Press "Enter" to skip to content

MEKTEP-MEDRESE   Dr. Bülent Avcı

09.08.2026

Oynatmaya Az Kaldı

Malum, Urfa’daki okul saldırısının ardından hemen bir yazı kaleme almak yerine olayın güncelliğini yitirmesini beklemeyi tercih ettim. Amerika’da bu tür saldırılar artık neredeyse sıradanlaşmış durumda; ölü sayısı 10’u geçmediği sürece haber değeri bile taşımıyor. Ve Amerika, kim ne derse desin, hasta bir toplumdur. Türkiye için ise bu durum görece yeni sayılabilir.

Olayın ardından yapılan neredeyse tüm haberleri ve yorumları inceledim. Bütün bu tepkilerin ötesinde, hadisenin ortaya koyduğu en yalın gerçek şudur: Türkiye de bu olayla birlikte hasta bir toplum olduğunu tescillemiştir. Fransız düşünür Michel Foucault, bir toplumun sağlıklı olup olmadığını anlamak için hastanelerine, hapishanelerine ve okullarına bakmak gerektiğini söyler. Türkiye’de hastaneler ve hapishaneler uzun süredir toplumsal çürümenin izlerini taşımaktadır. Şimdi ise okullar da bu zincire eklenmiş, toplumsal hastalığın boyutlarını daha görünür kılmıştır.

Olay sonrası Türkiye’de medyaya yansıyan tartışmalar, Amerika’nın çoktan geçtiği yolların neredeyse birebir tekrarından ibarettir. Adeta bir “kopyala-yapıştır” hâli. Amerika’da yüzlerce üniversite ve binlerce sosyal bilimci olmasına rağmen, okul saldırılarını derinlemesine ele alan, kök nedenleri sorgulayan kapsamlı araştırmaların yok denecek kadar az olması dikkat çekicidir. Her saldırının ardından failin bireysel psikolojik sorunlarına vurgu yapılır, olay bireysel patolojiye indirgenir ve kısa süre sonra unutulur. Çözüm olarak ise güvenlikçi önlemler sunulur.

Daha da vahimi, okullarda sürekli olarak saldırı senaryoları üzerinden tatbikatlar yapılmakta ve öğrenciler kalıcı bir korku atmosferi içinde yaşamaya zorlanmaktadır.

Urfa ve Kahramanmaraş’taki olaylara ana akım medyanın yaklaşımı da benzer şekilde yüzeyseldir ve büyük ölçüde güvenlik eksenli kalmaktadır.

Genel olarak dile getirilen görüşlere bakıldığında:

Kimileri olayı güvenlik zafiyetine bağlamaktadır.
• Kimileri şiddeti özendiren TV dizileri ve sosyal medya içeriklerini sorumlu tutmaktadır.
• Sendikalar ve sivil toplum kuruluşları MEB’i ve bakanı eleştirmekte, istifaya çağırmaktadır.
• Bazıları ise okullarda
ahlak ve değerler eğitiminin artırılması gerektiğini savunmaktadır.

Yani herkes sorunu kendi bulunduğu yerden tanımlamakta ve çözüm önermektedir. Ancak ne yazık ki, birkaç istisna dışında, bu olayın kökenlerine inen toplumsal ve ideolojik bir analiz ya da sistem eleştirisi neredeyse hiç yapılmamaktadır.

Dünya, 1980’lerden itibaren neoliberal ideoloji doğrultusunda şekillenmektedir. Bu ideolojik ve politik yönelim, sosyal güvenceleri zayıflatmış, bireyleri yalnızlaştırarak atomize etmiş ve toplumu bir arada tutan “ortak iyi” anlayışını aşındırmıştır. 1980’lerde Ronald Reagan ve Margaret Thatcher tarafından dile getirilen “toplum diye bir şey yoktur” yaklaşımı, neoliberal kapitalizmim özünü açıkça ortaya koymaktadır.

Adında “liberal” kelimesi geçmesine rağmen bu ideoloji, serveti aşağıdan yukarıya doğru hızla transfer ederek, özelleştirme yoluyla sosyal yatırımları neredeyse sıfırlayarak toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmiş; insanlardaki “daha iyi bir dünya mümkündür” inancını yerle bir etmiştir. Bu süreç, dünyanın hemen her yerinde kaçınılmaz olarak otoriter-faşist eğilimleri güçlendirmiştir. Bu süreçte önce yalnızlaşmış, yabancılaşmış ve yoksullaşmış bireyler, diğer insanları rakip ve tehdit olarak görmeye başlar. Bu durum, sürekli bir “hayatta kalma” psikolojisini tetikler ve zamanla diğer tüm insani değerlerin önüne geçer.

Bu yozlaşma toplumsal kurumlara da yansır. Kamusal kurumlar liyakatsiz, çıkar odaklı, sorumluluk ve yurttaşlık bilincinden yoksun kişiler tarafından işgal edilir. Rüşvet, yolsuzluk ve cezasızlık kültürü adalet duygusunu aşındırır. Bu yapıyı pekiştiren kültürel araçlar da devreye girer. Televizyon programlarında ve dizilerde şiddet normalleştirilir; hatta zaman zaman meşrulaştırılır. Devletin güç kullanma yetkisinin bir kısmının mafyatik yapılara devredilmesi adeta olağanlaştırılır. Tam da bu noktada, neoliberal düzenin ürettiği otoriter-faşist yapılar, kendi iktidarlarını tehdit etmediği sürece toplumsal şiddeti sorun olarak görmez. Aksine, bu şiddeti zaman zaman kendi meşruiyetini pekiştiren bir araç olarak kullanır. Günümüzde başta Amerika olmak üzere Türkiye’de de yaşanan süreç budur.

Bu nedenle ne Amerika’da ne de Türkiye’de okul saldırıları sistem düzeyinde sorgulanır. Egemen yapılar böyle bir sorgulamaya izin vermez. Oysa bağımsız ve bilimsel bir analiz süreci, bu tür saldırıların toplumsal değer erozyonunun ve ortak değerleri yok eden kültürel çürümenin bir sonucu olduğunu açıkça ortaya koyacaktır.

Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Son çeyrek yüzyılda uygulanan politikalar, gelir dağılımını bozmuş, geniş kitleleri yoksullaştırırken küçük bir kesimi aşırı zenginleştirmiştir. Çalışanların yarısından fazlası asgari ücrete tabidir; milyonlarca emekli ise açlık sınırının altındaki aylıklarla hayatını sürdürmeye çalışmakta. Keyfiyet almış başını gidiyor; muktedirin iki dudağının arasından çıkan bir sözle örneğin bir üniversite kapanmakta, aynı şekilde ertesi gün yeniden açılmaktadır. Mahkeme salonları iktidarı korumaya ve muhalefeti, sivil toplumu tasfiye etmeye yönelik politik aygıtlara dönüşmüştür. “Hamili kart yakınımdır” türünden bir torpil olmayınca gençlerin işe girmesi neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Geleceğe dair en ufak umutları kalmayan alt-orta sınıftan gençler, çete-mafya türü örgütlenmeleri bir kariyer alanı olarak görmeye başlar. Bu umutsuzluk ortamı, insanları sokakta, evde, işyerinde ve okulda patlamaya hazır bombalara dönüştürmüştür. Okuldaki şiddet bu durumun bir yansımasıdır ve sadece görünen yüzüdür. İnsan umutsuz yaşayamaz-kırılgan ve saldırgan olur.

Dikkatle bakıldığında, neoliberal denilen yeni-sağcı ideolojinin besleyip büyüttüğü şiddet çok yönlü ve çok katmanlıdır. Öğretmenlik (eğitim fakültesi) mezunu olanlara kadro vermeyip onları geçici statüde çalıştırmak bir şiddet biçimidir. Kadrosu olanları karın tokluğuna çalıştırmak bir şiddet biçimidir. Amerikan eğitim politikalarını kes-yapıştır edasıyla uygulayıp öğretmenin akademik özgürlüğünü, eğitimci özerkliğini ve otoritesini yok etmek bir şiddet biçimidir. Eğitimin içeriğinin boşaltılması bir şiddet biçimidir. Muktedirlerle bir şekilde bağı olan bazı öğrencilerin diğer öğrencilere kabadayılık yapması ve okulda terör estirmesi bir şiddet biçimidir. Bu tip hadiseler özel okullarda vuku bulduğunda, kabadayı olanın ailesi daha güçlüyse olayın üzeri örtülür. Okul basıp terör estiren veli de bir şiddet biçimidir. Bir öğrencinin eline silah alıp kendi okulunda katliam yapması ise bu şiddet biçimlerinden sadece biri ve daha görünür olanıdır.

Ezcümle:

  1. Bir çocuk okula silah getirip insanları öldürmeye karar vermişse, iyi niyetli olsanız bile, bu sorunu, altında yatan sosyopsikolojik ve kültürel nedenlerini açığa çıkarmadan, yalnızca güvenlik önlemleriyle çözemezsiniz.

  2. Değerler eğitimi ancak toplumsal olarak desteklenen değerler üzerinden etkili olabilir. Şiddetin, yolsuzluğun ve liyakatsizliğin normalleştiği bir ortamda, okulda verilen “sözüm ona ahlaki değerler” eğitimi karşılık bulmaz. Seçmeli din derslerini tercih etme oranının yüzde 34’ten yüzde 4’e düşmesi bunun en güzel örneklerinden biridir.

  3. Devlet okulları, kapitalist sistem içindeki geleneksel işlevlerini büyük ölçüde yitirmiştir. Eğitim, artık geniş kesimler için sınıf atlama aracı olmaktan çıkmıştır. Günümüz dünyasında okulların en belirgin yönü, anne-baba işteyken çocuklara mümkün olduğu kadar göz kulak olunan yerler hâline gelmiş olmalarıdır. Büyük şehirlerde çekirdek bir ailede anne ve babanın çalışması, eve iki maaş girmesi gerekir ki insanlar kıt kanaat geçinebilsin.

  4. Okullar, öğrencilerin potansiyellerini geliştirdiği kurumlar olmaktan ziyade, birçok yerde işlevsizleşmiş ve piyasa mantığıyla işleyen yapılara dönüşmüştür. Eğitim adı altında yapılan sahtekârlık, çocukların ruh ve beden sağlığını bozmaktadır.

  5. Okullardaki akran zorbalığı ile hapisteki mahkûmların kendi içindeki zorbalık ya da kabadayılık —Tatar Ramazan filmindeki Abdurrahman Çavuş’u hatırlayalım— aynı sopanın iki ucudur. Verili koşullar ve sistemin dayatmaları karşısında ne okul yönetimleri ve eğitimciler ne de gardiyanlar bu sürece radikal olarak müdahale edebilir. Bu şiddet iktidarı hedef almadığından kendi döngüsüne bırakılır.

  6. Türkiye’de şiddet toplumsal yaygınlık kazanmıştır; okul katliamı sadece bunun bir yansımasıdır. İstanbul’da trafikte 10 kilometre araba kullanıp yol kavgasına rastlamamanız neredeyse imkânsızdır.

  7. Ve fakat olayın yapısal boyutunu ihmal edip öğretmenleri ya da velileri suçlamak, neoliberal ideolojiye meşruiyet kazandırır. Eğitimi ticarethaneye, veli ve öğrenciyi müşteriye, öğretmeni de çocuk bakıcısına dönüştüren sistem, şiddetin en temel kaynağıdır.

  8. Televizyon ve sosyal medya, yerel-küresel egemenlerin lümpen kültürü hegemonik hâle getirip buradan iktidar sürekliliği üretme araçlarıdır. Bu dijital ortamların ulusal ve uluslararası düzeyde bağımsız-sivil denetleme kurulları tarafından gözetlenmesi ve faaliyet alanlarının özellikle çocukları koruyacak şekilde sınırlandırılması gereklidir.

Yani okul saldırılarıyla samimi bir şekilde yüzleşmek isteyen herkes, son 40–45 yılın sağcı neoliberal politikalarının yarattığı toplumsal yıkımla yüzleşmek zorundadır. Amerika’yı ve Türkiye’yi hasta eden bu süreci anlamak için hastanelere, hapishanelere ve okullara bakmak yeterlidir. Hastaneler ve hapishaneler, eline fırsat geçse kendileriyle birlikte o binaları da yakıp yıkacak insanlarla doludur.

Peki, buradan bir çıkış var mı?

En yalın hâliyle, toplumsal-ortak iyi kavramını yeniden tanımlayıp geliştiremezsek; okullarımızı tarikat kisvesi altında özel şirketlerin işgalinden kurtarıp çocuklarımızın sevme ve sevilebilme yeteneğine sahip, sorumlu ve yetkin vatandaşlar olarak yetişeceği yaşam alanlarına dönüştüremezsek, benzeri saldırılar bugün okulda, yarın alışveriş merkezinde, pazar yerinde ya da kalabalık kent meydanlarında —Amerika’da olduğu gibi— devam eder.


Dr. Bülent Avcı
Seattle, Ağustos 2026

Loading

DOSTÇA  
Emin Toprak

22.01.2026

 

Sevgili okurlarıma;
Yoğunlaştıkça üzen-yoran duygularımı bir slayta sığdırdım.
Bilginize sunuyorum:

 

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

KOVBOYLAR GERİ DÖNDÜ: BİR ÇÖKÜŞ MANİFESTOSU / Bülent Avcı

03.02.2026

KOVBOYLAR GERİ DÖNDÜ: BİR ÇÖKÜŞ MANİFESTOSU 

Bir zamanlar sığır çobanlığı yapan bir ülke, yüzyılın sonunda kendini dünyanın efendisi ilan etti. Takım elbiseyle, kravatla, salon görgüsüyle örtülmüş bir barbarlıktı bu. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980’lere kadar içeride kazandığı her yüz doların bir yüzünü de dışarıdan, emperyal ilişkiler yoluyla, başka halkların kasasından çekti. Bu yağma düzeni, içeride sınırlı bir refah ve geçici bir istikrar yarattı.

Ama bu refah bir yanılsamaydı. Bu istikrar bir yalandı.

Yarım asırlık emperyal deneyim, devasa askerî ve ekonomik güç, Hollywood’un cilaladığı “Amerikan Rüyası” ve akademinin satın alınmış sözcüleri… 1990’larda çıkıp “tarihin sonu geldi” dediler. Liberalizmi insanlığın ulaşabileceği en yüksek aşama ilan ettiler. Alternatifsiz, kaçınılmaz, ebedî… Hepsi palavraydı.

Bugün o hikâye bitti.

Salon beyefendileri kovboyluğa geri döndü.

Maskeler düştü. Anayasal hakların, ifade özgürlüğünün, insan haklarının; güç dengesi bozulduğunda birer kâğıt parçasından ibaret olduğu açıkça görüldü. Hukuk yalnızca denge varsa işler. Denge yoksa hukuk yoktur. Bugün ABD’de olan budur: Faşizm, gücünü sınamakta; sınırları yoklamaktadır.

Amerikan muhafazakâr sağı ahlaken ve ideolojik olarak çökmüştür. Gücünü yitiren imparatorluk, suçlusunu bulmuştur: Göçmenler.

Apar topar sınır dışı edilmeleri gerekiyordu.

Üç–dört haftalık göstermelik eğitimlerden sonra —ki bu eğitimlerin İsrail’de yapıldığı söylenmektedir— Sınır ve Göçmenlik Polisi (ICE), sokaklara salınmıştır. Hukuk tanımayan, yasa tanımayan, insan haklarını tanımayan; yüzleri maskeli, sivil-faşist milisler hâlinde Amerikan sokaklarında insan avına çıkmışlardır.

Bu süreç Trump’la başlamadı. Önceki hükümetler de milyonları sınır dışı etti. Ama bugün yaşanan şey farklıdır. Bugün yaşanan şey, çıplak zorun aleni hâle gelmesidir. Yirmi yıldır bu ülkede yaşayan biri olarak söylüyorum: Bu bir eşik atlamadır.

Çocuklar gözaltı korkusundan okula gidemiyor. İşçiler işe gitmeye korkuyor. Vatandaşlar pasaportlarını ceplerinde taşıyor. Beş yaşındaki çocuklar gözaltına alınıyor. Evler mahkeme kararı olmadan basılıyor. Amerikan vatandaşları yargısız infaz ediliyor. Sokaklar, trafik, kamusal alanlar polis terörüyle kuşatılıyor. Ve bütün bunlar gündüz vakti, herkesin gözü önünde oluyor. Hapishanelerde ve gözaltı merkezlerinde olanları ise ancak tahmin edebiliyoruz.

Artık kim olduğun önemli değil. Ten rengin, pasaportun, statün fark etmiyor.

Yıllık yüz binlerce dolar maaş alan, hiçbir yasaya tabi olmayan, hükümetten tam yetkiyle donatılmış; sivil-faşist milisler bu düzenin yeni yüzüdür.

Aynı güç merkezi, kovboy ağzıyla Kanada’yı, Grönland’ı tehdit ediyor. Bağımsız ülkelerin liderlerini askerî operasyonlarla kaçırıyor. Gümrük tarifeleriyle şantaj yapıyor, ertesi gün geri adım atıyor. Ve her gün, ilkokul düzeyinde bir dille, aynı cümleleri tekrar tekrar söyleyerek kitleleri uyuşturuyor. Bu, faşizmin klasik propaganda tekniğidir.

Bu tablo; kırk yıllık neoliberal deneyimin ardından faşizme savrulan, özgüvenini yitirmiş, panik içindeki Amerikan muhafazakâr sağının iflas belgesidir.

Ve bu karanlık karşısında Demokrat Parti suskundur. Kurumsal liberalizm suskundur. Bireysel çıkışlar dışında ortada örgütlü bir siyasal irade yoktur.

Ama halk susmuyor.

Minnesota’da, Minneapolis’te ve ülkenin dört bir yanında halk destansı bir direniş sergiliyor. Gezi’yi hatırlatan, onu aşan; örgütlü, birleşik, anti-faşist bir halk hareketi doğuyor.

-İnsanlar birbirini uyarıyor. -Cep telefonu uygulamalarla ICE’ın yerini bildiriyor. -Mahalleleri savunuyor. -Göçmen komşularının alışverişini yapıyor. -Otellerin önünde sabaha kadar uyutmuyor. -Kameralarla kayıt tutuyor, tanıklık ediyor.

Bunu canları pahasına yapıyorlar. Ve bize şunu hatırlatıyorlar:

İnsanlık henüz ölmedi.

Faşizmi durduracak tek güç vardır:

Halkın örgütlü gücü.

Her zaman açık bir cephe savaşı veremeyebiliriz. Ama her yerde, her an; küçük dayanışma ağları kurarak, faşist düzenin konforunu bozabiliriz. Efendilerin keyfini kaçırmak ahlaki bir görevdir.

Başka kurtuluş yoktur.
Başka seçenek yoktur.

Dr. Bülent Avcı

Şubat 2026, Seattle,

 

Loading

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu