İnsanlar her zaman kolay yolu seçerek; gün, ay, yıllara fatura eder tüm acı, zorluk, üzüntülerini.
Sanki herkesin yıllarla sorunları var!
Olgulara ayna tutmayı, sorgulamayı, empati yapmayı bilmediğimiz için sadece ‘bahane’ arıyoruz olup bitenlere.
Eğer; yaşanmışlıklara neden anlayışları, failleri, kendi duruş ve katkımızı sorgulamış olsaydık, bu denli kaderci olmazdık.
Bu nedenle her yeni yılı; umutla, daha daha artan dileklerle karşılarız.
Söz ve müziği Mahsuni Şerif ile Edip Akbayram’a ait “YILLAR” türküsü:
“Yıllar ömrümü çaldınız / Yıllar baharımı aldınız / Yıllar sebebim oldunuz…”
Nakaratı ile sürüp gider.
Evet, her ömrü var eden, bahar yaşatan ve tüketen saat-gün-ay-yıl gibi ölçüm birimleri vardır.
Bu nedenle de bu türküyü dinleyen herkes kendisini, çaresiz kalmış bir özne sayar. Dinledikçe kimi ailesi kimi halkı kimi de dünya için farklı anlam ve düşünceler üretir.
Düşünmek serbest olduğuna göre isteyen yeni yıla istediği gözle bakıp farklı anlamlar yüklesin dursun.
***
Değişmez olan tek şey dünyadaki ‘diyalektik’ değişim-dönüşümdür. Bu çelişkiler süreciyle ile başlayıp yol alır: tez-antitez-sentez ve sonsuz yaşamın değişim dönüşümü.
Yüzyıldan beridir: Kürtler; onların tarihi, coğrafyası, dili, kültürü yoktur diyen inkarcı faşist anlayış türedi.
Fakat bu anlayış yaşanan değişim dönüşüm sonucu olarak bugünlerde: “Türkiye’de “Kürt halkı” diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır.” noktasına geldiler.
Bu inkarcı anlayış, sportif karşılaşmalarda bile kitle psikolojisi kullanarak taraftarları ele geçiriyor. Ve oluşan coşku havası da taraftarın: neden-niçin sorgulama ve düşünme fırsatı bulamadığı bir süreci başlatıyor.
Ve aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı anlar başlar…
Bursaspor-Somaspor karşılaşması da aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı bir maç olmuştu.
Tahrik edilen taraftarlar da şuursuzca; o maçla ya da futbolla hiç ilgisi olmayan bir kadına yönelik ırkçı-cinsiyetçi bir nefret suçu işliyor.
Hedef alınan kadın ise; Kürtlerin dili, kültürü, insan hakları için özgürlük savunucusu olmuş, bu uğurda ailece bedel ödemiş Leyla Zana…
Halkımızı oldukça sarsan bu olayın hemen peşi sıra da bu tuzağın hazır asıl failleri de “suçlu psikolojisi” ile ortaya çıkıverdiler. Bunlar, politik çıkarları, karanlık hedefleri örtüşenler olarak sıralanan: Ümit Özdağ, Ümit Dikbayır, Cemal Enginyurt vs. gibi arkaik düşüncelilerdi.
Hani bir zamanlar Yeşilçam’da çokça senaryo alavere dalavere ve tuzaklarla dolu olgular “gazoz muhabbeti” üzerine kurgulanıyordu ya…
İşte bu aşağılık eylemler şimdi de ırkçıların günlük siyaseti için bir araç oldu.
Eline cetvel alıp ekranlara çıkan milliyetçi geçinen ırkçılar çoğaldı. Şimdi de Kürt sorunu yoktur! Kürtler bölücülük yaparak sorun çıkarıyor diyorlar. Ertesi gün de kendi yalanlarına inanıyorlar. Ne yazık ki bu oluşturulan bu yalan ve algılara inanlar da çoğalıyor.
Bu anlayış da demokratik bir barışı yaşam birlikteliğini zorlaştırıyor.
Bölücü kim?
– Bölücü olan, bütünleşmeye engel olandır!
Bütünleşme; karşısındaki ile empati yapma, onu anlama, onu farklı değil eşit-saygın görme gibi eylem ve duygularla oluşur.
Bir arada yaşayan farklı kimlikler ancak; vatandaşlık görevlerini bilerek ve sosyal yaşamın acı-sevinçlerini ortaklaşıp paylaştıkça bütünleşme sağlanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti nüfusu içinde Kürtler önemli bir yer tutmaktadır.
Fakat yüz yıllardan beri ‘milliyetçi’ bir politika ve uygulamalarıyla Kürtler Türkleştirmeye çalışılıyor.
Ama olmadı, olmuyor genetik birliktelik sağlanmıyor!
Kürtler, Türkleşmedi ve Kürt kalacaklar!
Şimdi de Kürtlere “Kürt” demek yerine: “Kürt kökenli” demek moda oldu. Bu da Kürtleri yok saymak, inkar etmek için uydurulmuş samimiyetsiz iki yüzlü bir tanımlamadır.
İnsanları barış içinde mutlu yaşatacak: sevgi-saygı-dostluk-komşuluk-hak-hukuk-adalet-demokrasi-eşitlik … gibi çokça “insani değeri” var.
Bu değerlerle yaşamak varken, birer güzellik olan farklılıkları yok saymak, “tek kimlik” altına toplamak neyin nesidir!
Yeter artık bu etnikçi ısrarı bırakınız!
Bırakınız ki, her farklılık kendi değeri ile ortak insani değerlerle buluşup insanca yaşasın!
Yeni yıla girerken sizlerle dertleşmek için yurdumuzdaki egemen iklimin özetini yapmakla, bu iklimin ‘insanca’ bir yaşam sağlamadığını anlatmak istedim.
Bize insanca yaşam sağlamayan bu tekçi anlayış, şimdi de iklimini Arap, Kürt, Alevi, Dürzi, Türkmen halkların yaşadığı komşumuz Suriye’de de tekrarlamak istiyor!
***
Prf. Dr. Doğu Ergil’in Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği adına 1995’te ‘Doğu Raporu’ hazırlamıştı.
Bu rapor, kamuoyunda çokça tartışıldı. 2009 yılında da: Kürt Raporu “Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine” olarak yayımlandı.
Sn. Doğu Ergil, 27.12.2025 günü de Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile (DTSO) Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV)’ın düzenlediği: “30. Yılında Doğu Raporu’ndan Bugüne” panelin konuğu olarak konuşmuş.
Konuşmayı dinlemedim, Sn. Ruşen Çakır konuşmayı: “Sahi nedir bu Kürt sorunu?” diye 16 dakikada özetlemiş. Ben de o özeti dinleyip, kısa bir alıntı yaptım.
Sn. Doğu Ergil diyor ki:
“Kürt sorunu için harcanan 400-500 milyar dolarlık bir kayıptan söz ediliyor. Sırf Kürtleri Türkleştirmek ve rıza göstermeyenlere de zorla kabul ettirmek için harcanan bu miktar, eğer ülkenin kalkınmasına harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir yerde olurdu…”
Bilirsiniz, 19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta Alevi, Kürt ve solcuların evleri işaretlenmiş ve nefret suçlarıyla dolu bir katliam yaşanmıştı. Suçluların çoğu cezasız kalmış, bir kısmı milletvekili bile olmuştu. Sonra benzer katliamlar, Çorum ve Malatya’da da oldu.
Tam da bu acıları yaşadığım günlerde, o günleri anımsatan bir kitap geçti elime. Bu kitap, akıcı bir anlatımla yazılan 5 öyküsünü 87 sayfada toplayan, Şerefnaz Altınsoy’un ilk kitabı: “Peri Vadisi Günlükleri” idi.
Şerefnaz, bu kitabı: “Abim ve Yengeme…” diye imzalayıp verince gurur duymuş ve sevinmiştim. Sonraki gün o bilindik okuma koltuğuma oturup okumaya başladım.
Okuduğum her öykü ile göz pınarlarım dolup taşınca sarsılmış ve şu sözleri fısıldamıştım kendime:
“Coğrafyamızda bu öykülerin benzerleri değişik zamanlarda sıkça yaşanmış, dile gelmiş ve nice yuva yıkmış derin yaralar açmıştır. Sarsılmak, ağlamak, üzülmek… ayıp değil ki! İnsani duyguları olmayanları ayıplamak gerekir!”
Sarsıntı molaları hariç, ara vermeden kitabı birkaç saat içinde okudum.
Yaşadığım sarsıntıların artçıları, saatlerce hatta günlerce devam etti. Ve daha bitmedi devam edecek gibi.
Bu coğrafyada yaşamayan ve olup bitenleri bilmeyenler, eğer, 11-12 yaşlarındaki Şerfnaz’ın yaşamı ve tanıklıklarını empati yaparak anlamaya çalışırlarsa bence onlar da sarsılır.
Şerefnaz, baba tarafından akrabamız, anne tarafından da kirvemizdir.
O, benim dayılarımdan biri olan ‘Almancı Yusuf Dayı’ ile Güneş’in kızı…
Annemin hiç erkek kardeşi yoktu, ben ve kardeşlerim de anne tarafından akrabam olan tüm erkeklere dayı derdik. Bu nedenle bizim çok sayıda ‘dayımız’ vardır. Şerefnaz ile akraba olsak da onu ile kendisi gibi yazar olan eşini, onlar evlenip çocuk sahibi olduktan sonraki yıllarda tanıdım. Akraba buluşturan etkinlikler, hasta ziyaretleri ve sosyal medya ortamı da bizi daha çok konuşan, ortak noktaları çoğalan kardeş dostlar yapmıştı.
Şerfnaz’a ait bazı bilgileri de “Peri Vadisi Günlükleri”ni okuyunca öğrendim. Meğer ben çok uzaklarda iki yıllık öğretmenken doğmuş bu kardeşim.
Şerfnaz’ın yaşam hikayesi bizce normal, fakat coğrafyamızı bilmeyenler için oldukça ilginçtir.
İlkokulu doğduğu Haftariç köyünde tamamlamış, 12 Eylül darbesi döneminde okulların kapanması, yaşamın zorlaşması nedeniyle ailece İstanbul’a göç etmişler. Orada gündüz çalışarak, gece okuyarak: ortaokul ve lise öğrenimini tamamlamış.
Daha sonra Marmara Üniversitesinde: Halkla ve İlişkiler, İstanbul Üniversitesinde de Sosyoloji eğitimi almış. Halen birçok sivil toplum kuruluşlarında görev yapmaya devam ediyor…
“Peri Vadisi Günlükleri”; kadını odak yapmış, kadının koruyan anaç duygu ve bakışıyla bir coğrafyayı ile oradaki sosyolojiyi özetleyen kocaman bir eser yapmıştır.
Şerefnaz da benim gibi “Peri Suyu Vadisi” tutkunu imiş. Onun da çocukluğu, ilkokul yaşamı burada geçmiş. Darbeler, depremler, zalimliklerden benden daha çok pay almış. O coğrafya ile sosyoloji için önemli bir “açık tanık” olmuş.
Coğrafya koşulları ve sosyal dokudan kaynaklı bazı yaşanmışlıklar; her bebek-çocuk-genç-yetişkin kişinin kimliğine, psikolojisine derin-karmaşık izler bırakır. Bunlar zamanla birikir ağır bir yük ve hafızaya dönüşür. Kimileri bu yükleri: ‘kader’ sayıp şükreder, sabır diler, taşır ve susar. Şerefnaz ile onun gibi düşünenler ise; insani olmayan bu ‘yükler’ ile yüzleşir, çatışır, savaşır, onları sorgular. Ve bu yükler geleceğe de yük olmasınlar diye arayışta bulunur, yazar, çizer, konuşur.
***
Bir zamanlar Peri Suyu; çevredeki çokça vadiyi dolana dolana gelen yavru dere-ırmaklarla beslenir güç alırdı. Doğanın coşkulu olduğu aylar gelince Peri Suyu da gürleşen coşan hızlı bir taşıyıcı olurdu.
O zaman ve öncesinde de bu vadilerin tepelerinde yaylalar, derinlerdeki ova-tarla-bahçeler olurdu. Ezidi-Alevi-Sünni-Hristiyan gibi farklı inanç sahibi Ermeni ve Kürt halkları, hayvan besler, aş kazandıran işleri yapardı. Yani farklı ırk, inanç, diller karşılıklı hoşgörü-sevgi-saygı-barış ve gökkuşağı uyumu içinde komşu olmuş bir arada yaşardı.
Peri Suyu’nun, o uğultu-iniltili hafıza içinde: bu topraklarda doğup gelişen: börtü-böcek-nebat- hayvan-insan tüm canlıların: meleyişi-klamı-govendi, sevinci-acıları-çığlıkları-masumiyeti, sınama-yanılma-öğrenme anları, darbe-deprem yaraları, direnişleri-yenilgileri gibi gibi tüm yaşam kavgaları, dirençleri ile bunlara dair tanıklıkları vardı.
Ve o zamanlarda Peri Suyu tüm bunları alarak Mezopotamya’yı aşar çok uzaklara okyanuslara taşırdı.
Bizleri de o vadinin; iklimi, havası, suyu, artıları, eksileri besledi, bezedi, büyüttü. Böylece oluştu sesimiz, bakışımız, direnciniz, duyarlılıklarımız. Ortak geçmişler, insanlar arasında görünmez ama son derece güçlü bağlar kurar.
“Peri Suyu Vadisi”; sadece bir yer adı değil, bir sosyolojinin de adı ve semboldür.
Kayıpları, acıları, çok az da olsa sevinç yaşayan masum halkı; diri tutan irade ve direncin sembolü…
Toprak, su, nebat ve havanın bize dair hafızası vardır. Dokunup, yüzleştikçe gün görür, dile gelir bu hafıza.
Kürtleri-Alevileri hedef alan “karanlık-planlı-ayıplı işler”e dair belgeler, zırhlı karanlıklarda saklı olsa da. Canlı kalabilmiş canlarımız ortaya çıkarır, herbiri kirli-karanlık insanlık/nefret suçu olan:
Jitemi, kontrgerillayı, beyaz torosları, faili meçhulleri, asit kuyularını, yeşili, köy yıkma-yakma-boşaltmaları,.. gibi gibi vahşetleri…
Bazen de Susurluk gibi tesadüfi kazalarla ortaya çıkar şer işleri ve pislikleri… Egemen güç ve işbirlikçileri çıkarları için sürekli ırk ve inanca dayalı algı ve yalanlarla halkları ‘düşman-kafir-öteki’ saydırıp çatıştırmış.
Böylece bu topraklarda uyumlu ve barış içinde yaşam son bulmuş, bencillik, düşmanlık artmış. İnsanlara: ‘Tanrı bile yoktu’ dedirten yaşanmışlıklar çoğalmıştır.
Nice karmaşa ve travmalar yaşansa da egemen güç onları sürekli; asker yapıp vergi almış… Bu vadinin iniltilerini, çığlıklarını hiç duymamıştır…
Son söz:
Sevgili öğretmen arkadaşım Kemal Seven, “Peri Vadisi Günlükleri” için çok güzel bir “önsöz” yazmış. İşte onun bir cümlesi:
“Bir solukta okuduğum öyküler arasında sonu sevinçle biten bir anlatıyı gözlerim boşuna aradı… ”
Bence siz de okuyunca aynı duyguyu yaşayıp: ‘Kemal Seven haklıymış!” Diyeceksiniz. Ve peşi sıra da bu normal dışı yaşanmışlıkların nedenlerini bir bir sayıvereceksiniz.
TBMM açılışında: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile DEM yöneticilerinin birlikte olduğu birkaç görseli günlerdir sosyal medyada dolaşıma soktular. O karelerden cımbızlanan jest ve mimikler konusunda yorumlar devam ediyor.
Bu konuda ben de çokça yazı ve yorum okudum, dinledim, görsel izledim.
Sustum.
Ve sonunda bi’şeyler yazmaya karar verdim.
Bildiğiniz ve gördüğünüz gibi insanlar, bilimsel bulguları insancıl ve bencil şekilde yani birbirine zıt iki amaçla kullanırlar.
İnsancıl anlayış; Psikoloji, Sosyal Psikoloji ve bütün iletişim tekniklerini, insanların barış içinde yaşaması için kullanır…
Bencil çıkarcı anlayışlar ise “sadece benim olsun” diyerek hakları gasp edip sömürür…
İkinci anlayışın egemenliği yurdumuzda yaşamı bize dar etmiş durumda…
Her ne olduysa aklın-mantığın yolunu anımsayıp belki de ‘nedamet’ getirerek bu haksız hukuksuz durumu aşmak için de bir süreç başlattılar.
İşte bu isimsiz sürece bir uzlaşı ve barış süreci diyebiliriz.
Böylesi süreçlerde zıtlar yani insancıl ve benciller bir araya gelir. (Çünkü onlardır çatışanlar).
Uzlaşma; ben seni tanıyorum ve anlıyorum demektir.
Uzlaşı masasında sadece melekler olmaz ki!
Ve eğer uzlaşı masasında oturanlardan birisi: “Ben seni tanımıyorum ve anlamıyorum” derse hiç uzlaşı olur mu?
Şimdi niçin ordalar diye eleştirilen DEM’liler, yıllardır hakları gasp edilenlerdir.
Şimdi de demokrasi için adalet için barış ve uzlaşmak için el uzatıyorlar.
Peki, sizce bunu yapmayıp ne yapacaklardı?
Bir eğitim emekçisi olarak sizin de bu konuda “empati” yapmanızı istiyorum:
Varsayalım ki böylesi bir sürecin; bir tarafında MEB, diğer tarafta da biz devrimci demokrat öğretmenler olsaydık yumruklarımız sıkılı mı olacaktı?
“Biz; evrensel hukuku, bağımsız yargıyı, demokrasiyi, özgürlükleri, laiklikliği, barışı isteriz…” diyenlere alanı daraltarak soruyorum:
Diyelim ki; masanın karşı tarafında Derneğinize/Sendikanıza el uzatmış ve “gelin konuşalım” diyen bir MEB’in Bakanı var.
O bakan da uygulamalarıyla : evrensel hukuk, bağımsız yargı, demokrasi ve özgürlükler, laiklik, barış ve emek … gibi değerleri tanımayan biriymiş …
Siz bu “nedamet” gösteren bakanla görüşmek istemez misiniz?
Siz; çatışmaların durmasını, insanlarımızın karşılıklı saygı ile barış içinde yaşamasını istemez misiniz?
SONUÇ OLARAK:
Bu buluşma siyaseten çok doğrudur “demokrasi ve barış” için devam etmelidir.
Ancak; buluşmadaki kişilerin görsellere yansımış jest ve mimikleri iktidar için birer “algı” haline gelmiştir. Bu kirli politikanın durması için yetkililerin, kamuoyuna ve partilerine bilgi verip özeleştiri yapmaları da bir zorunluluk olmuştur.
TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), belki bu kez doğru söylemiştir diyerek söze onun bir verisiyle başlamak istiyorum.
2023 yılına ilişkin bir TÜİK istatistiğine göre:
“Türkiye’de en zengin %20’lik kesim toplam gelirin yarısını alıyor!”
Gerçi bu veri geçen iki yılın ve durdurulmayan azgın enflasyonu nedeniyle güncelliğini yitirmiş… O günün zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul. Özetle zenginler ‘tuzu kuru’, fakirler sosyal-ekonomik-ruhsal çokça sorun sahibi olmuştur.
2023 TÜİK verilerine göre: %20 zengin, toplam gelirin yarısını, %80 yoksul da kalan yarısını alıyormuş!
2023 oranını 2025 için de geçerli sayıp devam edelim:
Ocak 2025’de nüfusumuz: 85.664.944 kişiymiş.
O halde yurdumuz zenginlerinin (%20): 17.132.989, fakirlerinin (%80) de: 68.531.955 kişi olduğunu ve bunların toplam geliri de eşittir diyebiliriz.
Bu durumu ‘masal’ diliyle şöyle anlatabiliriz:
Bir varmış bir yokmuş …
Bereketli dağları ovaları, gür suları, birçok hayvan olan çok güzel bir diyarda, biyolojik eşitliği olan huyları farklı beş insan yaşarmış…
Bunlardan biri; hiç çalışmaz, dört kişi kadar yemek yiyen, doymak bilmez zalimin biriymiş. Dört kişi de söz dinler sürekli çalışırmış…
Gel zaman git zaman sonra bu diyarda açlık-yoksulluk başlamış…
Diye sürüp giderdi bu masal.
Şimdi bu garip %20 =%80 eşitliğini(!), bir de bilim dili yani matematik diliyle anlatmaya çalışalım:
Bütün yüz eşit parçaya bölünmüş 100/100 ve 20 parça, 80 parçaya eşit(!) olmuş!
Bütün beş eşit parçaya bölünmüş (5/5) ve 1 parça (1/5), 4 parçaya eşit(!) olmuş!
1 = 4 (!) demektir.
Yorumlamayı da değerli okuyuculara bırakalım.
***
Sosyal yaşamımızdaki pek çok eşitsizlikten birkaçı ile devam edelim:
İktidar; devlet korumasındaki: doğayı, çevreyi oradaki tüm canlıları ve yaşamı kaynaklarını koruma görevini unutmuş/bırakmış gibi. Fakat bu yaşam alanı ve yaşamları çıkarları için yok eden ‘yandaşlara’: hem seyirci-sessiz hem de koruyucu oluyor.
Yetinmiyor o yandaşları koruyan yeni yasalar çıkararak, yeni alanlar açıp yeni olanak ve kolaylıklar sağlıyor.
Bu uygulamalar sonucu ülkenin ekolojik sistemi, halkın güvenliği, huzuru, sağlığı, eğitimi, ekonomisi büyük zarar görüyor.
Doğadaki katliam, talan ve zalimlik yüzümden zarar gören/görecek olan: köylü-işçi-memurları doğal olarak bu haksızlıklara karşı çıkıyor. Devlet güçleri de karşı çıkan haklı halkı: korku, darp ve tutuklama yaparak sindirmeye ve etkisizleştirmeye çalışıyor.
Ve ülke genelinde manzara:
Köylü-kentli-işçi-memur-esnaf yoksul…
İcra-iflaslar çok artmış, ekonomi çöktü çökecek…
Can-mal güvenliği ve özgürlükler kalmamış, dört bir yanı bir korku iklimi sarmış…
Herkes: “Acaba yarın nasıl bir güne uyanacağız?!.. ” diye endişe ve korku içinde…
23 yıllık yıpranmış iktidar şimdi de ömrünü uzatmak için hiç durmuyor. Yine yasama, yargı ve yürütme güçleriyle; yandaşlar için yeni fırsatlar arıyor ve muhalifleri korkutup sindirmek için tuzaklar koruyor.
***
Yurdumuzda bu sosyal iklim varken ve henüz sıcak-kurak yaz sonbahara evirilmemişken, bir de okullarımız açıldı. Geleceğimizin umudu 19 milyon çocuk ile gencimiz coşkusuz olarak yeni bir ders yılına başladı.
Evet okulların açılırken; öğrencinin, öğretmenin ve velinin hiç coşkusu yoktu.
23 yıllık zengin sever iktidar, eğitim sisteminde de iyileşmesi zor birçok derin yara açmıştı.
Bu ortamda öğrenci-veli-öğretmen nasıl/niçin coşkulu olsunlar ki?
Umut ve coşkuları; güvenli-sağlıklı-mutlu-başarılı bir gelecek besler.
Yukarıda sayılan birkaç gerçeğimizin hangisiyle ‘umut’ beslenir ki!
(Umut besleyen bir uygulama varsa, lütfen yorum olarak yazınız).
İşte bu yokluk ve zorluklar yüzünden herkesin umut ve coşkuları tükendi, endişe ve korkuları çoğaldı.
Eğitim sistemine kuşbakışı bakacak olursak:
Amaçlar, doğayı, canlıları, insanlığı, toplumu koruyan, sayan, araştıran, kendisi ve çevresiyle barışık nesil yetiştirmeyi değil bir ırk veya inancı önceleyen ‘istendik’ anlayışa göre hazırlanıştır.
Ders programları (müfredat) da ‘istendik’ amaçlara uygun hazırlanır. Bu ayrımcı (sübjektif) anlayış; deneye, gözleme dayanamaz. Bu nedenle de bilime, yaşayarak geliştirilen ‘etik’ değerlere ve adalet-hukuk-demokrasi ilkelerine aykırıdır.
Yani geleceğimizin güvencesi çocuklar; anaokulundan, üniversiteye tüm okul seçimlerini; ilgi, istek ve becerileri önceleyen bilimsel yol yerine ana-baba parası ve egemen kimlik ve inanca göre yapılmaktadır.
Bu anlayış sahipleri:
Felsefe, fizik, biyoloji ile güzel sanatları hiç sevmez ve istemezler.
Onlar, okunanı ve duyulanı ezberleyip tekrarlayan öğrenciler isterler.
Soru soran, sorgulayan, deney, gözlem yapan, özgün düşünüp yazan öğrencileri istemezler.
Eğitim alanında çalışan yönetici ve öğretmen seçimi, mesleki donanım ve yeterliliklere göre yapılmaz. ‘Mülakat’ dedikleri ‘hamili kart’ taşıyanlar öncelikli olurlar.
Bu anlayışın bir de Bakanı var ki, onun bir ‘Eğitim Bakanı’ mı yoksa ‘Din Eğitimi Bakanı’ mı olduğu başka bir yazı konusu olsun.
***
Dün, Tandoğan Meydanına toplanan milyonları gördünüz mü?
Ben izledim ve hemen 56 yıl öncesine gidiverdim:
Henüz 19 yaşında bir köy öğretmeniyim. Sendikamız TÖS ‘ün kararına uyarak on binlerce meslektaşımla birlikte 15 Şubat 1969 günü Ankara Tandoğan alanına varmıştık.
“Bağımsız Türkiye!”, “Grev hakkı istiyoruz!”… sloganları eşliğinde, Genel Başkanımız Sayın Fakir Baykurt, kürsüye çıkıp etkileyici bir dille ülke gerçeklerini bir bir sıralamıştı…
İktidar sarsılmış, ülkenin gündemi değişmiş ve psikolojik üstünlük bize geçmişti.
O günkü Başbakan Demirel de: “Yollar yürümekle aşınmaz demişti.”
Dün de Tandoğan Meydanı çevresindeki caddelerle dolup taştı: “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” diye inleti ve pusuda bekleyenlere de dinletti.
Şimdi de sayısal ve psikolojik üstünlüğü kazanmış ‘muhalefet’, iktidarın tüm tuzaklarını ‘faş’ ediyor ve her gün daha da güçleniyor.
14 Haziran günkü “İKLİMLER” yazım: “Yaz boyu hem dinlenir hem de daha çok okurum … Eylül ayında barışçı-demokratik ve yaşanır bir iklimde buluşmak üzere hepinize sevgiler saygılar…” diye bitiyordu.
Şimdi de siz haklı olarak: “Peki geçen 78 gün içinde sen verdiğin sözün gereğini yaparak çok okudun mu, yeterince dinlenebildin mi?” diye sorabilirsiniz.
-Eskiden okuduğum ‘bazı kitapları’ yeniden ve yeni çıkanlardan da da okuyarak sözümü tuttum. Ancak gereğince dinlenmedim.
Bu durumun; doğadan, toplumsal yaşamdan ve kendimden kaynaklı birçok nedeni var.
Doğanın, müdahale kabul etmeyen döngüsü; yaşamı, sürekli olarak değiştirip, dönüştürerek oluşturur: gün, ay, mevsim ve yılları.
Ve böylece aynı iklim kuşağı yaşayanlarına; güneşin, rüzgârın, selin, yağmurun, yangının, depremin… “nimetleri” de külfetleri” de eşit dağılır.
Bir de insanların yaşama tutunmak için kurdukları ülkeler var. Ülke insanının bilimi, akılı ve emeğiyle; doğa “nimetleri” çoğalır, “külfetleri” de azalır.
Fakat eğer bir ülkede az ‘nimet’, çok ‘külfet’ varsa, bilin ki o ülkede; bilim, ahlak, hukuk, adalet dışı çokça sorun var!
Dünya kurulalı beri ‘devlet veya yönetimleri’ hiç adil olmamış hep zenginden taraf olmuşlardır. Dünyanın şimdiki toplam gelirinin %50’si (yani yarısını), nüfusun %1’i yüzde biri zenginlere aitmiş. Diğer %50’si yani yarısını) ise nüfusun %99’u eşitsiz olarak pay ediliyormuş! Buna göre bir (1) kişi 99 kişi kadar pay alıyor!
Bu doymak-durmak bilmeyen yüzde 1’lik sömürücü emperyalist güç, sınır tanımıyor, dünyanın sosyal dengelerini bozuyor, yaşamı zorlaştırıyor. Kendilerine alan açamayan veya buyruklarına uymayan-direnen ülkelerde işbirlikçilerini kullanarak çatışma-savaş çıkarıyor.
ABD 23 Haziran günü sudan nedenlerle 18 saat gidiş, 18 saat dönüş yapan bombardıman uçakları (havada birçok kez yakıt ikmali yaparak) İran’ın stratejik noktalarını yakıp, yıkıp, yok ettiler.
Bazı güçsüz-zengin ülkeleri de üstenci ego diplomasisi ile, yani yüz yüze veya telefonla tehdit, şantaj, pazarlıkla ‘ikna’ edip kolayca avladılar.
Bu kadar dünya genellemesi yeter deyip biraz da ülkemize bakalım.
***
23 yıllık iktidar, sadece nüfusun yüzde 1’lik yandaş sömürücüleri için çalışıyor. Onlara çok kazansın diye, gece-gündüz çalıştırılan mecliste sayısal üstünlüklerini kullanarak muhalefetin hiçbir önerisine uymayan yasalar çıkardılar.
Bu yasalarla kent ve köylerin yaşam kaynağı olan: dere, dağ, orman, maden, zeytinlik … zehir saça saça yok ediyor ve kapanmaz yaralar açtılar ve ekosistemi vahşice bozdular.
İktidar, yangın, deprem, sel gibi doğa olaylarını ‘kader’ sayıyor. Ve gerekli önlem ve ekip-ekipman sağlamıyor. Fakat o “kader” saydıkları olaylar yurdun her tarafında sık sık oluyor.
Bu yıl da oldukça sıcak-kurak bir yaz ve o “kader” saydıkları olaylar yurdun her tarafında ve sık sık oldu. Ve Orman Genel Müdürlüğü 17 Ağustosta:”2025 yazında 64 bin 500 hektar alan yandı.” diye açıklama yaptı.
O alanlarda bitkiler meyveleriyle, arılar ballarıyla, börtü-böcek ve milyonlarca hayvan yavrularıyla yanarak yok oldu!
Eski yaraları sarılmamış halk; yine can-mal kaybı ve büyük acılar yaşadı!
Maden ocaklarında yeni patlamalar-çökmeler-ölümler oldu.
Canlıların tüketimi için gerekli su kaynakları azaldı!
Kuraklık ve sahipsizlik yüzünden Seyfe Gölü kurudu!
Evet İktidar ülkeyi yönetemiyor ve çok korkuyor!
Peki, niçin yasama-yürütme-yargı güçlerini tek elde toplamış bu ‘güçlü’ iktidar yönetemiyor ve korkuyor?
Çünkü; ülkede sosyo-ekonomik ve siyasi çöküş başlamış!
Çünkü; iktidar halkın gözünde yavaş yavaş eriyip tükeniyor!
Çünkü; “Artık yeter!” diyenler CHP’yi iktidar yapmak istiyor!
İktidar tükeneceğim diye paniklemiş durumda. Bu panik içinde, görevi halkı eşit-adil-güven içinde yaşatmak olan devlet güçlerini kullanarak halkın demokratik talepleri engelliyor.
Yönetemiyor fakat sürekli olarak iktidarda kalmak istiyor ve telaş içinde. Bulduğu çare: daha önce solcular ile Kürtlere uyguladığı haksız-hukuksuz ‘siyasi’ tutuklama sınırlarını genişletmek. Böylece güçlü rakibi CHP’yi yıpratmak kadrolarını saf dışı etmek! Ve 19 Mart kitlesel tutuklamaları başladı, aralıksız sürüyor.
Sırf algı olsun, halk görüp korksun diye, güvenlik güçleri tv kanalları için çekim hazırlamıştı. Her tutuklu iki polis eşliğinde onlarca kelepçeli geçişi!
Bu ayıplı kuyruk gösterisini TV’de gören-izleyen herkes irkildi ve Hitlerin Nazi Kamplarını anımsadı.
Belediye borsası! Avukatlık borsası!
Sahte diploma ile akademisyenlik borsası!
Şaibeli LGS Sınavları!
Peki, duydunuz mu? 2025 ÖSYM sınav sonucuna göre: 179 aday sıfır ya da eksi netle bazı ön lisans ve lisans programlarına girerek üniversiteli olmuş! Hatta bunların arasında burs kazanan bile varmış! Ayıca bu ilk de değilmiş, 2023’te 107, 2024’te de 203 gencimiz sıfır ya da eksi netle üniversiteli olmuş!
Türkiye’nin en önemli sosyal sorunu Kürtlerle Barışık olmamaktır. Bu demokratik hak ve özgürlükler sorununu TBMM’de Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunu görüşüyor.
Komisyonu da TİP-Hatay milletvekili Can Atalay hakkındaki AYM kararını okutama cesareti gösteremeyen TBMM Başkanı yönetiyor. Bu sayın başkan, isminde “demokrasi’ bulunan komisyonda bile Barış Annesi Nezahat Teke’nin Kürtçe konuşmasını engelledi.
İşte süreç böyle bir ortamda ve ulusalcıların “istemezük” çığlıklarıyla devam ediyor…
Bakalım sonu nereye varacak.
Görüldüğü sorunlarımız ünlem ve sorularla uzayıp gidiyor. İlginç bir anımsatma yaparak noktalamak istiyorum.
CHP listelerine girerek halkın oylarıyla yıllarca milletvekili-belediye başkanı olmuş bir kişi vardı. Bu kişi günlerce yazılı medya TV kanallarında günlerce tartışılan gündem konusu oldu. Özetle diyorlar ki, iktidar elemanları bu kişinin bazı açıklarını bulmuş ve ona: “Ya bize katıl ya da 6 metrekareye tıkıl demişler…”.
O kişi de düşünmüş taşınmış ve: ‘özgür birey’ yerine ‘bağımlı’ olmayı seçerek AKP’li olmuş.
Ve bu ‘ünlü’ kişi yapılan ‘hoş geldin’ töreninde; mikrofonu alarak yeni yaşamı için bir saye (gölge) istediğini TV canlı yayında milyonlara: “Artık Cumhurbaşkanımın himayesinde hizmete devam edeceğim.” deyiverdi!
Böyle bir sosyal iklimde insan hiç yeterince dinlenebilir mi?
Moğollar’ın deyişiyle: “Bi’ şey yapmalı”.
Ne mi yapmalı?
CHP’nin 19 Mart günü “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diye başlattığı İstanbul ilçe ilçe ve her ildeki “demokrasi-özgürlük” toplantıları (eylemleri) tüm muhalifler de kapsayarak: bütün siyasi tutuklular özgür kalıncaya kadar devam etmeli.
Bitkiler ile bazı canlı türleri, yaşamları için uygun olmayan bir iklimde yaşayamaz. Fakat en direngen ve mücadeleci canlı türü olan insanlar, doğduğu veya vardığı yerde: “Bu iklim yaşamımız için uygun değildir!” diyerek pes etmezler. O iklimi yaşanır kılmak için dirençle mücadele ederler. İşte bu özellikleri de insanları diğer canlılardan farklı kılar.
Ekvator ve kutuplara yakın yerleşimlere hiç gitmedim. Fakat, oralardaki yaşam koşulları ile kültürleri anlatan kitaplar okudum, belgeseller, filimler izledim. Hem de düşler kurdum oralarda doğmak ve yaşamak üstüne.
Ekvator, dünyayı enlemesine iki yarım küreye ayıran hayali bir enlem çizgisine verilen addır. Bu çizginin üstünde ve altındaki coğrafyalarda çok çok farklı iklimler vardır.
Ekvator iklimi büyük bir coğrafyada etkilidir. Bu coğrafyanın küçük bir bölümünde: ‘dört mevsim iklimi’… Büyük bölümü ortalama 25-30°C olduğu ‘tek iklim’, yani sürekli ‘yaz’… Gece ile gündüz 12 saatle eşit, sürekli sıcak ve yağışlı olurmuş.
Kutup iklimi coğrafyasında; ‘iki mevsim’, yani yaz-kış iklimi, ayrıca pek çok farklılık var: Yılda: beş (5) ay gündüz, bir (1) ay alacakaranlık / beş (5) ay gece, bir (1) ay alacakaranlık… Gece ile gündüzler yaklaşık 24 saat sürer… Yazın güneş batmaz, kışın güneş doğmaz… Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20°C’dir fakat güneyden fırtınalar estiğinde -70°C’ye kadar düşebilir…
Özetle sıralarsak:
Ekvator iklimi hep ‘sıcak’ olduğundan, orada yaşam sürenler kar-soğuk nedir bilmez, fakat ılık esen bir rüzgara hasret olurlar.
Kutuplarda iklim hep ‘soğuk’ olduğundan denizler-nehirler buz tutar, orada yaşam sürenler ise sıcaklığa-güneşe hasret olurlar.
Bizim gibi ‘dört mevsim’ iklimine alışmış olanlar için; ekvator iklimi: ‘çok sıcak’, kutup iklimleri ‘çok soğuk’ ve ömür boyu oralarda yaşamak da çok zordur.
İklim; yaşam tarzını belirleyen en önemli faktördür.
Canlıların zorluklarla kazandığı zafere ‘yaşam’ denir.
Dört mevsimli iklimlerde en fazla zorluk ‘kış’ aylarında yaşanır.
‘Bahar’ olunca; doğa şahlanarak uyanır, hayvanlar yavrularla çoğalır.
‘Yaz’ olunca; ağaç-tarla-bağ-bahçeden ürünler toplanır.
‘Sonbahar’ olunca emekle kazanılan ürünler kışa sunulur.
Ve bu yaşam döngüsünde; kış odak, üç mevsim de ‘tedarikçi’ olur.
*
Yukarıdaki sıralamayı yaparken içsesim dile gelip bana dedi ki:
Tek mevsim az seçenekli olduğu için insanları; sınırlar-robotlaştırır ve böylece canlıların yaşam alanı daralarak zorlaşır.
Dört mevsimli yaşamda ise fiziksel-sosyal-duygusal pek çok zıtlık vardır. Acı-tatlı yaşamın nedeni olan bu çelişki ile zıtlıklar; daha direngen, daha etkin kılar canlıları.
***
Farkındaysanız yukarıya yazdıklarım daha çok coğrafyayı ve iklimi odak almış gibi. Empati yapmadan insana dokunmadan, yaşama kuşbakışı bir açıdan bakıyor.
Oysa insan toplumsal bir varlıktır. İnsanı anlatan bir yazı eğer, toplum (sosyoloji) bilimine, etik değer-duygu-hak-özgürlüklere dokunmuyorsa eksik kalmıştır, tamamlanması gerekir.
O zaman yurdumuzun, coğrafyası, sosyolojisi ve değerlerinden biraz söz etmemiz gerekir.
Türkiye farklı iklim tiplerinin dört mevsim yaşattığı şanslı ülkelerdendir. Üç tarafı denizlerle çevrili, verimli ovaları, platoları, dağları, nehirleri ve derin vadileri… Fakat, nedense pek çok sosyal-ekonomik-siyasal sorunu da çözümsüz kalmış yoksul-dertli bir ülke!
“Bir dokun bin ah işit !” dedikleri insanlarla doldu yurdumuz.
Birden, 25 Mayıs 2025 günü kaybettiğimiz ünlü sanatçımız İlhan Şeşen’i: “Neler oluyor bize yine neler oluyor gülüm” diye sürüp giden o muhteşem nakaratı ile anımsayıp saygıyla andım.
Bugünlerde sanki o nakarat dizesinden esin alanlar çoğaldı. Bulundukları her yerden herkes solo-koro: “Yurdumuzda neler neler oluyor!” çığlıkları atıyor.
Evet Türkiye’de neler neler oluyor?
Bildiğiniz gibi uluslararası kuruluşlar; dünya ülkelerini kıyaslayıp sıralayan pek çok araştırmalar yaparlar.
Türkiye hemen her yıl; Hak, Hukuk, Adalet ihlalleri, Ekonomi ve Eğitim sıralamalarının en sonlarında bir yer bulur kendisine.
İşte bu yüzden yurdumuzda yıllardan beridir; iklim kurak, yaşam zor ve insanlar mutsuz!
Önce dünyadaki yerimiz gösteren bir haber: bakalım:
IMF’nin 190 ülkeden topladığı Ocak 2025 enflasyon verilerine göre:185 ülkenin enflasyonu Türkiye’den daha düşükmüş. Böylece enflasyon konusunda dünyanın en kötü 6. ülkesi olmuş.
Yurdumuzun geleceği ve güvenliğini düşündüren iki haber de şöyle:
YÖK açıklamasına göre; 21-22 Haziran (bir hafta sonra) günü yapılacak Yükseköğretim Kurumları Sınavına 2 milyon 560 bin 640 başvuru olmuş. Bu sayı başvuruların; 2024 yılına göre 560 bin 230 kişi, 2023’e yılına göre de 1 milyon kadar azaldığını göstermektedir.
(Demek ki, geleceğimizin güvenceleri olan gençlerimiz; görerek-izleyerek-yaşayarak geleceğe dair hayallerini kaybetmiş.
(Bu haber; ülkemiz için çok çok büyük bir tehlikenin habercisidir.)
Türkiye’nin 299.924 kapasiteli 396 cezaevlerinde 409 bin 617 hükümlü ve tutuklu varmış. Bu bilgiye göre bizdeki hükümlü ve tutuklu sayısı dünyadaki 59 ülkenin nüfusundan daha fazlaymış!
(Bu haberi de lütfen siz yorumlayınız.) “Neler oluyor bize yine neler oluyor gülüm?” Niçin yurdumuz sosyal-ekonomik-siyasi sisli puslu bir iklimde? Dünya sıralamasının en sonlarından ne zaman-nasıl kurtuluruz?
*
Sevgili Okurlarım; Her yıl yaz gelince yazı yazma isteğim azalıyor. Bu yaz da böyle olacak gibi. Demek ki bu durum benim için bir alışkanlığa dönüşmüş. “Yaz boyu, hem dinlenir hem de daha çok okurum.” diye bir de bahane buldum kendime. Eylül ayında barışçı-demokratik ve yaşanır bir iklimde buluşmak üzere hepinize sevgiler saygılar…
Bugün egosu yüksek ve çok konuşan ulusalcı ‘dostlar’ için yazıyorum.
Niçin mi ‘dostlar’ dedim?
-“Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz?” metaforunda olduğu gibi. Belki birileri önyargılarını sorgular, demokrasiye inanır umuduyla ve insan sever olduğum için ‘dostlar’ dedim.
‘EGO’, kişinin dış dünya ile ilişkilerini sağlayan zihinsel ve psikolojik işlevlerin genel adıdır.
Normal bir ego kişiyi uyumlu, fazlası ise egoist yapar.
Egoist kişiler (egoizm); kendisine hayran oldukları için söze ‘ben’ diye başlarlar. Onlara göre, en bilen, en önemli ve en öncelikli kendileridir. Ayrıca bu gruptakiler kibirli, öfkeli kindar olurlar. Psikoloji bu tür aşırılıkları: ‘kişilik bozukluğu’ olarak tanımlar.
‘Ulusalcı’ anlayışlar; yüksek egolu ve çok çeşitlidir: Antiemperyalist, demokrat, sosyal demokrat, emekten yana, solcu, sosyalist… Bir de: milliyetçi, dindar, muhafazakarlar… (Aslında ulusalcı ile milliyetçi sözcükleri de eşanlamlıdır).
Ulusalcılar; ülke-dil-inanç-gelenek-görenek-kültür-tarih-sanat … gibi toplumsal değerlerini dünyanın en iyi, en, güzel, en üstünü sayarlar. Başka kimlikler ve değerleri; ya önemsiz, değersiz, gereksiz, tehlikeli kabul ederek, yok sayar, yasaklar, bazen de yok etmek isterler.
Bugünlerde de ulusalcılar çok öfkeli ve çok konuşuyorlar!
Bulmuşlar birkaç sicilli militaristi, onların paranoyası olan senaryolarla habire Kürtlere ve DEM partiye saldırıyor…
Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu’na bile engel olmak istiyorlar!
*
Ulusalcılar şimdi yazacaklarımı bilir ya, yine de hatırlatmak isterim.
ULUSALCI DOSTLARA;
Birinci dünya savaşı sonrası yıllarda emperyalizm azgınlaşmış dünyayı yakıp yıkan faşist bir iklim vardı. Emek-sermaye çatışmasının yerine ‘ulusalcı’ anlayış geçmiştir.
Almanya’da da A. Hitler’in 1933 yılında kurduğu “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” (Nazi Partisi) iktidar olmuştu.
Peki, Avrupa’nın en güçlü sanayisi, proletaryası ile sol partilerine sahip bir ülkede nasıl olmuş da Nazi Partisi iktidar olmuş?
Nasıl olmuş da herkesin Rusya’dan da önce Sosyalist Devrim beklediği Almanya faşizmin pençesine düşmüş?
Acaba bu iki soruyu hiç düşündünüz mü?
-Çünkü; ırkçı-ulusalcı duygulara hitap eden Hitler, emekçileri kandırmış ve Nazi Partisi saflarına geçmiş!
-Ve böylece emekçi proleterler, SA ile SS sürüleri içinde birer Yahudi düşmanı ‘ulusalcı’ olmuştu!
İşte belgesi:
Martin Niemöller;1933’de Adolf Hitler’in kurucusu olduğu “Nasyonal Sosyalist Almanya Partisi” üyesi, komünizm karşıtı, antisemitist (Yahudi düşmanı), Protestan bir papazdır.
“Nazi” uygulamalarını görüp-yaşadıkça üzülür ve karşı çıkar. Bu nedenle de 1937 yılında ‘Gestapo’ tutuklusu olur. Nazizm’in toplumsal suskunluk sağlayarak yaptıklarını da şöyle özetler:
“Önce sosyalistler için geldiler, sustum—çünkü sosyalist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sustum—çünkü sendikacı değildim. Daha sonra Yahudiler için geldiler, sustum—çünkü Yahudi değildim. Sonra benim için geldiler—benim için konuşabilecek hiç kimse kalmamıştı!..”
***
İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda:
İtalya’da Benito Mussolini, Almanya’da A. Hitler, İspanya’da F. Franco, Portekiz’de Salazar… vb. dünyada pek çok faşist diktatör türemişti.
Onların başlattığı emperyalist-sömürgeci-ırkçı savaşlar: on milyonlarca insan ile canlı yok etmiş, halklar çok büyük acılar yaşamış, kaynaklar talan edilmiş, dünyayı kanlı-karanlık bir korku iklimi sarmıştı.
O yıllarda biraz da yurdumuzda olup bitenlere bakalım:
Birçok kimliği barındıran Osmanlı İmparatorluğu emperyalistlere karşı yedi bölgede savaşsa da yenilmiş ve toprakları işgal edilip paylaşılmıştır.
Bu paylaşımı ve işgali kabul etmeyen yoksul ve birçok kimlikli Türkiye halkı da anlaşıp uzlaşmış. Analar kağnılarla cephane taşımış, cephede büyük zorluklar yaşanmış, kayıplar verilmiş…. Sonunda “kurtuluş savaşı” kazanılmıştı. Tüm bunları duymuş, okumuş, bilirsiniz.
Sanırım bir de duyduğunuz, bildiğiniz fakat unutmak istedikleriniz var! Onlardan bazılarını ben şöyle sıraladım:
19 Mayıs 1919’dan sonra Kürtlere yapılan çağrıları ve mektupları…
Amasya’da hazırlanan fakat yıllarca gizli tutulanlar tutanakları…
Erzurum kongresi delegelerinin çoğunun Kürt olduğunu…
Kurtuluş savaşından birkaç yıl sonra, dünyaya yayılan “ırkçı iklimin” Türkiye’ye de ulaştığını…
Irkçı iklim nedeniyle, kurtuluş savaşı öncesinde halklara verilen ‘sözlerin’ unutulduğunu…
Çoğulculuğu esas alan, Kürtleri kurucu öznelerden biri sayan ve yerinden yönetimi esas alan demokratik 1921 anayasasının değiştirildiğini…
1924 Anayasasının da Türk ve Sünni İslam olmayan farklı kimlik ve inançların (Örneğin: Kürt kimliği ile Alevi inancının yok sayan) tekçi bir anlayışla hazırlandığını…
1930’lu yıllara doğru da Türkiye; sadece Türk-Sünni-İslam ve Türkçe konuşanların yurdu sayılmış. Uydurma “Güneş-Dil Teorisi” ile: dünya dillerindeki birçok kelimenin Türkçeden türediği, Türkçenin dünya dillerinin kökeni olduğunun (bile) iddia edildiği…
Farklı kimliklerin dil-kültür-inançlar yok ve yasaklı sayılınca da yurdun birçok yerinde kimlik çatışmaları ve isyanlar başladığını…
Söyleyebilirim.
Şimdi biraz da günümüz dünyasına bakalım isterim:
Aradan yüzyıl (bir asır) geçmiş. Savaşların yakıp yıktığı pek çok ülke tüm sosyal-ekonomik yaralarını sarmış, iyileşmiş, ilerlemiş ve gelişmiş. Örneğin; yerle bir olan Almanya yeni baştan yapılmış ve bugün dünyanın en uygar ülkeleri arasında en ön sırasında yer almış!
Peki Türkiye?
-Türkiye henüz demokrasi ile ‘Kürt’ sorununu bile çözememiş!
O, Kürt sorunu ki; 50-60 bin gencimizi yok etmiş, halkımıza büyük acılar yaşatmış, yakmış, yıkmış, kaynakları tüketmiş.
Yüzyıldan beridir bitti-bitecek deniyor, ne bitiyor, ne de çözüm buluyor…
Ve günün son dakika haberi: ‘Türkiye Yüzyılı’, “5. Dalga Belediyeler Operasyonu” büyük bir hızla devam ediyor!
*
Evet ulusalcı ‘dostlar’!
Ben size özel bir seçki yaparak, bazı anımsatmalar yapmak istedim.
Siz de lütfen bunların detaylarına, kaynak taraması yaparak ulaşınız.
Sonra da bu istenmez olguların oluşumunda, sizin veya anlayışınızın bir katkısı olup olmadığını düşünün ve vicdanınızla hesaplaşın istedim.
Belki o zaman gerçekleri daha iyi anlar ve o akıcı-etkili dilinizle hamaset yapmadan daha güzel konuşur-anlatırsınız.
Mayıs; Deniz-Yusuf-Hüseyin-İbrahim-Alpaslan-Sinan … gibi nice genç fidanımızı bizden alan, doğaya coşku salan bir ay.
Acılarla dolu listeye; 3-13 Mayıs 2025 günlerinde, birbirine çok benzeyen iki efsane kişi: Sırrı Süreyya Önder ile eski Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica “PEPE” de eklendi.
Bu canlarımızın ortak amacı: halkalarının, barış içinde; eşit-özgür-insanca yaşaması idi. Bunun için yiğitçe direndiler ve geleceğe ışık saçan yıldızlar olarak aramızdan ayrıldılar.
Mayıs ayında kaybettiklerimiz ile ‘insanlık’ sevdalısı tüm canları sevgi ve saygıyla anıyorum. Işıklar içinde uyusunlar!
Sırrı Bey, çok yönlü, pek çok becerisi olan, engin hoşgörülü, her olguyu sorgulayıp eleştiren, ‘statüko’ karşıtı, ‘insanlık’ dostu bir sosyalistti.
Doğayı, canlıları, farklılıkları sever ve korur. Doğaya, canlıya zarar veren, emeği sömürenlere karşı dururdu. Farklı kimlik, yaşam tarzı ile inançları saygın görürdü.
Felsefeyi, sosyolojiyi, tarihi, teolojiyi, edebiyatı, okuyan, bilen, güçlü belleği ve empati diliyle aktaran, düşündüren usta bir sanatçıydı.
Gökkuşağının tüm renklerini kucaklayan bir ortak payda gibiydi. Yaşam boyu; bilimi, eşitliği, özgürlüğü, barışı savundu ve ‘insani’ bir yolda yürüdü.
Ve şimdi Mezopotamya’nın zılgıtı, Dicle’nin çığlığı olarak tüm Anadolu’yu dolaşıp evrensele ulaştı. Orada da yoldaşları: Denizler, İbolar, Mahirlerle buluştu.
Onu, gür sesli doyumsuz bir kaynağa benzetir; ilgi-sevgi-saygıyla izler, dinler, okur, düşünür, zenginleşir ve dinlenirdim.
Pek çok ortak dostumuz olsa da birbirimizi bilmez tanımazdık. Fakat birkaç ‘tesadüfi’ olayla yollarımızı kesişince, yol ve yönümüzün benzer olduğunu anladım.
İlkinde O, 24 Aralık 1979’da Maraş Katliamını protesto ettiği için 16 yaşında tutuklanan liseli bir gençti…
Ben de İstanbul’da TÖB-DER üyesi 29 yaşında bir eğiticiydim. Meslek örgütüm TÖB-DER’in “Maraş Katliamını” ‘boykot’ kararına on binlerce meslektaşım ile birlikte katılmıştım. Ve iki ay boyunca ‘açığa’ alınmıştım.
Yıllar sonra kısa süren bir selamlaşma ve tokalaşmamız da İstanbul “78’liler Derneği” buluşmasında olmuştu.
İkimizi de ilgilendiren başka bir yaşanmışlık ise şöyle:
Bilirsiniz, Sırrı Bey tüm sohbet ortamlarında kendisini tanıtırken özetle: “Ben Kürtlerin yoğun olduğu bir kentte doğmuş bir Türküm. Fakat Kürt sorunu bitinceye kadar ben bir Kürdüm.” derdi.
Ben ise Kürt ana-babanın Kürtçe konuşan bir çocuktum. Türkçe ile ilkokulda tanışarak 15 yıl okumuş ‘eğitimci’ olmuş ve kırk yıl çalışmıştım. Bu süre içinde anadilimi unutmadım, fakat yasaklı olduğu için alfabesi ile gramerini pek öğrenemedim. Fakat Kürtçe konuşurken kekeme olurum.
Sonuç: Sırrı Bey sosyalleşip zenginleşen biri, ben ise bir asimilasyon yoksunu…
***
12 Mayıs 2025 günü Sırrı Beyin ömür boyu istediği ve olsun diye de çokça katkı ve bedel ödediği ‘demokratik toplumsal barışı’ için çok önemli bir adım atıldı. Ve ne yazık ki O, bu mutlu günü yaşamadan ölmüştü.
PKK: “PKK’nin tarihi misyonunu tamamladığını… PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı.” diyen kararını Türkiye ve dünyaya duyurdu.
Ve 47 yıllık örgütünü kapattı!
Bu duyuru; dünyadan alkış, Türkiye halklarından büyük destek aldı.
Halkımız, yasama organı meclisin; hukuk-adaleti esas alarak hiçbir egoya yenik düşmeden, gereken demokratik yasları çıkarması ve uygulamasını da takip etmesini istemektedir.
PKK’nın ‘fesih’ ve silah bırakma kararlarını bazı Kürt-Türk sağ-sol grupları da beğenmediler, yanlış buldular ve eleştirdiler. Fakat (bence) çok cılız kaldılar.
Bir de aylarca: “Acaba Kürtlere ne ne verdiler/verecekler…? ” deyip ‘fos’ oldular. Şimdi yine ekranlardalar sayıları az ama sosyal medyanın güçlü kıldığı bu ‘provokatörler’!
Herkesin bildiği bu maşaların amacı: “Son Kürt ölünceye kadar savaş!”…. Yıllardır ellerine bir çubuk verilerek ekranlara çıkarlar.
Barış yerine; acı ve ölüm çoğaltan, kaynak kurutan savaşları istiyorlar
Çünkü, terörle beslenirler bu kara sicilli ırkçı-militaristler. Ve şimdi de ‘Barış’ olacak, hesap verecekler diye büyük bir korku içindeler.
PKK kendisini sonlandırırken yaptığı yorum ve özeleştiriyi, “Lozan” ve birkaç sözcüğe sığdırmışlar, bunlarla yatıp kalkıyorlar. Okusalar belki anlarlar çünkü PKK kuruluş gerekçesini-tarihçesini anlatmaktadır bu sözcüklerle.
Bunlar; yurdumuzda olup biten karanlık olayların bir kısmını görmüş, duymuş, çoğunun da ‘faili’ olmuşlardır.
Ve 16 yaşsındaki çocuğu tutuklayan ikimi ve aşağıdakileri iyi bilirler:
Türkler, Kürtler gibi birçok halkın ‘Türkiyeli’ olarak barış içinde yüzlerce yıl birlikte yaşadığını…
Emperyalist güçlerce işgal edilen vatanımızın, tüm halkların birlikteliğiyle kurtulduğunu…
Kürt nüfusun yoğun yaşadığı coğrafyalarda sürekli olarak sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulandığını… Ve yaratılan korku ikliminde gizli-karanlık güçlerle asimilasyona başlandığını…
Yüzyıldır Kürtlerin anadil ile kültür gibi temel insan haklarının yok-yasaklı sayıldığını…
Çocuk ve köy, kent, dağ, ova… isimlerinin yasaklanıp değiştirildiğini…
Binlerce köyün boşaltılıp-yıkılıp-yakıldığı ve binlerce faili meçhul cinayet işlendiğini…
İnsanlara dışkı yedirme dahil pek çok onur kırıcı söylem, eylem ve işkenceli ölümler yaşatıldığını…
Cezaevlerinin, özellikle de Diyarbakır cezaevinin faşist-zalim anlayışın nefret suçu işlemek için bir uygulama merkezi olduğunu…
Terör ve nefret dili eylemleri sonunda, insanların büyük korku ve acılar yaşadıklarını… Pek çok kişinin öldüğünü, sağ ve çaresiz kalanların ise göçe zorlandığını…
İşte böylesi bir iklimde kurulan PKK’nın direnmek için ‘dağa’ çıktığını…
Ve komşuluğu-kardeşliği-huzuru bitiren nice canımızı, kaynağımızı yok eden kanlı çatışmaların başladığını…
Çok iyi biliyorlar!
Evet, biliyorlar!
Fakat, ırkçılık yüzünden kör-sağır-dilsiz olmuşlar!
İşkenceci birer inkarcı oldukları için de suçlarını örten algılarlar üreterek yalan söylüyorlar.
Eğer sevgili Sırrı Süreyya Önder sağ olsaydı: barış için atılmış adımlar için çok çok sevinirdi.
Bir önceki yazımın sonunda: “Proje Okullarının Sevgili Öğrencileri; bundan sonraki yazımı sizin için yazacağım.” sözü vermiştim. Sözüm, ‘söz’ işte başlıyorum yazmaya.
Gençler de haklı olarak: “Neden ve hangi kimlikle yazacaksınız?” diye sorabilirler.
Cevaplıyorum: “Siz okulunuzda olanları, görmeyen, duymayan, bilmeyen anlamayanlara duyurmak için 14 Nisan günü saygın bir eyleme başlattınız. Ben de görevi gereği; okulöncesinden başlayıp üniversite hariç tüm resmi ve özel örgün-yaygın eğitim kurumlarında uzun-kısa süreli olarak toplam 40,5 yıl çalışıp emekli olmuş eğitimci bir dedeyim. Size bu sözü: sizi gören, duyan ve anlayan biri olduğum düşüncesiyle verdim.”
Sevgili Gençler; öğrencim olsaydınız konuyu siz tartışırken ben dinlerdim. Sonra bazı görüşleri destekler, bazılarını gerekçeli olarak eleştirir ve düşüncelerimi eleştirilerinize sunardım.
Şimdi böyle bir şansım yok, sadece yazıyorum.
Lütfen siz de yazımı eleştirel bakışla okuyun ve katkıda bulununuz.
***
Sağlıklı düşünebilen her birey; kendisi ve çevresi için bugün ile gelecekte; güven içinde sağlıklı-başarılı-mutlu bir yaşamak ister. Ve bu amacı için de çalışır durur.
Kamuya hizmet için kurulan devletler görevlerini, iş birliği içinde çalışan güvenlik-eğitim-sağlık… gibi sistemlerle yaparlar.
Eğitim, bu sistemlerin en ön sırasında yer alır.
Fakat ne yazık ki, bizim eğitim sistemimiz; yıllardır kamu yerine iktidarın, bir parti veya grubun çıkarları için çalışıyor! Sıkça ve sil-baştan değişiyor.
Siz, başarılı olduğunuz için seçilip ‘Proje Okullu’ olmuş, geleceğimizin umudu-öznesi olmuştunuz. Şimdi ise eğitimdeki gerici çark hem size hem de öğretmenlerinize zarar verdiğini anladınız.
Sınıfın-okulun dışına çıkarak; bir projenin kurbanları olduğunuzu herkese ilan edip, protesto ettiniz.
Gasp edilen haklarınız ve çığlıklarınızı; yetkili, ana-baba, herkes duysun istediniz.
Sesinizle bazı yetkililer afalladı, kekeledi ve kem-küm etti…
Fakat o sesin güçlü yankısıyla oluşan toplumsal sinerji, velilere ulaşınca bir ilk yaşandı: ‘Kuşak çatışması’ kucaklaşmaya dönüştü!
Ve o sesti bana da: “sizin için yazacağım” sözünü verdiren!
Şimdi de içsesim hiç durmuyor: “Yazacaksın da, neyi, nasıl…?” diyor. Sanki beni; heyecanlandırmak, ikilemde bırakmak, germek, özgüvensiz bırakmak istiyor!
İçsesimi dinlemeden sandalye iliştim ve klavyenin başına geçtim.
Bir eğitim emekçisi olarak, sizinle eğitimi konuşmak istiyorum.
O halde söze ‘dil’ ile başlamam gerekir.
Çünkü dil:
Yaşamı yöneten bir direksiyondur.
Toplumsal yaşamın başladığı dünden-bugüne; ana kucağı, ev, okul, sokak, işyeri… yani yaşam olduğu her yerde etkilidir.
Düşündürerek, yazdırarak ve konuşturarak insana ve insanlığa yol aldırır.
Sevindirir, üzer, başarıyı da başarısızlığı da yaşatır.
Ve ne yazıktır ki yıllardır, bizdeki eğitim dili ile müfredatı, ortaçağ anlayışlı bir iktidarın elinde…
Bunlar: dindar-kindar bir nesil yetiştirmek! Böylece ortaçağın o arkaik toplumsal yaşamını etkin kılmak istiyorlar!
Ortaçağ anlayışının dili; çokbilmişlerin önyargı ve ezberleriyle oluşmuş: üstenci-kaderci-mezhepçi ve gericidir.
Basitçe örneklersek:
Evren ve dünyadaki kimyasal-biyolojik evrim ile diyalektiği kabul etmiyorlar!
Biyolojinin temel taşı: Evrim Teorisi’ni ret edip müfredata almıyorlar!
Sonra da ‘Proje Okulları’nı: “Ulusal veya uluslararası proje yürüten..” olarak tanımlıyorlar! Oysa gerici özlemleri için geleceği betonlaştıran, çoraklaştıran bir proje için çağdaşlığa kapı aralamış olan okullarımızın 2.153’ü Proje Okulu yapılmıştır…
İşte bu anlayış tek kişi yönetimiyle, yasama ve yargı bağımsızlığını bitirdi. Ve tüm kurumlarda baskıcı-gerici bir süreci başlattı.
Bu sürecin lider ve elemanları: “Benim dediğimi yap, yaptığımı yapma!” diyen çıkarcı-rantçı-fırsatçılardır. Söze: ‘sen’ diye başlayıp sürekli olarak: buyruk-nasihat verirler.
Amaçları: özgür, özgün ol(a)mayan, ezberci, bağımlı, özgüvensiz ve bu dünyadan çok öte dünyayı düşünen ‘tek yumurta ikizleri” çoğaltmak!
Bu anlayışla; anaokulunda başlayan, üniversitede de süren karanlık bir eğitim başlattılar. Böylece örgün-yaygın tüm eğitim kurumlarında çocuk-gençleri ile ana-baba herkesi mağdur eden, geleceğe de zarar verecek dindar-kindar nesli çoğalttılar.
Farklılığı, özgürlüğü, öznel düşünmeyi, çeşitliliği… ‘insan’ olmayı baskıyla engellemek istiyorlar! Bazı insani güzellikleri bitirmeyi başaramasalar da (ki, kanıtı sizsiniz), fakat pek çok acı yaşattılar, yaşatıyorlar.
***
Ahlaki, hukuki ve insani olmayan bu gidişin bitmesi gerekir. Bunun için:
Gençlerin özgürlük-özgünlüklerini yok sayan günümüzü ve geleceğimizi karartacak olan buyurgan dil susmalı, anlayışı bitmeli…
Eğitimdeki ‘kürsü’ egemenliği son bulmalı…
Eğitimde, öğrenciler/gençler odak ve taşıyıcı özne olmalı…
Eğitimdeki ezberci buyurgan dil yerine; öznellik, üretkenlik, özgüven kazandıran ve farkındalık yaratan empati dili gelmeli…
İlgi ve yetileri geliştirecek ortamlar hazırlanmalı…
O zaman: olgulara kuşkulu ve önyargısız bakan, öznel düşünen, neden-sonuç ilişkisi kuran, diyalektik bakışla sorgulayan, eleştirel karar veren, yaparak-yaşayarak, yakından-uzağa ilkeleriyle yol alan, sentezci-analizci, eşit, çoğulcu, demokratik, çağdaş bir toplumu oluşur.
İşte o zaman gelecek daha güvenli ve yaşanır olur.
***
Sevgili Gençler; Size bu satırları yazarken, yan gözle de dağınık-karışık masamın üstüne bakıyordum.
Jean-Paul Sartre (1905-1980) yüzyılımızın; önemli filozofu, edebiyatçısı, oyun yazarı, ‘Varoluşçu’ felsefenin de öncüsüdür. Varoluşçuluk, bireyin özgürlüğünü esas alır ve: “Var olan insan tutum, davranış ve eylemleriyle kendini yeniden yaratır ve biçimlendirir. / İnsan, kendi varlığını yaratan tek varlıktır. / Bu nedenle de insan, özgür olmak zorundadır…” vb. görüşleri savunur.
İnsanlar, bireysel-toplumsal-ekonomik sorunlarını gidermek için sürekli bir arayış içinde olurlar. Doğa yasası gereği, her şey zıttı ile değişir-dönüşür var olur. Yaşamdaki zıtlıklar hiç bitmez, onlar birbirini ürete-tükete geleceğe taşırlar.
Kuşkusuz ki, ülkemizde de değiştiren-dönüştüren doğal gelişim vardır. Fakat bizdeki 23 yıllık iktidar, çok kurnaz ve oyalamaca gündem üretmede çok mahirdir.
Bu becerileriyle değişim-dönüşümü sağlayacak insanları atıl bırakmakta… Yurdumuzda milyonlarca ‘muhalif’ insanın; birlik olamayıp dağınık-parçalı-özgüvensiz kalması da AKP’nin yıllarca rakipsiz iktidar olması da bundandır.
Fakat gün oldu devran döndü, kurnaz ve usta oyuncu iktidar; 19 Mart 2025 günü (ki benim sanal doğum günümdür) ‘heybeden bir turp” çıkıverdi!..
Sosyal-ekonomik yaşamda ‘8 şiddetinde’ ve henüz artçıları bitmemiş olan depreme: “İmamoğlu Depremi” dendi.
Bu deprem:
23 yıllık iktidarın duvarlarını çatlattı, çöküşünü başlattı…
“Gezi” süreci benzeri ama çok fazlası olan: “Saraçhane” direnişini başlattı.
Saraçhane deyince anımsadım, sizinle de paylaşmak isterim: Sn. Özgür Özel başkanlığındaki CHP, 2024 yılı yerel seçimi başarıyla kazanmış ve iktidarı ikinciliğe düşürüp sarsmıştı. Özel; ‘normalleşme’ olsun diye iktidara el uzatmış, partisi içinden bile eleştiriler almıştı (ki, bence bu girişim, barışçı ve çok değerliydi). Fakat Sn. Erdoğan bu girişimi önemsememiş kavgaya devam demişti.
Özel; o günlerde Saraçhane’de düzenlenen iki mitinge de katılmıştı.
1 Mayıs Emekçiler Bayramı için Saraçhane’ye gelip işçi sendikalarının en önünde yer almış, güzel bir konuşma yapmış, sonra da ortadan kaybolmuştu… 18 Mayıs 2024’de “Büyük Eğitim Mitingi” Saraçhane’de idi. Katıldığım bu mitingde de coşkusuzdu, katılım da çok azdı…
Fakat, 11 ay sonra Saraçhane ve sonrasında da tüm yurda yayılan milyonların katıldığı mitingleri çok çok farklıydı… En önde de Sn. Özgür Özel vardı.
Tabii ki, bir günde ortaya çıkmadı bu milyonlar. Aslında hep çoktular ve vardılar. Sadece; kimileri: ‘kaderimiz böyleymiş…’ / kimileri: ‘sıra bize gelmedi…’ diye sessiz-çaresiz, / kimileri de sessizce partilerden birisinin küçük çadırlarına sıkışmıştı.
Bugünlerde; hane, sokak, tarla, işyeri, okul ve meydanlarda milyonlar ayakta!
15-85 yaşlarında: genç, yaşlı, ana-baba-nine-dede, çiftçi-işçi-köylü-öğreten-öğrenci hepsi el ele kol kola bir arada…
Her gün çoğalıp gürleşerek, yürüyor, solo en çok da koro olarak: ‘hak-hukuk-adalet’…
Özgür, aydınlık, güvenli bir gelecek için insani hak ile özgürlüklerini istiyorlar.
Milyonların barışçı-özgürlükçü-insani isteklerini görmeli ve anlamalıyız.
Bergama ve Yozgat’ta çiftçiler, traktörleriyle “hak hukuk” diye eylem yaptılar.
Güvenli gelecek ancak; farklı kültürde, yaşta, cinsiyete olanların eşit-saygın özne kabul edildiği ortak yaşamlarda olur.
Böylesi birlikteliklerde sorunlar; empati yaparak, demokratik çözümler bularak giderilir. Herkes herkesi görür, dinler, anlar ve kendisini özgür sayar.
Demokrasi, tüm toplumsal katmanlara kök salar. Sağlıklı bir toplumsal birliktelik olur.
O zaman da günümüz yönetimlerindeki: savaşçı-tutucu-baskıcı-eril-yaşlı egemen güçlerin anlayışları ve dönemleri biter. Yerlerine: barışı, demokrasiyi, çağdaşlığı benimsemiş insancıl anlayışlar gelir.
Toplumsal birlikteliği ve sürekliliği sağlayacak taşıyıcı öznelerin de gençler olduğu kabul edilir.
Görüldüğü gibi, kuşaklar birlik olunca daha güçlü olur, fark edilir ve toplumsallaşırlar.
Böylece:
Çaresizlik, çekingenlik, güvensizlik biter.
Coşup taşarak meydanlara sığmazlar.
Milyonlar için baharı başlatırlar.
***
Özgürlük arayışı ve coşkusundan sonra bir de hemen hepimizi üzen birkaç olayı da anımsatmak isterim:
Yurdumuzda erken başlayan baharı, zamansız bir don kavurup geçti. Çiftçimizi, köylümüzü ve hepimizi çok üzdü…
Demokrasi düşmanları demokrasi isteyenleri tutuk evlerine, hapishanelere gönderiyor. Kısa bir sürede nice genç ve yoldaşımız tutuklandı. Onlara tüm özgürlük tutuklularına sevgiler, saygılar…
Türkiye’deki tutuklu sayısı 400 bini aşmıştır. Bunun için de yıllardır Avrupa birinciliğini başka ülkelere kaptırmıyoruz!
Ve çok üzgünüm çoook! Çünkü: Felsefenin, teolojinin, sosyolojinin, iletişimin, ironinin, empatinin ustası… Barışın, demokrasinin, dostluğun, insanlığın savunucusu… Direncin, zor günlerin adamı… Sevgili SIRRI SÜREYYA ÖNDER’in; o herkese yer açtığı büyük kalbi yorgun düşmüş ve şimdi yaşam savaşı veriyor… Diren yoldaşım!.. Berxwede bray delal… Diren Qardaşım!.. DİREN!.. Bak şimdi ‘GEZİ’ zamanı… Haydi gel bize katıl ki; silahlar sussun-kimse ölmesin-barış olsun!..
NOT: Proje Okullarının Sevgili Öğrencileri; bundan sonraki yazımı sizin için yazacağım. Sevgiyle kalın, dolu dolu yaşayınız.