Press "Enter" to skip to content

•MEKTEP-MEDRESE   Dr. Bülent Avcı

09.08.2026

Oynatmaya Az Kaldı

Malum, Urfa’daki okul saldırısının ardından hemen bir yazı kaleme almak yerine olayın güncelliğini yitirmesini beklemeyi tercih ettim. Amerika’da bu tür saldırılar artık neredeyse sıradanlaşmış durumda; ölü sayısı 10’u geçmediği sürece haber değeri bile taşımıyor. Ve Amerika, kim ne derse desin, hasta bir toplumdur. Türkiye için ise bu durum görece yeni sayılabilir.

Olayın ardından yapılan neredeyse tüm haberleri ve yorumları inceledim. Bütün bu tepkilerin ötesinde, hadisenin ortaya koyduğu en yalın gerçek şudur: Türkiye de bu olayla birlikte hasta bir toplum olduğunu tescillemiştir. Fransız düşünür Michel Foucault, bir toplumun sağlıklı olup olmadığını anlamak için hastanelerine, hapishanelerine ve okullarına bakmak gerektiğini söyler. Türkiye’de hastaneler ve hapishaneler uzun süredir toplumsal çürümenin izlerini taşımaktadır. Şimdi ise okullar da bu zincire eklenmiş, toplumsal hastalığın boyutlarını daha görünür kılmıştır.

Olay sonrası Türkiye’de medyaya yansıyan tartışmalar, Amerika’nın çoktan geçtiği yolların neredeyse birebir tekrarından ibarettir. Adeta bir “kopyala-yapıştır” hâli. Amerika’da yüzlerce üniversite ve binlerce sosyal bilimci olmasına rağmen, okul saldırılarını derinlemesine ele alan, kök nedenleri sorgulayan kapsamlı araştırmaların yok denecek kadar az olması dikkat çekicidir. Her saldırının ardından failin bireysel psikolojik sorunlarına vurgu yapılır, olay bireysel patolojiye indirgenir ve kısa süre sonra unutulur. Çözüm olarak ise güvenlikçi önlemler sunulur.

Daha da vahimi, okullarda sürekli olarak saldırı senaryoları üzerinden tatbikatlar yapılmakta ve öğrenciler kalıcı bir korku atmosferi içinde yaşamaya zorlanmaktadır.

Urfa ve Kahramanmaraş’taki olaylara ana akım medyanın yaklaşımı da benzer şekilde yüzeyseldir ve büyük ölçüde güvenlik eksenli kalmaktadır.

Genel olarak dile getirilen görüşlere bakıldığında:

•Kimileri olayı güvenlik zafiyetine bağlamaktadır.
• Kimileri şiddeti özendiren TV dizileri ve sosyal medya içeriklerini sorumlu tutmaktadır.
• Sendikalar ve sivil toplum kuruluşları MEB’i ve bakanı eleştirmekte, istifaya çağırmaktadır.
• Bazıları ise okullarda
ahlak ve değerler eğitiminin artırılması gerektiğini savunmaktadır.

Yani herkes sorunu kendi bulunduğu yerden tanımlamakta ve çözüm önermektedir. Ancak ne yazık ki, birkaç istisna dışında, bu olayın kökenlerine inen toplumsal ve ideolojik bir analiz ya da sistem eleştirisi neredeyse hiç yapılmamaktadır.

Dünya, 1980’lerden itibaren neoliberal ideoloji doğrultusunda şekillenmektedir. Bu ideolojik ve politik yönelim, sosyal güvenceleri zayıflatmış, bireyleri yalnızlaştırarak atomize etmiş ve toplumu bir arada tutan “ortak iyi” anlayışını aşındırmıştır. 1980’lerde Ronald Reagan ve Margaret Thatcher tarafından dile getirilen “toplum diye bir şey yoktur” yaklaşımı, neoliberal kapitalizmim özünü açıkça ortaya koymaktadır.

Adında “liberal” kelimesi geçmesine rağmen bu ideoloji, serveti aşağıdan yukarıya doğru hızla transfer ederek, özelleştirme yoluyla sosyal yatırımları neredeyse sıfırlayarak toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmiş; insanlardaki “daha iyi bir dünya mümkündür” inancını yerle bir etmiştir. Bu süreç, dünyanın hemen her yerinde kaçınılmaz olarak otoriter-faşist eğilimleri güçlendirmiştir. Bu süreçte önce yalnızlaşmış, yabancılaşmış ve yoksullaşmış bireyler, diğer insanları rakip ve tehdit olarak görmeye başlar. Bu durum, sürekli bir “hayatta kalma” psikolojisini tetikler ve zamanla diğer tüm insani değerlerin önüne geçer.

Bu yozlaşma toplumsal kurumlara da yansır. Kamusal kurumlar liyakatsiz, çıkar odaklı, sorumluluk ve yurttaşlık bilincinden yoksun kişiler tarafından işgal edilir. Rüşvet, yolsuzluk ve cezasızlık kültürü adalet duygusunu aşındırır. Bu yapıyı pekiştiren kültürel araçlar da devreye girer. Televizyon programlarında ve dizilerde şiddet normalleştirilir; hatta zaman zaman meşrulaştırılır. Devletin güç kullanma yetkisinin bir kısmının mafyatik yapılara devredilmesi adeta olağanlaştırılır. Tam da bu noktada, neoliberal düzenin ürettiği otoriter-faşist yapılar, kendi iktidarlarını tehdit etmediği sürece toplumsal şiddeti sorun olarak görmez. Aksine, bu şiddeti zaman zaman kendi meşruiyetini pekiştiren bir araç olarak kullanır. Günümüzde başta Amerika olmak üzere Türkiye’de de yaşanan süreç budur.

Bu nedenle ne Amerika’da ne de Türkiye’de okul saldırıları sistem düzeyinde sorgulanır. Egemen yapılar böyle bir sorgulamaya izin vermez. Oysa bağımsız ve bilimsel bir analiz süreci, bu tür saldırıların toplumsal değer erozyonunun ve ortak değerleri yok eden kültürel çürümenin bir sonucu olduğunu açıkça ortaya koyacaktır.

Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Son çeyrek yüzyılda uygulanan politikalar, gelir dağılımını bozmuş, geniş kitleleri yoksullaştırırken küçük bir kesimi aşırı zenginleştirmiştir. Çalışanların yarısından fazlası asgari ücrete tabidir; milyonlarca emekli ise açlık sınırının altındaki aylıklarla hayatını sürdürmeye çalışmakta. Keyfiyet almış başını gidiyor; muktedirin iki dudağının arasından çıkan bir sözle örneğin bir üniversite kapanmakta, aynı şekilde ertesi gün yeniden açılmaktadır. Mahkeme salonları iktidarı korumaya ve muhalefeti, sivil toplumu tasfiye etmeye yönelik politik aygıtlara dönüşmüştür. “Hamili kart yakınımdır” türünden bir torpil olmayınca gençlerin işe girmesi neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Geleceğe dair en ufak umutları kalmayan alt-orta sınıftan gençler, çete-mafya türü örgütlenmeleri bir kariyer alanı olarak görmeye başlar. Bu umutsuzluk ortamı, insanları sokakta, evde, işyerinde ve okulda patlamaya hazır bombalara dönüştürmüştür. Okuldaki şiddet bu durumun bir yansımasıdır ve sadece görünen yüzüdür. İnsan umutsuz yaşayamaz-kırılgan ve saldırgan olur.

Dikkatle bakıldığında, neoliberal denilen yeni-sağcı ideolojinin besleyip büyüttüğü şiddet çok yönlü ve çok katmanlıdır. Öğretmenlik (eğitim fakültesi) mezunu olanlara kadro vermeyip onları geçici statüde çalıştırmak bir şiddet biçimidir. Kadrosu olanları karın tokluğuna çalıştırmak bir şiddet biçimidir. Amerikan eğitim politikalarını kes-yapıştır edasıyla uygulayıp öğretmenin akademik özgürlüğünü, eğitimci özerkliğini ve otoritesini yok etmek bir şiddet biçimidir. Eğitimin içeriğinin boşaltılması bir şiddet biçimidir. Muktedirlerle bir şekilde bağı olan bazı öğrencilerin diğer öğrencilere kabadayılık yapması ve okulda terör estirmesi bir şiddet biçimidir. Bu tip hadiseler özel okullarda vuku bulduğunda, kabadayı olanın ailesi daha güçlüyse olayın üzeri örtülür. Okul basıp terör estiren veli de bir şiddet biçimidir. Bir öğrencinin eline silah alıp kendi okulunda katliam yapması ise bu şiddet biçimlerinden sadece biri ve daha görünür olanıdır.

Ezcümle:

  1. Bir çocuk okula silah getirip insanları öldürmeye karar vermişse, iyi niyetli olsanız bile, bu sorunu, altında yatan sosyopsikolojik ve kültürel nedenlerini açığa çıkarmadan, yalnızca güvenlik önlemleriyle çözemezsiniz.

  2. Değerler eğitimi ancak toplumsal olarak desteklenen değerler üzerinden etkili olabilir. Şiddetin, yolsuzluğun ve liyakatsizliğin normalleştiği bir ortamda, okulda verilen “sözüm ona ahlaki değerler” eğitimi karşılık bulmaz. Seçmeli din derslerini tercih etme oranının yüzde 34’ten yüzde 4’e düşmesi bunun en güzel örneklerinden biridir.

  3. Devlet okulları, kapitalist sistem içindeki geleneksel işlevlerini büyük ölçüde yitirmiştir. Eğitim, artık geniş kesimler için sınıf atlama aracı olmaktan çıkmıştır. Günümüz dünyasında okulların en belirgin yönü, anne-baba işteyken çocuklara mümkün olduğu kadar göz kulak olunan yerler hâline gelmiş olmalarıdır. Büyük şehirlerde çekirdek bir ailede anne ve babanın çalışması, eve iki maaş girmesi gerekir ki insanlar kıt kanaat geçinebilsin.

  4. Okullar, öğrencilerin potansiyellerini geliştirdiği kurumlar olmaktan ziyade, birçok yerde işlevsizleşmiş ve piyasa mantığıyla işleyen yapılara dönüşmüştür. Eğitim adı altında yapılan sahtekârlık, çocukların ruh ve beden sağlığını bozmaktadır.

  5. Okullardaki akran zorbalığı ile hapisteki mahkûmların kendi içindeki zorbalık ya da kabadayılık —Tatar Ramazan filmindeki Abdurrahman Çavuş’u hatırlayalım— aynı sopanın iki ucudur. Verili koşullar ve sistemin dayatmaları karşısında ne okul yönetimleri ve eğitimciler ne de gardiyanlar bu sürece radikal olarak müdahale edebilir. Bu şiddet iktidarı hedef almadığından kendi döngüsüne bırakılır.

  6. Türkiye’de şiddet toplumsal yaygınlık kazanmıştır; okul katliamı sadece bunun bir yansımasıdır. İstanbul’da trafikte 10 kilometre araba kullanıp yol kavgasına rastlamamanız neredeyse imkânsızdır.

  7. Ve fakat olayın yapısal boyutunu ihmal edip öğretmenleri ya da velileri suçlamak, neoliberal ideolojiye meşruiyet kazandırır. Eğitimi ticarethaneye, veli ve öğrenciyi müşteriye, öğretmeni de çocuk bakıcısına dönüştüren sistem, şiddetin en temel kaynağıdır.

  8. Televizyon ve sosyal medya, yerel-küresel egemenlerin lümpen kültürü hegemonik hâle getirip buradan iktidar sürekliliği üretme araçlarıdır. Bu dijital ortamların ulusal ve uluslararası düzeyde bağımsız-sivil denetleme kurulları tarafından gözetlenmesi ve faaliyet alanlarının özellikle çocukları koruyacak şekilde sınırlandırılması gereklidir.

Yani okul saldırılarıyla samimi bir şekilde yüzleşmek isteyen herkes, son 40–45 yılın sağcı neoliberal politikalarının yarattığı toplumsal yıkımla yüzleşmek zorundadır. Amerika’yı ve Türkiye’yi hasta eden bu süreci anlamak için hastanelere, hapishanelere ve okullara bakmak yeterlidir. Hastaneler ve hapishaneler, eline fırsat geçse kendileriyle birlikte o binaları da yakıp yıkacak insanlarla doludur.

Peki, buradan bir çıkış var mı?

En yalın hâliyle, toplumsal-ortak iyi kavramını yeniden tanımlayıp geliştiremezsek; okullarımızı tarikat kisvesi altında özel şirketlerin işgalinden kurtarıp çocuklarımızın sevme ve sevilebilme yeteneğine sahip, sorumlu ve yetkin vatandaşlar olarak yetişeceği yaşam alanlarına dönüştüremezsek, benzeri saldırılar bugün okulda, yarın alışveriş merkezinde, pazar yerinde ya da kalabalık kent meydanlarında —Amerika’da olduğu gibi— devam eder.


Dr. Bülent Avcı
Seattle, Ağustos 2026

Loading

•LIFE IN SCHOOL  Edward Allen

23.09.2025

Is It Okay to Agree with Trump?

Some time ago, the Trump administration declared that diversity, equity, and inclusion (DEI) policies and practices should be removed from U.S. schools to “restore order” in classrooms. The question is: should we agree or disagree with this policy?

The DEI framework often operates on the assumption that the percentage of disciplined students should be the same across different racial and ethnic groups. For example, if 10% of white students in a school receive disciplinary referrals, then the same percentage is expected for Black and other nonwhite students. This assumption, however, lacks sociological grounding. Misconduct and crime are always individual acts, and no social science research suggests that disciplinary ratios must be identical across groups.

The Problem in Practice

Consider how this plays out. Suppose only 10% of white students in a school are disciplined. At some point, the percentage of Black students disciplined reaches that same figure. If just one more Black student receives a referral, the percentage rises—and administrators may hesitate, fearing that it would make their leadership appear out of compliance with DEI expectations.

Here’s what often happens: a nonwhite student—let’s call him Jimmy—disrupts class to the extent that he should be removed and given appropriate consequences. Yet, if administrators act, the discipline rate for Black students will surpass that of white students. To avoid this appearance, Jimmy might be sent to the office briefly and returned to class without meaningful consequences. Jimmy soon learns that he can disrupt instruction without accountability. This may preserve statistical ratios, but it undermines not only his own learning, but also that of his classmates—including other Black and nonwhite students. In the name of DEI, especially in underfunded districts, all students end up being harmed.

Agreeing with Trump?

So, should educators agree with Trump?
Ideologically, I cannot. I am well aware of his right-wing, nearly authoritarian political agenda, and I reject it. Yet this example shows that when DEI is applied superficially, it can be counterproductive. As it currently stands, DEI neither helps Jimmy nor his peers. If DEI advocates—often in liberal and Democratic Party circles—were serious about justice and equality, they would push for alternative learning environments for students like Jimmy: one-to-one instruction, small-group programs, or specialized schools that better support student needs.

This is not the same as Trump’s solution. His approach is simply to remove disruptive students to restore order. But if DEI continues to be applied in this shallow manner, then I must reluctantly admit that Trump is correct on one point: DEI, in its current form, should be lifted. As things stand, it helps no one and leaves everyone worse off.

Beyond Cosmetic Fixes

Finally, I must add this: in the political arena, the educational policies proposed by Democrats rarely go beyond superficial, cosmetic adjustments. What the United States urgently needs is a political party and civic movement that takes the side of the working class, confronts the root causes of structural inequality across race and culture, and proposes truly radical solutions—rather than hiding behind cosmetic reforms or hollow slogans.

Edward Allen
September 2025 / California

Loading

•DOSTÇA  
Emin Toprak

22.01.2026

 

Sevgili okurlarıma;
Yoğunlaştıkça üzen-yoran duygularımı bir slayta sığdırdım.
Bilginize sunuyorum:

 

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

•EĞİTİMİN FELSEFESİ VE SOSYOLOJİSİ          Prof.Dr.Ulaş Başar Gezgin

22.10.2024

Olumlu ve Olumsuz Yönleriyle Bilişim Teknolojileri Kullanımı

 

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin
ulasbasar@gmail.com

Bilişim teknolojilerini, ne tümüyle olumlu ne tümüyle olumsuz kullanımla ilişkilendiriyoruz. Bilişim teknolojileri yaygınlaştıkça, ‘teknoloji bağımlılığı’ gibi kavramlar geçersizleşiyor. Ya da öyle mi? Örneğin, sigaranın yaygınlaşması, onun bağımlılık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadı. Öte yandan, teknoloji bağımlılığı sigara gibi, herkesi değil belli kesimleri kapsar bir nitelik kazandı. Diğer bir deyişle, teknolojiye bağımlı olduğunu söyleyebileceğimiz aşırı kullanımcı kişiler var ve hepimizde bağımlı olma potansiyeli var. Peki olumlu kullanımla olumsuz kullanımı nasıl ayırabiliriz?

Sosyal medya özelinde konuşacaksak, hepimiz sosyal medyayı eğlence amaçlı olarak ya da zaman geçirmek için kullanabiliriz ve kullanıyoruz. Haberleri, güncel olayları ve ilgi alanlarımızı takip ediyoruz. Bilgi almak ve birşeyler öğrenmek için kullanım yaygın. Kimilerimiz siyasal tartışmalara girer, kimimiz girmez. Kimimiz düşüncelerini paylaşır, kimimiz paylaşmaz. Kimimiz için, sosyal medya, bir toplumsal duyarlılık arttırma ve bilgilenme aracıdır. Kimimiz için, sosyal medya, belli başlı bir kendini ifade etme yolu anlamına gelir. Başkalarının paylaşımlarına bakar, onların düşünceleri hakkında bilgi sahibi oluruz. Kimilerimiz, ünlü kişilerini sosyal medyadan takip etmeyi severken, kimilerimiz de ünlü olma ve daha çok takipçi kazanma düşüyle sosyal medyayı kullanır. Kimimiz sosyal medyadan yeni insanlar tanır ve sosyal medyasını genişletir. Kimilerimizse, çevrimiçi alışverişe kendini kaptırmıştır. Elbette iş ve eğitsel amaçlı kullanımlar da söz konusudur (Ökten, 2023). Buraya kadar her şey olağan… Fakat bir de, ‘sorunlu teknoloji kullanımı’ dediğimiz bir durum var. Bir de buna bakalım…

Aramızdan çok azı şu özellikleri gösterir: Sosyal medyada gezinmeyi gerçek yaşamda arkadaş edinmeye yeğler. Sosyal medya kullanımı nedeniyle sağlık sorunları yaşar. Sosyal medya kullanımı, yapmak istediklerini yapmalarını engeller. Yakınları, “çok fazla sosyal medya kullanıyorsun” diye uyarır ama bunun bir etkisi olmaz. Sosyal medya kullanımı nedeniyle, aile sorumlulukları yerine getirilemez olur. Arkadaşlar ve aile ihmal edilir. Eğitim ya da iş yaşamı olumsuz etkilenir. Yeme düzeni bozulur vb (Yavuz, 2020).

Aynı durumlar, cep telefonu kullanımı için de uyarlanabilir. Örneğin, cep telefonlarının aşırı kullanımında şunlar görülür: Cep telefonu sık sık düşünülür; her fırsatta kullanılır; geceleri uykular kaçar; iş ve eğitsel çalışmalar dışındaki tüm boş zamanlarda kullanılır; cep telefonsuz kalınca huzursuzluk duyulur; kötü bir ruh halinde cep telefonuna yönelinir; planlanılandan uzun kullanılır; yakınlar, “telefonu çok fazla kullanıyorsun” der ama bunun bir etkisi olmaz; sağlık sorunları olsa bile cep telefonu yine de kullanılır; internet paketi ve uygulamalara çok para harcanır; aile ve arkadaşlar ihmal edilir vb. (Özen ve Topcu, 2017).

Hepimiz teknoloji bağımlısı değil, çünkü teknoloji olumlu amaçlarla kullanıyoruz. Olumsuz kullanımlarda yine de, yukarıda görüldüğü gibi, teknoloji bağımlılığından söz edebiliyoruz. Öte yandan, bu bağımlılık türü, madde bağımlılığı formülasyonuyla tümüyle uyuşmuyor. Bir kere, aynı hazzı almak için daha fazla kullanım söz konusu değil. Ayrıca bırakma süreci de, o kadar sancılı olmayabiliyor. Yukarıdaki olumsuz kullanım biçimleri, bir rahatsızlığa işaret ediyor; ancak bu, psikolojik yardım profesyonellerinin temel kaynağı olan Tanı ve İstatistik El Kitabı’na girmiş değil. Üzerinde anlaşılmış olan bir tedavi de bulunmuyor (Şahin ve Günüç, 2020).

Sonuç olarak, teknolojinin olumsuz kullanımlarına dikkat etmeli; olumlu kullanımlarına devam etmeliyiz. Bu sınırı aştığımızda uzman desteği almalı, tedavi geciktirmemeliyiz.

 

Kaynakça

Ökten, M. S. (2023). Sosyal Medya Kullanım Amaçları Ölçeği: Üniversite Öğrencileri Üzerinde Bir Validasyon Çalışması. Mavi Atlas, 11(2), 238-254.

Özen, S., ve Topcu, M. (2017). Tıp fakültesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ile depresyon, obsesyon-kompulsiyon, dürtüsellik, aleksitimi arasındaki ilişki. Bağımlılık Dergisi, 18(1), 16-24.

Şahin, C. ve Günüç, S. (ed.) (2020). Teknoloji Bağımlılıkları. Ankara: Nobel.

Yavuz, S. (2020). İlahiyat Fakültesi Öğrencileri Örnekleminde Problemli Sosyal Medya Kullanım Ölçeği Geliştirme: Geçerlik-Güvenirlik Çalışması. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (44), 109-124.

Loading

•MİSAFİR YAZAR  
Murat Sevinç

04.03.2025

Akademisyenlik bir meslektir, meziyet değil…

Akademisyenlik bir meslektir. Uğraştır. Tamircilik gibi, garsonluk gibi, marangozluk gibi, hekimlik gibi, mühendislik gibi. Bir akademisyen, bir belge doldururken meslek kısmına ‘akademisyen’ yazar. Öğretim elemanı, dr., öğretim üyesi, doçent, profesör vs. yazmaz. Herhangi bir meslekten daha aşağıda ya da daha yukarıda, daha az saygın ya da daha saygın değildir akademisyenlik.

Bir kuruma bağlı olarak yapılır. O kurum, başta bir miktar gelir olmak üzere, işinizi yapabilmeniz için size çeşitli olanaklar sağlar. Kurumun yaygın adı, üniversite.

Kitap okumak, araştırma yapmak, yazmak, anlatmak için üniversite, bina ve derslikler bir zorunluluk değil. Bu faaliyetler her yerde gerçekleştirebilir. Öğrenmek için de şart değil. Yüzyıllar önce, üniversite icat olunmadan da birileri bir yerlerde bir şeyler tartışıyor ve öğreniyordu, o mekânların ismi farklıydı.

Günümüzde çoğu mesleğin icrası ya da çeşitli avantajlardan yararlanmak için bir diploma edinme zorunluluğu, o diplomanın ancak bir üniversiteden alınabilmesi, kapısında üniversite yazan binalarda eğitimin belli bir düzen içinde verilmesini ve o düzenin kurulması için karmaşık bir kurumsal ağın yaratılmasını gerektiriyor.

Üniversitede bir yandan araştırmak-yazıp çizmek, diğer yandan ‘öğretim’ için ‘istihdam edilen’ kişidir akademisyen. Bu arada, çok sayıda önemli düşünürün-mucidin akademinin tutucu/gelenekçi yapısından değil, üniversite dışından çıktığını da hatırda tutmak gerekir.

Akademisyenliği çoğu meslekten ayıran ve itibar kazandıran şey, akademisyenin ‘bilgi’yle kurduğu ilişkidir. Bilginin yalnızca aktarıldığı değil, aynı zamanda üretildiği bir konum. Ancak, bilgi ile bilmekten doğan farklı nitelikler/tercihler arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmak zorunda değil. Akademisyenin, akademisyenlik yapması için, örneğin ‘aydın’ olmasına, ‘entelektüel’ olmasına ihtiyaç yok. Yaşamı boyunca tek bir roman okumamış bir akademisyen, alanında çok tanınmış bir hukukçu olabilir. Yaşamı boyunca ülkesindeki hiçbir insan hakkı ihlalini konu etmemiş bir akademisyen, çok parlak bir insan hakları felsefecisi olabilir. Yaşamı boyunca kendisine ‘Üniversite nedir, nasıl bir yerdir?’ sorusunu bir kez olsun yöneltmemiş bir tıp hocası, harika bir cerrah olabilir… Bunlar, akademisyenlik mesleğini seçenin nasıl biri olduğuyla, derdi tasasıyla, kişiliğiyle, ideolojisiyle ilgili konular.

Akademisyenin ideolojisi, yaşamda durduğu yer, benimsediği ve temsil ettiği değerler, entelektüel birikimi, toplumsal kaygı duyup duymaması, düşünce özgürlüğünü umursamayıp umursamaması, işine duyduğu saygı, çalıştığı kuruma sadakati, öğrencisiyle kurduğu ilişki, alanı dışındaki konulara ilgisi ya da ilgisizliği; söz konusu meslek erbabının sahip olabileceği çeşitli niteliklerdir. Onu ‘diğerleri’nden ayırır ya da benzeştirir; ancak tüm bu meziyetler, sahip olunan şeyin ‘mesleklerden bir meslek’ olduğu gerçeğini değiştirmez.

Hal böyleyken, bir akademisyenden, sırf akademisyen olduğu için diğer meslek erbabından farklı davranmasını beklemek hayal kırıklıklarına yol açacaktır. Söz konusu beklenti, bir akademisyenin uzmanlık bilgisi haricinde başkaca meziyetlere sahip olması gerektiği inancından kaynaklanır ki gerçekçi sayılmaz. Akademisyenliği seçmiş bir insanın, örneğin bir torna ustasından, bir muhasebeciden ya da bir marangozdan daha tutarlı ve ilkeli bir yurttaş olmasını gerektiren (ve sağlayacak) hiçbir anlamlı gerekçe yoktur.

Akademisyen, bir masa ya da bir elma olmadığı için, bir ideolojisi vardır. Diğer insanlar, diğer meslek sahipleri gibi. Akademisyenler de herkes gibi taraf tutar, sempati duyar, destekler, karşı çıkar. Akademisyen, ideolojisi ne olursa olsun yaptığı işte nesnel olmak zorundadır, hepsi bu. İdeolojisi olmadığını/tarafsız olduğunu söyleyen bir akademisyen ise hâkim ideolojinin yanında yer alıyordur.

Demek ki bir akademisyen akademik çalışmalarını, ‘nesnelliğe’ halel getirmeden, ancak bir dünya görüşü etrafında yapabilir. Sosyalist, liberal, sağcı, sosyal demokrat, dinci, muhafazakâr, milliyetçi vs. bir akademisyenin akademisyenliği de siyasal-sosyal gelişmeler karşısında takındığı tutum da meşrebince olacaktır.

Bir akademisyene itibar kazandıracak olan, uzmanlık bilgisine eklediği niteliklerinin yanında, işine saygısı, özen, çalışkanlık ve tutarlılıktır. Tutarlılık. Diğer bir söyleyişle, koşullara ve fırsatlara göre kolaylıkla eğilip bükülmeyen bir iskelete sahip olmak.

Tutarlılık, akademisyenlik mesleğinin mütemmim cüzü değil, kumaşınızla ve bir gün sona erecek ömrün ardından nasıl anılmak istediğinizle ilgili bir tercihtir. Özsaygıdan kaynaklanan bir tutum. Son perdeye gelindiğinde, bir insanın mesleğini layıkıyla yapıp yapmadığına, saygıyı ve itibarı hak edip etmediğine o insan değil, başkaları karar verir. Mesele, günü geldiğinde o başkalarının size uygun göreceği sıfatlardır, bizim kendimize yakıştırdıklarımız değil. İlhan Selçuk’un sözüyle, “Her insan yaşamı boyunca kendi heykelini yontar.” İlhan Selçuk’la hiç tanışmamış bir yazarın, günlerden bir gün, onun cümlesini alıntılaması, İlhan Selçuk’un sürdüğü ömrün saygınlığından kaynaklanır.

Evet, akademisyenlik bir meslek ve geriye kalan her şey, mesleği icra edenin yaşam boyu edindiği niteliklerin, sahip olduğu meziyetlerin yekûnu. Bir akademisyenin, bilgiyle kurduğu ilişki nedeniyle toplum ortalamasında yarattığı beklentinin yüksekliği ise büyük ölçüde bir yanılsamanın sonucu. İdeolojiden ve kişilik özelliklerinden masun bir akademisyenlik yok. Akademik bilgi ile doğru tutum, tutarlılık ve güvenilirlik arasında nedensellik bağı aramamak, kurmamak gerekir.

Yazı önerileri:

Sırrı Süreyya Önder, türkülerini çok sevdiğim Kahtalı Mıçe’nin anısına yazmış. Allah rahmet eylesin.

2017 yılında ‘akademisyenlerin’ çalıştığı bir üniversiteden, ‘akademi’nin tanıklığında, kimi sayın muhbir ‘akademisyenler’in işbirliği ve yönetim kademelerindeki bazı ‘akademisyenler’in liste oluşturma azmiyle, ‘akademik’ bir ibişin arzu ve onayıyla, çok sayıda meslektaşımla birlikte atıldıktan sonra Gazete Duvar’da yazdığım ‘akademisyen’ yazılarından birini, yaygın bir ‘akademisyen’ portresini buraya bırakıyorum.

MURAT SEVİNÇ

Loading

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu