Malum, New York belediye seçimlerini Trump’a doğrudan meydan okuyan, kendisini Müslüman ve demokratik sosyalist olarak tanımlayan bir isim kazandı: Zohran Mamdani. 1991 doğumlu, Uganda asıllı Amerikalı bir siyasetçi olan Mamdani’nin babası tanınmış akademisyen Mahmood Mamdani, annesi ise Oscar adayı gösterilmiş bir yönetmen Mira Nair’dir. Çocuk yaşta ailesiyle birlikte New York’a taşınan Mamdani, Bronx High School of Science ve Bowdoin College’da eğitim gördü. 2018’de Amerikan vatandaşı oldu ve kısa sürede yerel siyasette yükseldi. 2021’den bu yana New York (NY) Eyalet Meclisi’nde Queens/Astoria bölgesini temsil ediyor.
Kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Mamdani, uygun fiyatlı konut, toplu taşıma desteği ve gelir adaleti gibi sınıf-eksenli politikaları savunuyor. 2025 yılında New York Belediye Başkanlığı’na aday olarak ulusal ölçekte dikkat çekti; göçmen geçmişi, genç yaşı ve sistem karşıtı söylemiyle özellikle genç ve ilerici seçmenler arasında popülerlik kazandı. Ancak deneyimsizliği ve radikal olarak görülen politikaları nedeniyle bazı sağ-liberal çevrelerce eleştiriliyor. Buna rağmen, birçok kişi tarafından Amerikan şehir siyasetinde “yeni bir sol dalganın” ve kimlik siyasetini aşmanın sembolü olarak görülüyor.
Bu olayın dünyada ve Türkiye’deki yankıları, sıradan bir belediye seçiminden çok daha büyük ve derin oldu. Tepkilerin en trajikomik olanı ise Türkiye’deki sağ çevrelerden geldi. Bu çevreler, New York belediye seçimlerini “Müslüman aday kazandı” diye sevinçle duyururken, “Demokratik sosyalist” kısmını nereye koyacaklarını bilemediler. Vay anasını; adam hem Müslüman hem sosyalist… Nasıl olur yahu?
Türkiye’de sağcı-dinci-milliyetçi-faşist diye tanımlanan güruhun kökleri, II. Dünya Savaşı sonrası NATO konsepti içinde Amerikan emperyalizminin “komünizmle mücadele” adı altında örgütlediği dernek, vakıf ve paramiliter yapılarla atılmıştır. Din olgusunun nasıl bir politik beyin yıkama aracına dönüştürülebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir bu.“Müslümanlık eşittir sağcılık”… Denklem bu! Peki neden sağcılık? Çünkü Sam Amca’nın Ortadoğu’da kurmak istediği “ılımlı İslam kuşağı” bu denklemi gerektiriyordu da ondan.
Bu algının gübreliğinde yetişen güruhun, Mamdani’nin balkon konuşmasında kullandığı “Müslüman” kelimesini bayrak gibi sallarken, “sosyalist” kısmını nereye koyacağını bilememesi; AKP’nin son yirmi yılda temsil ettiği siyasal İslam’ın (ve elbette Türk-İslam sentezinin) küresel ölçekte iflas ettiğinin açık göstergesidir.
Ne kadar ilginç değil mi? Adam “Müslümanım” diyor ama siyasal İslam’ın sembollerini (örneğin Müslüman Kardeşler el işareti vb.) kullanmak yerine, New York’ta yaşam alanları daraltılan, yok sayılan ezilenlerin sesi olacağını söylüyor.
Bir iki “bakara-makara” tadında ayet okuyup üflemek yerine, neoliberalizmin yaşam hakkını gasp ettiği kent insanlarının somut problemlerini sermaye-emek ekseninde ele alıyor. Ortalama bir sağcı-dinci bunu nasıl anlamlandırabilir ki…
Sol çevrelerden gelen tepkiler de kendi içinde ilginç. Bundan bir numara çıkmaz yüzeyselliğinden başlayıp kızıl devrim yükseliyor abartısına uzanan reaksiyonlar. Örneğin, Cumhuriyet gazetesi yazarı bir arkadaş “dünyanın en kapitalist ülkesinin ikinci sağcı partisinden sosyalizm çıkmaz” dedi… Peki nereden çıkacak o zaman?
Diğer tepkiler ise “sosyalizm bitti” söylemlerinin verdiği moral bozukluğundan fazlasıyla etkilenmiş insanların belli belirsiz bir sevinç halinden ibaret. Oysa dünyanın en önemli metropollerinden birinin belediye başkanlığını kazanan bir sosyalist aday, başlı başına tarihsel bir olaydır. Yeni başkanın söylemindeki sosyalizmin bildiğimiz anlamda literatürdeki sosyalizm olamadığı besbelli. Ama sınıf temelli sosyal politika ve projelerle başaracağı her şey sosyalizmin hem teorik hem de pratik olarak yeniden inşasına katkıda bulunacaktır.
Ayrıca Mamdani birdenbire gökyüzünden zuhur etmedi. Konuyu yakından izleyenlerin bildiği gibi, Amerika’da gençler arasında sosyalizme olan ilgi giderek artıyor. 2008 seçimlerinde Obama’yı iktidara taşıyan da bu gençlik hareketleriydi. Sonrasında Bernie Sanders’ın başkan aday adaylığı süreci de yine bu sosyalist eğilimli gençlik örgütleri tarafından yürütüldü. Demokrat Parti içindeki ayak oyunları Bernie’nin başkan aday adaylığını engelledi. Bugün Demokrat Parti merkez sol kimliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda; ancak Bernie’nin etrafındaki sosyalist gençlerin öncülük ettiği taban hareketleri hâlâ son derece canlı ve etkili. Mamdani, işte bu sürecin ürettiği organik lider figürlerinden sadece biridir. Vaatlerinin takipçisi olduğu ve tabanla bağını koruduğu sürece New York’ta bir “efsane belediye başkanı” hikâyesi yazmaması için hiçbir neden yok.
Son olarak, David Harvey’in yaklaşık on yıl önce yaptığı bir röportajı hatırlayalım: Harvey, New York gibi metropollerde yoksul, işçi sınıfı ve gençlerin yaşam alanlarından tamamen dışlandığını; bu nedenle neoliberalizme karşı direniş hareketlerinin buralarda filizlenme potansiyeli taşıdığını söylemişti. Gerçekten de New York bu anlamda bir başlangıç olabilir.
Some time ago, the Trump administration declared that diversity, equity, and inclusion (DEI) policies and practices should be removed from U.S. schools to “restore order” in classrooms. The question is: should we agree or disagree with this policy?
The DEI framework often operates on the assumption that the percentage of disciplined students should be the same across different racial and ethnic groups. For example, if 10% of white students in a school receive disciplinary referrals, then the same percentage is expected for Black and other nonwhite students. This assumption, however, lacks sociological grounding. Misconduct and crime are always individual acts, and no social science research suggests that disciplinary ratios must be identical across groups.
The Problem in Practice
Consider how this plays out. Suppose only 10% of white students in a school are disciplined. At some point, the percentage of Black students disciplined reaches that same figure. If just one more Black student receives a referral, the percentage rises—and administrators may hesitate, fearing that it would make their leadership appear out of compliance with DEI expectations.
Here’s what often happens: a nonwhite student—let’s call him Jimmy—disrupts class to the extent that he should be removed and given appropriate consequences. Yet, if administrators act, the discipline rate for Black students will surpass that of white students. To avoid this appearance, Jimmy might be sent to the office briefly and returned to class without meaningful consequences. Jimmy soon learns that he can disrupt instruction without accountability. This may preserve statistical ratios, but it undermines not only his own learning, but also that of his classmates—including other Black and nonwhite students. In the name of DEI, especially in underfunded districts, all students end up being harmed.
Agreeing with Trump?
So, should educators agree with Trump? Ideologically, I cannot. I am well aware of his right-wing, nearly authoritarian political agenda, and I reject it. Yet this example shows that when DEI is applied superficially, it can be counterproductive. As it currently stands, DEI neither helps Jimmy nor his peers. If DEI advocates—often in liberal and Democratic Party circles—were serious about justice and equality, they would push for alternative learning environments for students like Jimmy: one-to-one instruction, small-group programs, or specialized schools that better support student needs.
This is not the same as Trump’s solution. His approach is simply to remove disruptive students to restore order. But if DEI continues to be applied in this shallow manner, then I must reluctantly admit that Trump is correct on one point: DEI, in its current form, should be lifted. As things stand, it helps no one and leaves everyone worse off.
Beyond Cosmetic Fixes
Finally, I must add this: in the political arena, the educational policies proposed by Democrats rarely go beyond superficial, cosmetic adjustments. What the United States urgently needs is a political party and civic movement that takes the side of the working class, confronts the root causes of structural inequality across race and culture, and proposes truly radical solutions—rather than hiding behind cosmetic reforms or hollow slogans.
İnsanlar her zaman kolay yolu seçerek; gün, ay, yıllara fatura eder tüm acı, zorluk, üzüntülerini.
Sanki herkesin yıllarla sorunları var!
Olgulara ayna tutmayı, sorgulamayı, empati yapmayı bilmediğimiz için sadece ‘bahane’ arıyoruz olup bitenlere.
Eğer; yaşanmışlıklara neden anlayışları, failleri, kendi duruş ve katkımızı sorgulamış olsaydık, bu denli kaderci olmazdık.
Bu nedenle her yeni yılı; umutla, daha daha artan dileklerle karşılarız.
Söz ve müziği Mahsuni Şerif ile Edip Akbayram’a ait “YILLAR” türküsü:
“Yıllar ömrümü çaldınız / Yıllar baharımı aldınız / Yıllar sebebim oldunuz…”
Nakaratı ile sürüp gider.
Evet, her ömrü var eden, bahar yaşatan ve tüketen saat-gün-ay-yıl gibi ölçüm birimleri vardır.
Bu nedenle de bu türküyü dinleyen herkes kendisini, çaresiz kalmış bir özne sayar. Dinledikçe kimi ailesi kimi halkı kimi de dünya için farklı anlam ve düşünceler üretir.
Düşünmek serbest olduğuna göre isteyen yeni yıla istediği gözle bakıp farklı anlamlar yüklesin dursun.
***
Değişmez olan tek şey dünyadaki ‘diyalektik’ değişim-dönüşümdür. Bu çelişkiler süreciyle ile başlayıp yol alır: tez-antitez-sentez ve sonsuz yaşamın değişim dönüşümü.
Yüzyıldan beridir: Kürtler; onların tarihi, coğrafyası, dili, kültürü yoktur diyen inkarcı faşist anlayış türedi.
Fakat bu anlayış yaşanan değişim dönüşüm sonucu olarak bugünlerde: “Türkiye’de “Kürt halkı” diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır.” noktasına geldiler.
Bu inkarcı anlayış, sportif karşılaşmalarda bile kitle psikolojisi kullanarak taraftarları ele geçiriyor. Ve oluşan coşku havası da taraftarın: neden-niçin sorgulama ve düşünme fırsatı bulamadığı bir süreci başlatıyor.
Ve aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı anlar başlar…
Bursaspor-Somaspor karşılaşması da aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı bir maç olmuştu.
Tahrik edilen taraftarlar da şuursuzca; o maçla ya da futbolla hiç ilgisi olmayan bir kadına yönelik ırkçı-cinsiyetçi bir nefret suçu işliyor.
Hedef alınan kadın ise; Kürtlerin dili, kültürü, insan hakları için özgürlük savunucusu olmuş, bu uğurda ailece bedel ödemiş Leyla Zana…
Halkımızı oldukça sarsan bu olayın hemen peşi sıra da bu tuzağın hazır asıl failleri de “suçlu psikolojisi” ile ortaya çıkıverdiler. Bunlar, politik çıkarları, karanlık hedefleri örtüşenler olarak sıralanan: Ümit Özdağ, Ümit Dikbayır, Cemal Enginyurt vs. gibi arkaik düşüncelilerdi.
Hani bir zamanlar Yeşilçam’da çokça senaryo alavere dalavere ve tuzaklarla dolu olgular “gazoz muhabbeti” üzerine kurgulanıyordu ya…
İşte bu aşağılık eylemler şimdi de ırkçıların günlük siyaseti için bir araç oldu.
Eline cetvel alıp ekranlara çıkan milliyetçi geçinen ırkçılar çoğaldı. Şimdi de Kürt sorunu yoktur! Kürtler bölücülük yaparak sorun çıkarıyor diyorlar. Ertesi gün de kendi yalanlarına inanıyorlar. Ne yazık ki bu oluşturulan bu yalan ve algılara inanlar da çoğalıyor.
Bu anlayış da demokratik bir barışı yaşam birlikteliğini zorlaştırıyor.
Bölücü kim?
– Bölücü olan, bütünleşmeye engel olandır!
Bütünleşme; karşısındaki ile empati yapma, onu anlama, onu farklı değil eşit-saygın görme gibi eylem ve duygularla oluşur.
Bir arada yaşayan farklı kimlikler ancak; vatandaşlık görevlerini bilerek ve sosyal yaşamın acı-sevinçlerini ortaklaşıp paylaştıkça bütünleşme sağlanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti nüfusu içinde Kürtler önemli bir yer tutmaktadır.
Fakat yüz yıllardan beri ‘milliyetçi’ bir politika ve uygulamalarıyla Kürtler Türkleştirmeye çalışılıyor.
Ama olmadı, olmuyor genetik birliktelik sağlanmıyor!
Kürtler, Türkleşmedi ve Kürt kalacaklar!
Şimdi de Kürtlere “Kürt” demek yerine: “Kürt kökenli” demek moda oldu. Bu da Kürtleri yok saymak, inkar etmek için uydurulmuş samimiyetsiz iki yüzlü bir tanımlamadır.
İnsanları barış içinde mutlu yaşatacak: sevgi-saygı-dostluk-komşuluk-hak-hukuk-adalet-demokrasi-eşitlik … gibi çokça “insani değeri” var.
Bu değerlerle yaşamak varken, birer güzellik olan farklılıkları yok saymak, “tek kimlik” altına toplamak neyin nesidir!
Yeter artık bu etnikçi ısrarı bırakınız!
Bırakınız ki, her farklılık kendi değeri ile ortak insani değerlerle buluşup insanca yaşasın!
Yeni yıla girerken sizlerle dertleşmek için yurdumuzdaki egemen iklimin özetini yapmakla, bu iklimin ‘insanca’ bir yaşam sağlamadığını anlatmak istedim.
Bize insanca yaşam sağlamayan bu tekçi anlayış, şimdi de iklimini Arap, Kürt, Alevi, Dürzi, Türkmen halkların yaşadığı komşumuz Suriye’de de tekrarlamak istiyor!
***
Prf. Dr. Doğu Ergil’in Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği adına 1995’te ‘Doğu Raporu’ hazırlamıştı.
Bu rapor, kamuoyunda çokça tartışıldı. 2009 yılında da: Kürt Raporu “Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine” olarak yayımlandı.
Sn. Doğu Ergil, 27.12.2025 günü de Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile (DTSO) Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV)’ın düzenlediği: “30. Yılında Doğu Raporu’ndan Bugüne” panelin konuğu olarak konuşmuş.
Konuşmayı dinlemedim, Sn. Ruşen Çakır konuşmayı: “Sahi nedir bu Kürt sorunu?” diye 16 dakikada özetlemiş. Ben de o özeti dinleyip, kısa bir alıntı yaptım.
Sn. Doğu Ergil diyor ki:
“Kürt sorunu için harcanan 400-500 milyar dolarlık bir kayıptan söz ediliyor. Sırf Kürtleri Türkleştirmek ve rıza göstermeyenlere de zorla kabul ettirmek için harcanan bu miktar, eğer ülkenin kalkınmasına harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir yerde olurdu…”
Bilişim teknolojilerini, ne tümüyle olumlu ne tümüyle olumsuz kullanımla ilişkilendiriyoruz. Bilişim teknolojileri yaygınlaştıkça, ‘teknoloji bağımlılığı’ gibi kavramlar geçersizleşiyor. Ya da öyle mi? Örneğin, sigaranın yaygınlaşması, onun bağımlılık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadı. Öte yandan, teknoloji bağımlılığı sigara gibi, herkesi değil belli kesimleri kapsar bir nitelik kazandı. Diğer bir deyişle, teknolojiye bağımlı olduğunu söyleyebileceğimiz aşırı kullanımcı kişiler var ve hepimizde bağımlı olma potansiyeli var. Peki olumlu kullanımla olumsuz kullanımı nasıl ayırabiliriz?
Sosyal medya özelinde konuşacaksak, hepimiz sosyal medyayı eğlence amaçlı olarak ya da zaman geçirmek için kullanabiliriz ve kullanıyoruz. Haberleri, güncel olayları ve ilgi alanlarımızı takip ediyoruz. Bilgi almak ve birşeyler öğrenmek için kullanım yaygın. Kimilerimiz siyasal tartışmalara girer, kimimiz girmez. Kimimiz düşüncelerini paylaşır, kimimiz paylaşmaz. Kimimiz için, sosyal medya, bir toplumsal duyarlılık arttırma ve bilgilenme aracıdır. Kimimiz için, sosyal medya, belli başlı bir kendini ifade etme yolu anlamına gelir. Başkalarının paylaşımlarına bakar, onların düşünceleri hakkında bilgi sahibi oluruz. Kimilerimiz, ünlü kişilerini sosyal medyadan takip etmeyi severken, kimilerimiz de ünlü olma ve daha çok takipçi kazanma düşüyle sosyal medyayı kullanır. Kimimiz sosyal medyadan yeni insanlar tanır ve sosyal medyasını genişletir. Kimilerimizse, çevrimiçi alışverişe kendini kaptırmıştır. Elbette iş ve eğitsel amaçlı kullanımlar da söz konusudur (Ökten, 2023). Buraya kadar her şey olağan… Fakat bir de, ‘sorunlu teknoloji kullanımı’ dediğimiz bir durum var. Bir de buna bakalım…
Aramızdan çok azı şu özellikleri gösterir: Sosyal medyada gezinmeyi gerçek yaşamda arkadaş edinmeye yeğler. Sosyal medya kullanımı nedeniyle sağlık sorunları yaşar. Sosyal medya kullanımı, yapmak istediklerini yapmalarını engeller. Yakınları, “çok fazla sosyal medya kullanıyorsun” diye uyarır ama bunun bir etkisi olmaz. Sosyal medya kullanımı nedeniyle, aile sorumlulukları yerine getirilemez olur. Arkadaşlar ve aile ihmal edilir. Eğitim ya da iş yaşamı olumsuz etkilenir. Yeme düzeni bozulur vb (Yavuz, 2020).
Aynı durumlar, cep telefonu kullanımı için de uyarlanabilir. Örneğin, cep telefonlarının aşırı kullanımında şunlar görülür: Cep telefonu sık sık düşünülür; her fırsatta kullanılır; geceleri uykular kaçar; iş ve eğitsel çalışmalar dışındaki tüm boş zamanlarda kullanılır; cep telefonsuz kalınca huzursuzluk duyulur; kötü bir ruh halinde cep telefonuna yönelinir; planlanılandan uzun kullanılır; yakınlar, “telefonu çok fazla kullanıyorsun” der ama bunun bir etkisi olmaz; sağlık sorunları olsa bile cep telefonu yine de kullanılır; internet paketi ve uygulamalara çok para harcanır; aile ve arkadaşlar ihmal edilir vb. (Özen ve Topcu, 2017).
Hepimiz teknoloji bağımlısı değil, çünkü teknoloji olumlu amaçlarla kullanıyoruz. Olumsuz kullanımlarda yine de, yukarıda görüldüğü gibi, teknoloji bağımlılığından söz edebiliyoruz. Öte yandan, bu bağımlılık türü, madde bağımlılığı formülasyonuyla tümüyle uyuşmuyor. Bir kere, aynı hazzı almak için daha fazla kullanım söz konusu değil. Ayrıca bırakma süreci de, o kadar sancılı olmayabiliyor. Yukarıdaki olumsuz kullanım biçimleri, bir rahatsızlığa işaret ediyor; ancak bu, psikolojik yardım profesyonellerinin temel kaynağı olan Tanı ve İstatistik El Kitabı’na girmiş değil. Üzerinde anlaşılmış olan bir tedavi de bulunmuyor (Şahin ve Günüç, 2020).
Sonuç olarak, teknolojinin olumsuz kullanımlarına dikkat etmeli; olumlu kullanımlarına devam etmeliyiz. Bu sınırı aştığımızda uzman desteği almalı, tedavi geciktirmemeliyiz.
Kaynakça
Ökten, M. S. (2023). Sosyal Medya Kullanım Amaçları Ölçeği: Üniversite Öğrencileri Üzerinde Bir Validasyon Çalışması. Mavi Atlas, 11(2), 238-254.
Özen, S., ve Topcu, M. (2017). Tıp fakültesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ile depresyon, obsesyon-kompulsiyon, dürtüsellik, aleksitimi arasındaki ilişki. Bağımlılık Dergisi, 18(1), 16-24.
Şahin, C. ve Günüç, S. (ed.) (2020). Teknoloji Bağımlılıkları. Ankara: Nobel.
Yavuz, S. (2020). İlahiyat Fakültesi Öğrencileri Örnekleminde Problemli Sosyal Medya Kullanım Ölçeği Geliştirme: Geçerlik-Güvenirlik Çalışması. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (44), 109-124.
Akademisyenlik bir meslektir. Uğraştır. Tamircilik gibi, garsonluk gibi, marangozluk gibi, hekimlik gibi, mühendislik gibi. Bir akademisyen, bir belge doldururken meslek kısmına ‘akademisyen’ yazar. Öğretim elemanı, dr., öğretim üyesi, doçent, profesör vs. yazmaz. Herhangi bir meslekten daha aşağıda ya da daha yukarıda, daha az saygın ya da daha saygın değildir akademisyenlik.
Bir kuruma bağlı olarak yapılır. O kurum, başta bir miktar gelir olmak üzere, işinizi yapabilmeniz için size çeşitli olanaklar sağlar. Kurumun yaygın adı, üniversite.
Kitap okumak, araştırma yapmak, yazmak, anlatmak için üniversite, bina ve derslikler bir zorunluluk değil. Bu faaliyetler her yerde gerçekleştirebilir. Öğrenmek için de şart değil. Yüzyıllar önce, üniversite icat olunmadan da birileri bir yerlerde bir şeyler tartışıyor ve öğreniyordu, o mekânların ismi farklıydı.
Günümüzde çoğu mesleğin icrası ya da çeşitli avantajlardan yararlanmak için bir diploma edinme zorunluluğu, o diplomanın ancak bir üniversiteden alınabilmesi, kapısında üniversite yazan binalarda eğitimin belli bir düzen içinde verilmesini ve o düzenin kurulması için karmaşık bir kurumsal ağın yaratılmasını gerektiriyor.
Üniversitede bir yandan araştırmak-yazıp çizmek, diğer yandan ‘öğretim’ için ‘istihdam edilen’ kişidir akademisyen. Bu arada, çok sayıda önemli düşünürün-mucidin akademinin tutucu/gelenekçi yapısından değil, üniversite dışından çıktığını da hatırda tutmak gerekir.
Akademisyenliği çoğu meslekten ayıran ve itibar kazandıran şey, akademisyenin ‘bilgi’yle kurduğu ilişkidir. Bilginin yalnızca aktarıldığı değil, aynı zamanda üretildiği bir konum. Ancak, bilgi ile bilmekten doğan farklı nitelikler/tercihler arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmak zorunda değil. Akademisyenin, akademisyenlik yapması için, örneğin ‘aydın’ olmasına, ‘entelektüel’ olmasına ihtiyaç yok. Yaşamı boyunca tek bir roman okumamış bir akademisyen, alanında çok tanınmış bir hukukçu olabilir. Yaşamı boyunca ülkesindeki hiçbir insan hakkı ihlalini konu etmemiş bir akademisyen, çok parlak bir insan hakları felsefecisi olabilir. Yaşamı boyunca kendisine ‘Üniversite nedir, nasıl bir yerdir?’ sorusunu bir kez olsun yöneltmemiş bir tıp hocası, harika bir cerrah olabilir… Bunlar, akademisyenlik mesleğini seçenin nasıl biri olduğuyla, derdi tasasıyla, kişiliğiyle, ideolojisiyle ilgili konular.
Akademisyenin ideolojisi, yaşamda durduğu yer, benimsediği ve temsil ettiği değerler, entelektüel birikimi, toplumsal kaygı duyup duymaması, düşünce özgürlüğünü umursamayıp umursamaması, işine duyduğu saygı, çalıştığı kuruma sadakati, öğrencisiyle kurduğu ilişki, alanı dışındaki konulara ilgisi ya da ilgisizliği; söz konusu meslek erbabının sahip olabileceği çeşitli niteliklerdir. Onu ‘diğerleri’nden ayırır ya da benzeştirir; ancak tüm bu meziyetler, sahip olunan şeyin ‘mesleklerden bir meslek’ olduğu gerçeğini değiştirmez.
Hal böyleyken, bir akademisyenden, sırf akademisyen olduğu için diğer meslek erbabından farklı davranmasını beklemek hayal kırıklıklarına yol açacaktır. Söz konusu beklenti, bir akademisyenin uzmanlık bilgisi haricinde başkaca meziyetlere sahip olması gerektiği inancından kaynaklanır ki gerçekçi sayılmaz. Akademisyenliği seçmiş bir insanın, örneğin bir torna ustasından, bir muhasebeciden ya da bir marangozdan daha tutarlı ve ilkeli bir yurttaş olmasını gerektiren (ve sağlayacak) hiçbir anlamlı gerekçe yoktur.
Akademisyen, bir masa ya da bir elma olmadığı için, bir ideolojisi vardır. Diğer insanlar, diğer meslek sahipleri gibi. Akademisyenler de herkes gibi taraf tutar, sempati duyar, destekler, karşı çıkar. Akademisyen, ideolojisi ne olursa olsun yaptığı işte nesnel olmak zorundadır, hepsi bu. İdeolojisi olmadığını/tarafsız olduğunu söyleyen bir akademisyen ise hâkim ideolojinin yanında yer alıyordur.
Demek ki bir akademisyen akademik çalışmalarını, ‘nesnelliğe’ halel getirmeden, ancak bir dünya görüşü etrafında yapabilir. Sosyalist, liberal, sağcı, sosyal demokrat, dinci, muhafazakâr, milliyetçi vs. bir akademisyenin akademisyenliği de siyasal-sosyal gelişmeler karşısında takındığı tutum da meşrebince olacaktır.
Bir akademisyene itibar kazandıracak olan, uzmanlık bilgisine eklediği niteliklerinin yanında, işine saygısı, özen, çalışkanlık ve tutarlılıktır. Tutarlılık. Diğer bir söyleyişle, koşullara ve fırsatlara göre kolaylıkla eğilip bükülmeyen bir iskelete sahip olmak.
Tutarlılık, akademisyenlik mesleğinin mütemmim cüzü değil, kumaşınızla ve bir gün sona erecek ömrün ardından nasıl anılmak istediğinizle ilgili bir tercihtir. Özsaygıdan kaynaklanan bir tutum. Son perdeye gelindiğinde, bir insanın mesleğini layıkıyla yapıp yapmadığına, saygıyı ve itibarı hak edip etmediğine o insan değil, başkaları karar verir. Mesele, günü geldiğinde o başkalarının size uygun göreceği sıfatlardır, bizim kendimize yakıştırdıklarımız değil. İlhan Selçuk’un sözüyle, “Her insan yaşamı boyunca kendi heykelini yontar.” İlhan Selçuk’la hiç tanışmamış bir yazarın, günlerden bir gün, onun cümlesini alıntılaması, İlhan Selçuk’un sürdüğü ömrün saygınlığından kaynaklanır.
Evet, akademisyenlik bir meslek ve geriye kalan her şey, mesleği icra edenin yaşam boyu edindiği niteliklerin, sahip olduğu meziyetlerin yekûnu. Bir akademisyenin, bilgiyle kurduğu ilişki nedeniyle toplum ortalamasında yarattığı beklentinin yüksekliği ise büyük ölçüde bir yanılsamanın sonucu. İdeolojiden ve kişilik özelliklerinden masun bir akademisyenlik yok. Akademik bilgi ile doğru tutum, tutarlılık ve güvenilirlik arasında nedensellik bağı aramamak, kurmamak gerekir.
Yazı önerileri:
Sırrı Süreyya Önder, türkülerini çok sevdiğim Kahtalı Mıçe’nin anısına yazmış. Allah rahmet eylesin.
2017 yılında ‘akademisyenlerin’ çalıştığı bir üniversiteden, ‘akademi’nin tanıklığında, kimi sayın muhbir ‘akademisyenler’in işbirliği ve yönetim kademelerindeki bazı ‘akademisyenler’in liste oluşturma azmiyle, ‘akademik’ bir ibişin arzu ve onayıyla, çok sayıda meslektaşımla birlikte atıldıktan sonra Gazete Duvar’da yazdığım ‘akademisyen’ yazılarından birini, yaygın bir ‘akademisyen’ portresini buraya bırakıyorum.