal güvenliği ve özgürlükler kalmamış, dört bir yanı bir korku iklimi sarmış…
Herkes: “Acaba yarın nasıl bir güne uyanacağız?!.. ” diye endişe ve korku içinde…
23 yıllık yıpranmış iktidar şimdi de ömrünü uzatmak için hiç durmuyor. Yine yasama, yargı ve yürütme güçleriyle; yandaşlar için yeni fırsatlar arıyor ve muhalifleri korkutup sindirmek için tuzaklar koruyor.
***
Yurdumuzda bu sosyal iklim varken ve henüz sıcak-kurak yaz sonbahara evirilmemişken, bir de okullarımız açıldı. Geleceğimizin umudu 19 milyon çocuk ile gencimiz coşkusuz olarak yeni bir ders yılına başladı.
Evet okulların açılırken; öğrencinin, öğretmenin ve velinin hiç coşkusu yoktu.
23 yıllık zengin sever iktidar, eğitim sisteminde de iyileşmesi zor birçok derin yara açmıştı.
Bu ortamda öğrenci-veli-öğretmen nasıl/niçin coşkulu olsunlar ki?
Umut ve coşkuları; güvenli-sağlıklı-mutlu-başarılı bir gelecek besler.
Yukarıda sayılan birkaç gerçeğimizin hangisiyle ‘umut’ beslenir ki!
(Umut besleyen bir uygulama varsa, lütfen yorum olarak yazınız).
İşte bu yokluk ve zorluklar yüzünden herkesin umut ve coşkuları tükendi, endişe ve korkuları çoğaldı.
Eğitim sistemine kuşbakışı bakacak olursak:
Amaçlar, doğayı, canlıları, insanlığı, toplumu koruyan, sayan, araştıran, kendisi ve çevresiyle barışık nesil yetiştirmeyi değil bir ırk veya inancı önceleyen ‘istendik’ anlayışa göre hazırlanıştır.
Ders programları (müfredat) da ‘istendik’ amaçlara uygun hazırlanır. Bu ayrımcı (sübjektif) anlayış; deneye, gözleme dayanamaz. Bu nedenle de bilime, yaşayarak geliştirilen ‘etik’ değerlere ve adalet-hukuk-demokrasi ilkelerine aykırıdır.
Yani geleceğimizin güvencesi çocuklar; anaokulundan, üniversiteye tüm okul seçimlerini; ilgi, istek ve becerileri önceleyen bilimsel yol yerine ana-baba parası ve egemen kimlik ve inanca göre yapılmaktadır.
Bu anlayış sahipleri:
Felsefe, fizik, biyoloji ile güzel sanatları hiç sevmez ve istemezler.
Onlar, okunanı ve duyulanı ezberleyip tekrarlayan öğrenciler isterler.
Soru soran, sorgulayan, deney, gözlem yapan, özgün düşünüp yazan öğrencileri istemezler.
Eğitim alanında çalışan yönetici ve öğretmen seçimi, mesleki donanım ve yeterliliklere göre yapılmaz. ‘Mülakat’ dedikleri ‘hamili kart’ taşıyanlar öncelikli olurlar.
Bu anlayışın bir de Bakanı var ki, onun bir ‘Eğitim Bakanı’ mı yoksa ‘Din Eğitimi Bakanı’ mı olduğu başka bir yazı konusu olsun.
***
Dün, Tandoğan Meydanına toplanan milyonları gördünüz mü?
Ben izledim ve hemen 56 yıl öncesine gidiverdim:
Henüz 19 yaşında bir köy öğretmeniyim. Sendikamız TÖS ‘ün kararına uyarak on binlerce meslektaşımla birlikte 15 Şubat 1969 günü Ankara Tandoğan alanına varmıştık.
“Bağımsız Türkiye!”, “Grev hakkı istiyoruz!”… sloganları eşliğinde, Genel Başkanımız Sayın Fakir Baykurt, kürsüye çıkıp etkileyici bir dille ülke gerçeklerini bir bir sıralamıştı…
İktidar sarsılmış, ülkenin gündemi değişmiş ve psikolojik üstünlük bize geçmişti.
O günkü Başbakan Demirel de: “Yollar yürümekle aşınmaz demişti.”
Dün de Tandoğan Meydanı çevresindeki caddelerle dolup taştı: “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” diye inleti ve pusuda bekleyenlere de dinletti.
Şimdi de sayısal ve psikolojik üstünlüğü kazanmış ‘muhalefet’, iktidarın tüm tuzaklarını ‘faş’ ediyor ve her gün daha da güçleniyor.
Enduring the System: A Teacher’s Guide to Survival in American Public Schools
1. Understand the System
The U.S. public education system—especially in underfunded districts—is not designed to cultivate a nurturing or supportive learning environment. Instead, it fragments key stakeholders: elected officials, district administrators, school administrators, teachers, parents, and private education companies. Each operates in survival mode, creating a culture that discourages authenticity, sincerity, collaboration, and solidarity.
2. Professional Development (PD) Days Are Performative
PD days primarily serve as a tool for district and school administrators to justify their roles rather than to address real classroom challenges. In struggling districts, administrators deliberately avoid engaging with urgent, organic issues. Instead, they present contrived scenarios and superficial solutions to maintain an illusion of effectiveness.
3. PD Surveys Are Compliance Tools
Post-PD surveys are not intended for genuine feedback but to measure compliance. These surveys are structured to elicit positive responses, leaving no room for real critique. The safest approach is to respond as if you found the PD session highly effective, regardless of its actual value. Attempting to challenge or outsmart the system is futile.
4. Teacher Evaluations Are a Power Play
Teacher evaluations can be manipulative and demoralizing. During pre- and post-observation meetings, it is advisable to make administrators feel competent and valued. Even if their feedback is superficial and unhelpful, presenting yourself as eager for their guidance can minimize conflict and reduce stress. Not all, but most administrators come from a background of poor teaching practice.
5. The System Prioritizes Optics Over Outcomes
In underfunded districts, education is largely performative. Government officials, education departments, district leaders, and administrators do not genuinely expect high academic achievement from students living in poverty. Their primary focus is maintaining appearances rather than addressing systemic inequities. If you genuinely challenge injustice and inequality at school, you are essentially swimming against the current and should expect administrative pushback and retaliation.
6. Most Administrators Were Ineffective Teachers
Many administrators transitioned out of teaching because they struggled in the classroom. Do not assume they were once great educators with strong pedagogical skills, a deep understanding of education, or a commitment to justice and fairness. Their primary role is public relations—promoting policies and initiatives, regardless of their personal beliefs. Many are insecure and thrive on hierarchical power dynamics. To avoid unnecessary conflict, make them feel superior.
7. Teaching in Poor Schools Will Change You
Even if you enter the profession as a passionate and intellectual educator, teaching in underfunded schools can be disillusioning. Systemic dysfunction, hypocrisy, and superficiality dominate these environments. Over time, you may realize that meaningful change is nearly impossible, leading many teachers to become passive, disengaged, and resigned to their roles as glorified babysitters.
8. Unspoken Rules Matter More Than Official Policies
In struggling schools, unwritten rules often carry more weight than official policies. Understanding them quickly is crucial. For instance, there is often an unspoken expectation that no more than 20% of students in a class should fail. Exceeding this threshold can lead to administrative scrutiny, job insecurity, and professional isolation. Similarly, no matter the level of student misbehavior or disruption, if you send students to the office more than once a week, you risk being placed on an unofficial “troublemaker” list. It is often safer to find ways to manage difficult students within the classroom. At the end of the day, you are often seen not as an educator but as a glorified babysitter.
9. Superficiality is the Norm
In underfunded schools and districts, when something goes wrong, never expect the issue to be handled with care, honesty, professionalism, ethics, or justice. Always remember: no matter how strong your case is, as a teacher you will likely be the first to be blamed, punished, or discarded. If you choose to defend yourself and escalate the issue, prepare for serious and repeated challenges and retaliations. Support will be scarce; competent teachers and staff rarely stay long in struggling schools. Most of the staff lack of principle and character and courage: they cannot sustain a thoughtful and argument-based conversation longer than five minutes. They can easily be manipulated and used by admin. Sad, but true.
10. Despite It All: Choosing Authenticity
Despite all the realities outlined above, if you continue to teach in poor schools and strive to remain an authentic, caring, and intellectually engaged teacher, you face a constant struggle. It is a daily choice to stand on the side of emancipation and liberation, rather than become a cog in the machine of oppression.