Press "Enter" to skip to content

Öğretmen – Öğrenci ve Herkese / Emin Toprak

03.05.2021

Öğretmen – Öğrenci ve Herkese

Emin Toprak

İnsanca yaşamak için; iş aş arayanlara, Rize İkizdere Vadisinde ve Kaz Dağlarında güvenli gelecek için direnenlere, salgın şartlarında bile çalışanlara, 1 Mayıs’ın tüm emekçilerine sevgi ve saygıyla…

* 

Dün gece, 50 yıl öncemi bugüne taşıyarak; beni üzen, düşündüren, biraz da utandırıp gerçekle yüzleştiren bir rüya gördüm. Sonra da bu rüyanın sadece beni değil herkesi ilgilendirebileceği düşüncesiyle paylaşmaya karar verdim. 

Bu rüya, beni gitmeyi çok istediğim bir yere, 18 yaşında öğretmenliğe başladığım köye, 53 yıllık bir geçmişime götürmüştü. Fakat köy, okul, çevre ve toplanan çehreler çok değişmiş, hiç tanıdık gelmiyordu bana. Sonra sonra konuştukça beni tanıyan birileri çıkıp ismimi fısıldadı. 

Bu yaşını başını almış saçlı sakallı, coşkusuz kişiler kimdi? 

İsmimi fısıldayanlar öğrencilerim mi, yoksa veliler miydi bilemedim! 

Üzüldüm. Utandım. Düşündüm. 

Sonra da: “Bellek her şeyi uzun süre taşıyamaz ki” -diyerek rüyada bile kendimi korumak istedim. 

Fakat olmadı, ben, beni aklamaya yetmedim. Ve hemen o anda içimdeki afacan ben, hiç izin almadan ‘sen diliyle’ söze girip suçlamaya başladı:

“Eğer sen o günlerde köyün, öğrencilerin, velilerinle ilgili kısa kısa notlar alsaydın… Haydi onu yapmadın, bari listedeki her öğrencinin karşısına, onu anımsatacak birkaç sözcük, birkaç işaret koysaydın şimdi onları anımsar ve bu yenilgiyi yaşamazdın…” -diye sayıp, dökmeye devam edecekti.

Beni çok üzen ‘haklı’ sözlerin devamını duymamak için biraz sertçe: “Haklısın!” dedim. Sustu!

Haklıyı, haksızca susturmuş olsam da bu kez vicdanım susmadı: “Bu konuyu düşün!” -dedi. Ben de düşündüm: 

O yıllarda, Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden bazı bölümleri okumuş, başta Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Fikret Otyam olmak üzere çokça yazar, gezer, çizeri de tutkuyla okuyup izliyordum. 

Bu değerli insanlar toplumsal yaşamın acı, sevinç, başarı ve tıkanıklıklarını… Bazen yükselip sönen ve yeniden başlayan duygu ile düşlerin yaşattıklarını… Yazar, çizer, söyler bu emeklerini halka sunarlardı.

Böylece ‘kültür değeri’ olan bu sanat yapıtları, toplumsal bellekteki: söylence, hurafe, önyargı gibi cehalet karanlıklarına ışık tutar onları gün yüzüne çıkarır ve gerçeğin gelecekteki filizleri olurlardı. 

Duyu, duygu ve yetilerin yaşama; harfle, sözcükle, çizgiyle, fırçayla, yontuyla, fotoğrafla, avazla, notayla, buluşla yüklediği özgün iz ve tohumlara sanat denir. Sanat sadece bugünün değil geleceğin de belleğidir.  

Her birey ve toplum ancak bu değerlere sahip olduğu kadar güven içinde yol alabilir. 

Günümüzde Birleşmiş Milletlere bağlı 194 ülke, o ülkelerde de kullanılan 7 binden fazla anadil var. Tüm sanatlar, anadille beslenir, onunla büyür, yücelir ve evrensel olur. Her sanat dalı, uygun bir ortam bulunca filizlenip dal budak salan değerleri taşıyan bir tohumdur. 

Bu gerçekleri o yıllarda da az çok bilen birisiydim.

Peki, o zamanki tanıklıklarımı neden hiç not almamışım!.. Beni üzen de buydu. 

Peki, bu tembelliğim için gerekçelerim var mı?   

-İki olasılık var: Ya önemsememişim ya da belleğime güvenmişim! (Tıpkı, şimdi ülkemize dayatılan bilimi önemsemeyen ezberci eğitim sistemi gibi). 

Ne yazık ki hem bu iki olasılık hem de bugün dayatılan eğitim sistemi yanlış, çok yanlış! 

Demek ki ben, yaratıcılığımı, yetilerimi ve düş gücümü; bu doğa ve bu insanlarla etkileşim kurmak için kullanmamışım. İşin kolayına kaçmış, onlara dair bilgileri sadece ezberlemişim. Ezberin ömrü kısa olduğu için de unutmuş, unutulmuşum. 

***    

Sonra da yukarıdaki düşsel yorgunluk çıkarımlarımı, bugüne taşıyorum: Demek ki, bu bitek coğrafyadaki bolluk, sanatsal yokluk yüzünden bir kuraklığa dönüşmüş. O halde bu sistemsel büyük bir sorun! Bu öyle bir sistem ki; bireyin özgün yaratıcılığına, özgürce sorup-sorgulamasına, öğrendiğini deneyip içselleştirmesine engeldir. 

Bu sistem bireyi, tek kişi, tek kaynağa bağımlı kılıyor. Eğer birey, o kişi ve o kaynağın; sözcük, bilgi ve kalıplarını aynen ezberleyip tekrarlıyorsa başarılı sayılıyor. Çünkü bu sistem düşünmeyen, sorup, sorgulamayan toplumların daha kolay yönetileceğini biliyor.  

İşte bu seçeneksiz, renksiz bırakan tekçi anlayışları yüzünden ülkemiz hem kurak hem de sanatsız! Toplumsal yaşam da toprağa bağlanmış bitkisel yaşam gibidir.

Bir toplumda çeşitliliğin iz ve tohumları bulunmazsa, o, belleksiz olarak zaman tünelinde çakılıp kalır. 

Peki, bu çakılıp kalmanın buyrukçulardan başka sorumlusu yok mu? 

-Olmaz olur mu, hem de pek çok! Buyrukçuların hizmetkarları ve bu buyrukları dirençsiz uygulayan öğretmenler, öğrenciler, veliler yani hepimiz! 

Ey, öğretmenler, öğrenciler veliler!

Laikliği kabul eden ülkede çocuklar, anaokulundan üniversiteye ‘zorunlu’ din dersi alıp, günah diye diye  cehennem korkularıyla “dindar-kindar” oluyor. Bu bir insan hakkı engellemesi değil midir? 

Bırakın çocuklar sevgiyle, coşkuyla büyüsün!

Neden çocuklarımızın ufuklarına perde çekecek olan bu inanç ve yaşam tarzı dayatmasına izin veriyoruz? Neden sessiziz?

Eğer en iyi en doğru olan inanç bizimkiyse; o zaman bırakalım çocuklarımız izleyerek, gözleyerek, yaşayarak bu değer ve erdemleri kazanarak büyüsünler. Sorumluluk sahibi ergen olunca da düşünerek, tartışarak, karşılaştırarak, özgür iradeleriyle kendi seçimlerini yapsınlar. 

Eğer, çağlar öncesinden gelen bu dayatmacı tutumlar olmamış olsaydı:

O zaman daha güzel bir yaşam ve gelecek için çabalar artar, insanlar düşlerini kendine özgü birer ize dönüştürürdü.  

Kim bilir o zaman ne çok şiir, öykü, roman, yontu, melodi ve buluşa sahip olurduk. 

İzlerimizdir bizi diğer canlılardan farklı kılan. 

Daha mutlu yarınlar için öğretmen, öğrenci, veli ve herkesin kendi yetilerine uygun izler bırakmasını diliyorum.  

Loading

Bugün 23 Nisan! / Emin Toprak

28.04.2021

Bugün 23 Nisan!

Emin Toprak

Bugün 23 Nisan!

Hani, ‘Her insanın içinde bir çocuk vardır‘ derler ya! Ne kadar doğru bir söz! 

Bir dede olarak benim de içimde; zıp zıp zıplayan, hayalleri, tutkuları, sevinçleri, coşkuları, tutturması olan, sık sık konuştuğum, bazen azarını işitip ders aldığım bir çocuk var. 

Her 23 Nisanım ona özel bir gündür, o günde; içimdeki o kıpırtıya, 60 yıl öncesinden bugüne ses veren o çocuğa doğru yola çıkar, onu dinler, onu okşar, onunla oynar, onu daha çok duyumsarım.

Bazen içimdeki o ‘yavru’ ile konuşup, dedeliğim gereği düşündüğümde: İnsanlar ve evcil-yabani tüm hayvanlar için yavruların en kıymetli olduğunu gerçeği ile karşılaşırım. Aslında tam da: “Her canlının en kıymetlisi yavrularıdır.” yargısıyla düşünmeye başlamıştım ki, vazgeçtim. Çünkü ağaçlar, otlar, suda yaşayan canlılar yavrularını nasıl sever, onları nasıl koruyup kollarlar pek bilmiyorum. Buna karşın insanlar, evcil-yabani tüm hayvanlar için yavruların en kıymetli olduğunu, herkes gibi ben de biliyorum.

***

Bugün 23 Nisan!

Yüz bir yıl önce özgürlüğüne kavuşan Türkiye Cumhuriyeti Meclisi, tam yüzyıl önce toplanıp bugünü: “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kabul etmiş.

Nisan ayı!.. Ne güzel bir tesadüf:

Çünkü, Nisan; baharın en süslü, en coşkulu, sevinç çığlıklarının en çok yükseldiği bir ay. Havada, suda, toprakta canlıların; filizlerle, çiçeklerle, fidanlarla, yumurtalarla, yavrularla coşku içinde çoğalma zamanı. 

23 Nisan, yılın en coşkulu günlerinden birisi bu güzel günü, insanların en kıymetlisi çocuklarına adayıp dünyaya örnek olmak ne güzel bir karar! 

Ülkeye ve dünyaya sevgi, saygı, dayanışma ve barışı fısıldayan bir karar. 

***

Bugün 23 Nisan!

Bu ülke, 101 yıl önce padişah buyruklarını yok sayıp, demokrasi demiş. 

Bu bayramın ilk kutlama gününde doğmuş olanlar şimdi 100 yaşında…

O halde elimizi çenemize koyup düşünelim lütfen:

101 yıldan beridir, neden barışın ve güvenliğin olduğu, insan haklarıyla yaşamın mutluluğa dönüştüğü bir ülke olamadık?

Niçin suç ve suçlular korunuyor?

Niçin çocuk hakları, kadın hakları, insan hakları yok sayılıyor? 

Çocuk Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine Türkiye’nin koyduğu ‘çekince’ neden kaldırılmıyor?

Niçin insanlık mirası erdemler yok ediliyor?

Niçin çocuk heyecanları, öfke, kin ve nefrete dönüştürülüyor?

Niçin ülke kaynaklarımız insanlarımızın refahı için değil de bir azınlığa peşkeş çekiliyor.  

Demokrasilerin en vazgeçilmezi olan yasama-yürütme-yargı bağımsızlığı niçin yok oldu? 

Hani, padişah buyruğundan demokrasiye geçmiştik! 

Hani, Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletin idi!

Hani, Büyük Millet Meclisi milletin temsilcisiydi!

Peki, Tek adam yönetimi nereden çıktı?  

***

Ülkemizde bunlar, bunlar, bunlar… yaşanırken…

Bugün 23 Nisan!

Çocuklara yokluk, yoksulluk, cehalet dışında bir şey bırakmamışken… 

30-40 yıl sonra doğacak torunlara, milyar dolarlar borç bırakmışken…

Söyler misiniz, nasıl coşkuyla dolup, sevinir insan? 

Loading

Başarısızlık Günü / Emin Toprak

19.04.2021

Başarısızlık Günü

Emin Toprak

Bazı dostlar, “Neden soru sorma ve sorgulamayı çok önemsiyorsun?” -diye sorguluyor beni. Ben de onlara; ‘Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez!’ sözünü anımsatıp:

“Sormak ve sorgulamak yaşamın birer itki gücüdür, onlarla ilişki kurar, onlarla özgürleşir, onlarla; kendine ayna tutar, yanlışının farkına varır ve yol alır insan. Eğer soran, sorgulayan olmazsa o zaman dokunulmaz kıldığımız kendi doğru-kalıp-önyargılarımızdan kurtulamayız ki!. İşte bunun için yaşamda soru ve sorgulamaları sürekli kılmalıyız.” –derim.

Tabii ki, bu cevabı yeterli gören de oluyor, görmeyen de…

Eski adı ‘pedagoji’ şimdi ise ‘eğitimbilim’ olan bölümde okurken: ‘Karşılaştırmalı Eğitim’ dersi en sevdiğim derslerden biriydi. Bu derste eğitime dair sorunlara; yerli ve milli ölçeklerle değil, dünyadaki değişik tez ve uygulamalar incelenip, karşılaştırılarak daha objektif çözümler bulunurdu.

Böylesi bir bakış ve anlayışın, ülkemizin tüm yaşamsal sorunlarının çözümü için gerekli olduğuna inanıyorum. Ne yazık ki, yirmi yıldan beri ülkemizde sorusu ve sorgulaması olmayan; din-cami merkezli bir sistem kurulmaya çalışılıyor. Bu nedenle ülkemiz hızla, bilimsellikten uzak bir geleceğe doğru yol alıyor. Bu gidiş, geleceğimiz için hem üzüntü hem de tehlike kaynağı.

Soran-sorgulayan-karşılaştıran anlayışla, güncel iki konuya değinmek istiyorum. Her iki örnek konu da İskandinavya’dan.

Niçin İskandinavya?

İskandinavya, Kuzey Avrupa’daki ülkelerin oluşturduğu bir coğrafyadır. Burada, dünyanın en mutlu, özgür, demokratik ve barışçı ülkeleri: İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya… bulunur. Ülkeler bu özellikleri, her yıl yapılan uluslararası araştırma ve sayısal karşılaştırma sonucu kazanarak gündemde yer almışlardır. (Bu konuyu ben de Nasıl Bir Yönetim? başlıklı yazımda anlatmıştım.)

*

Bugün de Finlandiya ile Norveç’te yaşanan iki olayı anımsatmak istiyorum:

  • Birincisi Norveç’te yaşandı ve çok güncel bir olay:

Norveç Başbakanı Erna Solberg, doğum gününde, ailesinden 13 kişiyle birlikte bir restorana gider. Orada, hükümetin koronavirüsten korunmak için almış olduğu: “Toplantılarda 10 kişiden fazla kişi bulunmaz” kararına uymamıştır. Polis teşkilatı harekete geçmiş ve Norveç Başbakanı Solberg hakkında; “Doğum günü kutlaması sırasında kurallarına uymadığı” için inceleme başlatıp, 2.352 dolar (20 bin kron) da para cezası kesmiştir.

Emniyet Müdürü de: “Bu tür durumların birçoğunda normalde para cezası vermediklerini, ancak Başbakanın hükümetin kısıtlamalar getirme çalışmalarının ön saflarında yer aldığı için para cezası verildiğini” açıklar.

Başbakan Solberg, radyoda halka: “Bunun hiç olmaması gerekiyordu… Kuralları daha iyi bilmem gerekirdi… Ailem ile birlikte korona kurallarını ihlal ettiğimiz için özür dilerim.” -demiştir.

*

Şimdi de ülkemizde yaşanan pek çok benzer olaydan sadece birisine bakalım:

Ülke çapında pandemi için önlemler bir kişinin buyruklarıyla alınıyor, insanlar, işsiz, huzursuz, AVM’ler açık, çoğu işyeri kapalı, kahve ve lokantalar kısıtlı… Bu iklimde iktidar partisi AKP binlerce kişinin katıldığı onlarca kongre yapıyor. Bol katılım ve coşkuyla yapılan bu toplantılardan büyük haz alan partinin genel başkanı (ki, aynı zamanda ülkenin en yetkilisi olan Cumhurbaşkanı): “Milletimiz hep yanımızda oldu, hep destek verdi. İşte salgının olduğu dönemde bir kongre yapıyoruz, salon lebaleb dolu.” -diyerek adeta, bilime ve virüse meydan okunmuştu.

Sonra, koronavirüs hızlı yayılıp çokça can alan bir salgına dönüştü. Ve Türkiye dünya ilkleri arasında yer aldı (ki, bugün dünya ikincisi olmuşuz).

Peki, bu sonuca rağmen neden suskunlar? Bilime ve virüse meydan okurcasına “lebaleb dolu salonlarda toplantı” yapanlar, niçin: “Salgının artış göstermesinde, bu toplantıların da payı olduğunu” belirtmiyor? Zaten istifa etmezler ya, peki neden ekrana çıkıp halktan özür dilemezler?

Yoksa, bunları yaptılar da biz mi duymadık?

**

  • İkincisi, 11 yıl önce Finlandiya’da başlamış (ancak benim yeni duyduğum) bir olay:

Finlandiya’da 13 Ekim 2010’den beri ‘Başarısızlık Günü’ kutlanmaya başlamış ve devam ediyormuş. Bunu öğrenince: “Biz hep ‘başarıları’ kutlarız, yenilgi ve başarısızlık kutlaması da nereden çıktı!” diye şaşırdım ve kendime sorular sorarak düşünmeye başladım:

Bu, olup bitmiş olaydan, gelecek için bazı dersler çıkarma yöntemidir. Böylesi bir kutlama yapan insan, kendi başarısızlık ve yenilgileriyle yüzleşir, bu sonucu var eden eylem ve tutumlardan kaçınır. Kısaca, bu anlayışla insan, sorguladıkça halden anlar ‘insan’ olur ve kendini geliştirir…

Bir toplumun-bir kişinin, ama, fakat deyip savunma mekanizmaları geliştirmeden, kendi geçmişiyle yüzleşip eleştiri-özeleştiri yapması bir erdemdir. Bu erdemliliği gösteren her toplum veya her kişi saygın olur, yücelir. Her toplum ve kişinin geçmişinde mutlaka bazı yanlışlar, acılar, yenilgiler vardır.

Peki, neden erdemli olarak onlarla yüzleşip, tekrarından kaçınmıyoruz ki?

Sadece başarılar ve yengileriyle öğünmek toplum ve kişiye; yetinmek, durağan olmak, egonun beslemesi dışında ne sağlar ki?

Her başarılı olanın karşısında bir de başaramayan-kaybedenler vardır, hele de bir başarı haksızca alınmışsa!… O yenilenleri düşünmemek, onlarla empati yapmamak bir erdem olabilir mi?

Erdem, insanın içinde ve toplumda uyumluluk sağlamaya çalışan kötülük karşıtlığıdır. İyi bir birey, aile, toplum için erdemli olmak, her şeyi zorla, zorunlulukla sadece çıkar, kazanç için değil, karşılıklı saygı-kabul-sevgi-anlayışla yol almaktır.

Vicdan temizliğinin verdiği rahatlık, bu yolda giderken başlar!…

Loading

Daldan Dala / Emin Toprak

12.04.2021

Daldan Dala

Emin Toprak

Herkes gibi ben de bazen kendimle konuşur, düşünür, sevinir, üzülürüm. İşte o daldan dala anların bazı notları:

Doğanın iki egemen gücü gökyüzü ile yeryüzüdür. Bu iki güç bazen barışık, bazen kavgalı olsalar bile birbirini var ettikleri için tek başına olamazlar. Doğa kapsayıp, korurken oluşan çelişkiler sonucunda da yaşam başlayıp sürer gider.

Yeryüzünün öfkeli alevleri, yangınları, depremleri, selleri ve gökyüzünün fırtınaları, şimşekleri, yıldırımları sonucu, canlılar zarar görse, büyük acılar yaşayıp kayıplar verseler bile doğa olmadan yapamazlar. Çünkü canlılar gökyüzündeki güneşe, yağmura, kara, yele…  Yeryüzündeki toprak ve suya muhtaçtır. Onlar olmaksızın yaşam döngüsü olmaz.

Hem çatışıp yok eden hem besleyip var eden bir döngüde birbirine mecbur olmak… 

*

Bundan yaklaşık olarak 2500 yıl önce Yunanistan-Çin-Hindistan gibi birbirine çok uzak üç coğrafyada doğup-yaşamış birbirinden habersizce ‘insanlık’ için yol almış üç bilge öğretmen varmış. Her üç bilge de insanlık için daha mutlu bir yaşam arayışındaymış. Amaçlarına, ancak birlik olup ‘insana’ dokunarak, sorarak, düşünerek, araştırıp arayışa yönelterek varılacağını bilir onun için çalışırlarmış: 
  • Yunanistan’da Sokrates (M.Ö. 469-399), halkı baskılayan inanç sistemine karşı çıkan, yanlışları sorgulayarak doğruları bulmaya çalışan, cehaleti en büyük kötülük sayan bir “Ahlak Felsefesi” ile…
  • Çin’de Konfüçyüs (M.Ö. 551-479), toplumda uyumu-huzuru ve insani ilişkileri geliştirerek ‘Erdemli’ olarak yol almayla…
  • Hindistan’da Buda (M.Ö. 563-483), yaşam döngüsü içinde kişilerin ancak ‘acılar’ çekerek, kendileriyle yüzleşerek, bencillikten arınarak öz güçleri olan ‘Nirvana’ya ulaşmakla… 
Üç bilge de insanlık için birer kutup yıldızı olup, ışık saçmış, yön göstermiş, ufuk açmıştır. Bu üç bilgeden alacağımız çokça ders var. 
İşte, eşitlikçi, halka dokunan ve halktan yana iki anlayış:    
1. Sokrates ve Konfüçyüs anlayışında; kadınlar pek yer almaz (‘kadının adı yok’), daha çok erkeklerle yol alınırmış. Fakat Budizm, kadına gereken önemi vererek bu kuralı bozmuştur.  Çünkü Budizm’in öncüleri olan keşişler hem kadın hem erkeklerden oluşurmuş.
2. Budist keşişler kendi halkına yabancılaşmasın diye onların mal-mülk edinmesi hoş karşılanmazmış. Bunun için de keşişler ellerinde asa ve dilenme tası ile dilenerek yaşam sürdürürlermiş.   
*

İnsan yaşamı, acılardan kurtulmak için bir arayış sürecidir. Bu döngünün odağındaki insan, yaşam boyu iki güçle çatışır. Birincisi kendi güdü, duygu, istek, düşünce, doğrularıdır. İkincisi de çevresidir. Çevrenin içinde de iki güç vardır: Birincisi doğa, diğeri de toplum. Bu güçlerin de kendine özgü; kuralları, değerleri, inançları, beklentileri vardır. 

İnsan, böylesi ikilemler içinde kalınca ne yapacağını, kime doğru ve nasıl adım atacağını bilemez ve bunun sıkıntısını çeker uzun zaman. Sonra, bazen bir tarafı görmezden gelir, bazen de baskıyla susturur bir tarafı (ki, bu baskılanan çoğunlukla kendi güdü, istek ve vicdanıdır). 

İşte böylece toplumlarda çevreye, topluma ve kendine karşı duracak gücü, direnci olmayan, huzursuz, mutsuz doyumsuzlar çoğalır.

Eğer toplumu bir organizma kabul edersek demek ki, bu organizmanın pek çok organı hastalıklı-sağlıksız!

Bu hasta-sağlıksız-zorlu süreçte, acıları dindirmek için en çok adalet ve erdemli davranışlar aranır. 

Bir insanın yanlışları, başarısızlıkları, yenilgileri ile yüzleşmesi, bunları tekrar etmemesi için gerekenlerdir ‘erdemler’. Toplum ancak erdemli-adil insanlarla donanırsa sağlıklı olur.  

Fakat, gelin görün ki, gerçek hayat hiç de öyle değil!.. 

  • Eğer ortada yanlış bir uygulama, bir başarısızlık, bir yenilgi varsa: 

Ben yaptım! Başaramadım! Ben sorumluyum!” -diyen yoktur. Ama: 

  • Eğer ortada iyi bir uygulama, bir başarı, bir yengi varsa:

“Ben yaptım! Benim başarım! Ben yendim!” -diye bağırıp çırpınan büyük bir çoğunluk vardır karşınızda. 

  • Eğer ortada bir çıkar, bir paylaşım varsa:

O zaman çok çok kişi koro halinde: “Önce bana! Çoğu benim! diye çığlık atar, hele de güç,  makam sahibiyse tehdit eder. 

  • Süreçte çok az kişi de: “eşitçe- adilce” bir paylaşım taraflısı olur… 

*

“Gökten üç elma düştü!”

Haydi, can yakmadan üleşin bakalım…

Loading

İhtiyaçlarımız / Emin Toprak

05.04.2021

İhtiyaçlarımız

Emin Toprak

Her canlı yaşamını sürdürmek ile görevlidir, bu görevi de ancak ihtiyaçlarını gidererek yapabilir. İşte bunun için tüm canlılar çevresiyle sürekli bir etkileşim içindedirler.

Eğer bu etkileşim sürecine dair gözlem, araştırma, deneyleri inceleyecek olursak karşımıza çevre, toplum, insanlık yaşamına dair pek çok hikâye çıkar.

Bu yazıda daha çok bireye, onu eyleme geçiren ihtiyaçlarına yer vermek istiyorum. Çünkü birey, toplumun en küçük birimi olarak yakın-uzak çevrede olup-biten çokça olayın gizli-açık öznesidir.

Fakat unutmayalım ki birey, yaşamda olmuş ve daha olacak olan çokça olayın öznesi olsa bile sadece tek özne değildir. Çünkü daha o gelmeden, şimdi ve o çekip gittikten sonra da ona rağmen, başka özne nesneler, başka canlılar, güçlü doğa hep vardı ve hep var olacaklar.

Yaşamak isteyen her birey, ihtiyaçlarını gidermeye çalışırken engel olan doğa koşullarına ve diğer güçlere karşı durur, direnir. Bu karşı duruşta bazen yenilse bile pes etmez, çünkü o, yaşamak için galip gelmeli ve olacaklara yön verecek bir özne olmalıdır. Bireyi, diğer canlılardan farklı kılan, onun akılla/mantıkla düşünmesi, sorup-sorgulaması ve yorumlama yaptıktan sonra eyleme karar vermesidir. Bu farklılığı onu, farklı yöntem-teknik-taktikler bulmaya, kendisini yenilemeye ve daha güçlü olmak için ortaklar bulmaya yöneltir.

İşte, ‘Yaşam Savaşı’ denen şey tam da budur!

Birey; çeşitli istek, duygu, beceri ve düşünceleri olan, toplumsal görevini  yaparken katkı veren ve katkı alan insanlardan biridir. O, yaşamsal ihtiyaçlarını gidermek için sürekli olarak çevresiyle etkileşim içindedir demiştik.

Peki, birey yaşama ve topluma nasıl tutunur, neler ister, neler yapar?

Bu soruya ancak psikoloji ve toplumbilim penceresinden bakarsak cevap verebiliriz.

Abraham Maslow (1908-1970), bir psikoloji profesörü olarak insancıl psikoloji (hümanisttik psikoloji) kurucuları arasında yer alarak çok önemli katkılar sağlayan bir bilim insanıdır. 1943 yılındaki “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” çalışması, psikoloji dışındaki alanlarda da çok önemsenip kabul görmüş bir teoridir.

Bireyin ‘yaşam’ sürecini anlatan bu teorinin içeriğini oluşturan beş temel gereksinim bir piramit görseli üzerine öncelik sırasına göre tabandan tepeye doğru basamak basamak sıralanmıştır: Bu da teorinin hemen herkes tarafından kolayca bilinir olmasını sağlamıştır.

Bireyin İhtiyaçları:

1. Fizyolojik ihtiyaçlar: hava, su, ateş, toprak, yiyecek, barınak, giyim, uyku gibi organizmaya denge ve yaşam sağlayan en temel, en önemli ihtiyaçlardır.

2. Güvenlik ihtiyaçları: Fizyolojik ihtiyaçları karşılanan bireyin; sağlıklı ve güven içinde yaşaması, yaşamın sürdürmesi için bir aileye, bir gruba, bir topluma ve belli kural ve kurumlarına ihtiyacı vardır.

3. Ait olma ve sevgi (aidiyet) ihtiyaçları: Güvenlik ihtiyaçları karşılanan birey, artık bir grubun parçası, bir toplumun (aile, arkadaş, iş) üyesi olur. Onlara uyum sağlayıp kişilerle iletişime geçmek, güven ve kabul görmek, sevip-sayıp, sevilip-sayılmak, dostluklar kurmak gibi ihtiyaçları olur. Bu ihtiyaçların giderilmesi ya da giderilmemesi bireyin sosyal yaşamını çok önemli ölçüde etkiler.

Ait olma ve sevgi ihtiyacı; aynı ortamı paylaşma, ortak noktalar bulma, başka  sesleri duyma, onları tanıma, kendisini tanıtma, kısacası, orman çeşitliliği içinde yalnız kalmamaktır.

4. Değer ihtiyaçları: çocuk ve ergenler için çok önemli olan bu basamak; bireyde ‘benlik’ gelişmesi, gelenek, inanç, otorite ile tanışma, kendine saygı ve güven duyma, başkalarını kabul edip saygı duyma, başkasından kabul-anlayış-saygı görme, ilgi, merak, öngörü, araştırma, üretme, takdir, başarı…ihtiyaçlarıdır.

5. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı: sıralanmanın üst basamağıdır. Bu aşamada birey kendi; ilgi, inanç, estetik becerilerine uygun alanlar arar. Burada eğer özgür bırakılırsa kendi duygusal ve yaratıcılık potansiyelini kullanarak özgünlükleriyle katkı sağlayıp kendini gerçekleştirmeye çalışır. Onun, toplumda kabul görmesi ise araştırma, deneyimleme, problem çözme, gerçekleri kabul etme, önyargıdan uzak olma durumuna bağlıdır.

Bilim çevreleri, günümüz dijital-teknolojisi ve sosyal gelişmelerini düşünerek ‘kendini gerçekleştirme’ basamağına; Bilişsel-Estetik-Aşkınlık gibi ekler de yaparlar.

*

Maslow, kendini gerçekleştirmeyi her şeyi başarma, mükemmel olmak değil, kişinin potansiyeline ulaşması olarak kabul eder ve 1954’de: “Bir insan neye ulaşabiliyorsa ona ulaşmalıdır”-der. Nitekim araştırmalar da onu doğrular:

ABD’de 1970 yılında yapılan araştırmada ihtiyaç gerçekleşme oranları:

  • Fizyolojik ihtiyaçları            :%85
  • Güvenlik ihtiyaçları             :%70
  • Ait olma ve sevgi ihtiyaçları :%50
  • Değer ihtiyaçları                 :%40
  • Kendini gerçekleştirme ihty. :%10
Bu araştırma gösteriyor ki, ilk basmakta ihtiyaçlarını giderme oranı yüzde 85 iken, en son basamakta yüzde 10’a düşmektedir. Kısaca; toplumdaki bireylerin yüzde 90’ı kendini gerçekleştirmemiştir.

***

İşte bizim ihtiyaçlarımızın yaşam savaşındaki serüvenleri böyle!

Bu basamaklar tekdüze çalışmaz! Bu yolda güç ve kapasite önemlidir. Bu basamaklarda tuzaklar, inişler, çıkışlar, geri dönüşler vardır, bu yüzden yolcuların kimi  düşer, kimi tökezler, kimi yarı yolda kalır, kimi de hedefine ulaşır. Burada her iklim yaşanır. Burada doğa bilimin kuralları ve yaşamın diyalektiği vardır.

Bu teoriyi önemli ve güncel kılan onun yaşamın her alanına, her mesleğe, her girişime dokunması, kolayca uygulanır olmasıdır.

Eğer siz bu yargıya inanmazsanız, lütfen bu basamakları istediğiniz alana, mesleğe, arayışa ve girişime uygulayıp sonuçlarına bakınız.

Devletlerin görevi, bireyleri yetileri doğrultusunda eğitip, onların özgün gücü oranında kendilerini gerçekleştirmeleri için gerekli sosyo-ekonomik altyapıyı hazırlamaktır. Fakat ne yazık ki çoğu devletler küçük bir azınlığa çıkar sağlamak için ülkelerini yönetiyor.

Şimdi basit bir soruyla yazımızı bitirelim:

Eğer Osmanlı; matematik, tıp, astronomiye gerekli önemi verse ve ülkeye matbaa 281 yıl sonra gelmeseydi acaba neler olurdu?

Loading

‘Mutlu Olma’ Arayışı / Emin Toprak

29.03.2021

‘Mutlu Olma’ Arayışı

Emin Toprak

Mutlu yaşama isteği her canlı gibi insanların da ihtiyacı ve amacıdır. O halde toplumsal ve bireysel yaşam sürecimizi, ‘mutlu’ olmak için verdiğimiz uğraş ve arayışlarımız belirler.

Toplumu oluşturan her insanın, biyolojik, kimyasal, psikolojik ve toplumsal temeli olan sekiz duygu taşıdığı, bunların ise: Mutluluk, Üzüntü, Korku, Şaşkınlık, Öfke, İlgi, İğrenme, Utanç olduğu söylenir.

Hiçbir duygu sürekli olarak devam etmez, ihtiyaçla başlar, doyumla sönümlenir ve yeniden başlar.

Eğer yaşadığımız bir duyguyu tahlil edersek, onun, sadece kendisi olmadığını, onun kendi içinde benzeri ve zıttı olan duyguları da taşıdığını, besleyip büyüttüğünü görürüz. Bu birliktelik içinde her duygu önce kendi içinde filizlenir dal budak salar ve diğer duygularla birlikte insanın yaşamına yön verir.

İşte bu sonlanmayan yaşamın diyalektiğidir.

‘Diyalektik’, kısaca: ‘neden-sonuç’ ilişkisidir. Eğer tanımı biraz daha genişletirsek: Diyalektik; zaman-mekân aralığında belli koşulların, karşıtlarını (zıtlarınıharekete geçirmesiyle oluşan ve sürekli yinelenen (durağan olmayan) bir değişim-dönüşüm sürecidir.

Bu, mutlu olma isteğinin başlattığı yaşam sürecinde bir yol alıştır. Bu yol alışta yolcuları; dikenler, çiçekler, değişik tat ve kokular bekler. Tabii ki, ‘mutlu olmak’ isteği, diğer tüm istek ve duyuların önüne geçerek bir lokomotif olur. İnsanlar bu yolculuk sırasında diğer duygularla karşılaşır tanışırlar. İşte o zaman tadarlar tüm acı-tatlı yaşanmışlıkları.

Tüm insanların ortak amacı mutlu olmak olsa da mutlu olmak amacıyla yola çıkanların; izledikleri yollar, kullandıkları yöntemler ve anlayışları farklı farklıdır.

Kimileri, çaba ve becerilerini birleştirip birlikte çareler ararken…

Kimileri, kendilerini yetersiz, güçsüz ve çaresiz görüp kendilerini mutlu edecek bir güç, sığınacak bir güçlü arayışında bulunur. Ona yalvarır, ondan diler-ister, ondan beklerler.

Bu anlayışların birincisini ‘dünyevi’, ikincisini ise kaderci ‘öte dünyacı’ olarak adlandırabiliriz.

İşte bu anlayışlardır, toplumlardaki mutluluk-mutsuzluk, acı-sevinçleri besleyen büyüten.

İşte bu anlayışlar sonucu ortaya çıkmıştır, dünyadaki inanç sistemleri ve devletler.

İşte bu anlayış farklılıklarını ustaca kullananlar; algıya, yalana, çıkara, sömürüye dayalı despot düzenlerini böylelikle kurarlar.

İşte bu anlayışlarla doğal çevre zarar görür, canlılar yok olur, savaşlar çıkar, kan ve gözyaşlarıyla döner dünyanın çarkı.

***

Canlıların oluşumuyla başlar biyoloji bilimi. Demek oluyor ki, yaşamla yaşıttır biyoloji bilimi.

Bu en yaşlı bilimin, yani biyolojinin felsefesi ise evrimdir. Evrimle oluşur dünyadaki tüm değişim, gelişim, dönüşüm, başkalaşımlar.

Ünlü bir biyolog olan Theodosius Dobzhansky, 1973’te yazığı makalede: Evrimin ışığı olmaksızın, biyolojide hiçbir şeyin anlamı yoktur.” -deyip, anlatmak ister evrimin önemini.

Bilime anlam kazandıran evrim konusu, dünya üzerinde sadece Suudi Arabistan’da eğitim müfredatında yer almıyordu. Fakat ülkesinde farklı inançlar olduğu halde okullarında din derslerini zorunlu olarak okutan, bununla da yetinmeyip din dersini seçmeli derslerle destekleyen Türkiye, Suudi Arabistan’ı yalnız bırakmadı.

Milli Eğitim Bakanlığı 18 Temmuz 2017’de Fen Bilgisi müfredatında yer almakta olan ‘evrim’ konusunu: “Öğrencilerin düzeyinin üzerinde olduğu…” -gerekçesiyle müfredattan çıkardı. Bu gerekçe samimi olmayan bir karartmaydı. Asıl gerekçe ve amaçları, ‘Evrim Teorisi’nin yerine bilimsel olmayan inanca dayalı ‘Yaratılış Teorisi’ni getirmekti, zaten uygulamalarıyla da bunu gerçekleştirdiler.

Böylece evrim konusu kapsam dışında bırakılarak; özgür düşünen, araştıran ve sorgulayan bireylerin yetiştirilmesini istemiyoruz demek istediler. Toplum da bunu istiyor olacak ki, böylesi bilimdışı uygulamaya tepkisiz kaldı!

Gelin görün ki, dünya döndü, Covit-19 pandemisi dünyayı sarmaya, sarsmaya devam etmeye başlayınca, her gün hatırlar olduk evrim konusunu.

En önce İngiltere Sağlık Bakanı, Coronavirüsün mutasyona uğradığını söyledi, sonra da bu sözler bizde ve tüm dünyada yankı buldu.

Peki, ama mutasyon ne demek?

Varyant ne anlama gelir?

Mutasyon ve varyant kelimeleri değişim anlamına gelmektedir.

Bir canlının genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir.

Kısacası mutasyon bir organizmanın evrim geçirerek değişmesidir.

Eğer mutlu olmak ve bilime-fenne uygun bir yaşam sürmek istiyorsak:

Ülke yönetimimiz ve eğitim sistemimizin bilimsel değişim sürecine uyması gerekir.

Loading

Şimdi Ne Mutlusunuz! / Emin Toprak

22.03.2021

Şimdi Ne Mutlusunuz!

Emin Toprak

 

Kaç gündür bana karşı kalemim ve klavyedeki tuşlar sözleşerek bir direniş başlatmış, yazmak istemiyorlar. Ben de onların bu dirençlerine boyun eğmiş ve tutuk kalmıştım. 

Şu an saat 17 oldu. ‘Bu direniş bitmeli!’ diye düşündüm ve  hemen gönülsüz klavyenin başına geçtim. Ona okşar bakışla bakıp hafifçe dokundum. Bakıştık. O, gülümseyince bunu fırsat bildim ve direnmesi son bulsun diye:

“Sana susmak yakışmaz, gel birlikte bir şeyler yazalım.”-dedim, sessizce. 

Kızdı ve dik dik baktı yüzüme: 

“Susan ben değilim ki, sensin, senin için, senin parmakların!”-dedi hiddetle. 

Haklıydı. Ben de suçumu kabul edip: 

“O halde istersen hemen başlayalım, nasılsa bugünlerde konu bolluğu da çok, en güncelinden başlayalım istersen.” -dedim, o da kabul etti ve bu yazımız da böyle başladı. 

Bu anlaşmamızdan iki gün öncesinde başlayarak: 

Ülkemizin; ekranlarında, salonlarında, meydanlarında, mecliste her yerde, büyük çoğunluk ‘Andımız’ etrafında ve şaha kalkmış bir öfke ile toplanmıştı. O öfkenin sesleri çınlatmıştı her yanı. Bize, bizden başka dost olmaz, biz en üstünüz diyorlar.  

Peki, neye karşılar?

-İnsanca, özgürce, eşitçe yaşamak isteyenlere… 

-İnsani değerleri koruyan, insan haklarını savunan, ‘Kardeş Olun Ey İnsanlar’ diyen, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” isteyen, kısacası herkesi kucaklayan barışçı And’lara karşı çıkıyorlar… 

Demokrasiye, çoğulculuğa, eşitliğe karşı çıkıyor, tekçiliği savunuyorlar! 

*

(Burada bir parantez açıp Eğitimpedia Platformundan alıntılanan ve  dünyanın çok az ülkesinde okutulan ‘Öğrenci Andı’ metinlerini paylaşmak istiyorum. İşte o metinler:

  •  ABD

“Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve onun temsil ettiği cumhuriyete bağlılık yemini ediyorum: Tanrının gözetiminde tek ve bölünmez bir millet, herkese özgürlük ve adalet.”

  • Meksika

“Meksika’nın bayrağı, kahramanlarımızın mirası, atalarımızın ve kardeşlerimizin birliğinin simgesi. Hayatlarımızı adadığımız anavatanımızı insancıl ve cömert bir bağımsız ülke yapan özgürlük ve adalet değerlerine sadık kalmak için ant içiyoruz.“

  • Filipinler

“Ben bir Filipinliyim. Filipinlerin bayrağına ve onun temsil ettiği ülkeye bağlılık andı içiyorum. Gurur, adalet ve özgürlüğün olduğu bir ulus için. Tanrı için. İnsanlar için. Doğa ve ülke için.”

  • Hindistan

“Hindistan benim ülkemdir. Tüm Hintliler benim kardeşlerimdir. Ülkemi severim ve onun 
zengin mirasından gurur duyarım. Her zaman buna değer olmaya çalışacağım. Ebeveynlerime, öğretmenlerime ve tüm yaşlılara saygı duyup herkese hürmet edeceğim. Ülkeme ve insanlarıma bağlılık yemini ediyorum. Onların mutluluğu ve refahı benim mutluluğumdur.”

  • Singapur:

“Biz, Singapur vatandaşları, ırkımız, dilimiz ya da dinimiz ne olursa olsun, bir olmuş insanlar olarak adalete ve eşitliğe dayanan demokratik bir toplum yaratmak için ve aynı zamanda ulusumuzun mutluluğu, refahı ve ilerlemesi için ant içeriz.” 

Görüldüğü gibi ‘Öğrenci Andı’ okutan her ülke, kendi ortak değerlerine vurgular yapıyor… Ama bizdeki gibi çocuklarının varlığını armağan eden hiçbir ülke yok.)

*

Bunun için de: 

Önce ‘Hipokrat And’ını’ içselleştirmiş, aynı zamanda ‘İnsan Hakları Savunucusu’ bir hekim olan Ömer Faruk Gergerlioğlu‘nu hedef alıp, onu etkisiz kılmak istediler… 

Sonra da Gergerlioğlu anlayışındakilerin toplandığı Halkların Demokrasi Partisi HDP’yi…  

Sanki, ülkemizin başka hiçbir sorunu yokmuş, 

Sanki, ülkemizin hazinesi tamtakır değilmiş,

Sanki, geleceğimiz olan gençlerimiz aç işsiz, güvencesiz değilmiş,  

Sanki, ülkemizde kadın cinayetleri yokmuş,

Sanki, ülkemizde iflaslar yokmuş, 

Sanki, ülkemizde işkence yokmuş,

Sanki, ülkemizin yapacak bir işi, başka bir konusu kalmamış,

Sanki, ülkemiz: “Dünya Mutluluk Raporu”/“Dünya Özgürlük Raporu”/“Dünya Demokrasi Raporu” sıralamalarında en sonlarda değilmiş…

Bu gündemi değiştirmek için, ortaya çıkan tükenmişliklerini gizlemek için.   

Demokrat olduğunu savunan bir parti, olanlarla yetinmemiş olacak ki, kürsüsüne bir çocuk çıkarmış! Bu çocuk da ‘hazırol’da bekleyen anne-baba-dede-ninelerine öfkeli, kızgın ama çocukça bir tonda ‘Andımızı’ tekrar ettiriyor.  

Diğerleri de susmadı, kimi tehdit edip meydan okudu, kimi beddualar… 

Ama hiç bilmezler ki, demokrasi matematiğinde insan haklarının; %1’i (yüzde biri), %99’a (yüzde doksan dokuza) denktir.  

Oysa hedefimiz birlikte bir demokratik barış iklimi yaratmak, o iklimde daha mutlu, özgür yaşamaya çalışmak olmalıydı. 

O zaman ‘güvenlikçi’ bir anlayışla, yönetilmez, kaynaklarımız da top, bomba, füze, uçak gibi ölüm araçları için harcanmaz, insanlar büyük acılar yaşamazdı. 

O zaman işi aşı olan herkes güzellikler içinde yaşardı. 

O zaman: “Ayna ayna, söyle bana, benden daha güzeli var mı?” -diye konuşulmazdı.  

Olmadı! 

Ne yazık ki, ülkemizde merkezci, tekçi ve buyurgan bir yönetim egemen oldu. 

Ne yazık ki, bu merkezci, tekçi ve buyurgan yönetim yüzünden insanlarımız zor günler yaşadı, yaşıyor. 

Ama yetsin artık, hiç değilse torunlarımız iyi yaşasın!..

Loading

Nasıl Bir Yönetim? / Emin Toprak

15.03.2021

Nasıl Bir Yönetim?

Emin Toprak

İnsanlık tarihi, güven içinde daha mutlu ve huzurlu yaşam arayışıyla başlar. Bu amaca ulaşmanın önkoşulu da her zaman toplumsal barış olmuştur.  

Rastgele bir insana; “Daha güvenli-mutlu-huzurlu-özgür bir yaşam sürmek için nasıl bir yönetim istersiniz?” -diye soracak olsak üç farklı cevap alırız:

a) Yerinden   b) Tepeden   c) Hiçbiri

‘Hiçbiri’ cevabını, sayıca çok az ‘devlet karşıtı’ kişi verir. Çoğunluk ise ya Yerinden’ veya Tepeden’ -der. O halde biz de yazımızı, bu iki yönelimin artı ve eksiklerine ayıralım. 

Önce yakın tarihimize, oradaki etkin güce, ‘Osmanlı’ yönetimine bakalım. ‘Osmanlı’da tüm mülk ‘Sultan’ındır ve herkes de onun kuludur. O ne derse ne isterse o olur! Bunun için de 1920’lere gelindiğinde, yüzde 99’u okuryazar olmayan, yoksul, cahil, mutsuz, huzursuz, işsiz, özgürlüğü olmayan savaş yorgunu bir halkımız vardır. 

Şimdi ise 2021 yılındayız. Peki, şimdi ne durumdayız? 

Bizim cevap vermemize gerek kalmadı. Çünkü, üç, ‘üçüncü göz’, içinde ülkemizin de bulunduğu yüzlerce ülkeyi kıyaslayan araştırmalar yapmış ve birer sonuç raporu hazırlamış bile: 

  • Birinci rapor Birleşmiş Milletler (BM)’den:

BM, 7 yıldır 156 ülkeyi değerlendirip: Dünya Mutluluk Raporu” hazırlıyor. En son raporu ise 2020 yılına ait, bu sıralamaya göre:   

1.Finlandiya, 2.Danimarka, 3.İsviçre, 4.İzlanda, 5.Norveç, 6.Hollanda, 7.İsveç, 8.Y. Zelanda, 9.Avusturya 10.Lüksemburg… 93.Türkiye…
(Türkiye, önceki yılların sıralamasında da:
2016’da 78./ 2017’da 69./ 2018’da 74./ 2018-2019’da 79. olmuştu).
  • İkinci rapor Freedom House’tan:

‘Freedom House’, 1941 yılında kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu olup, demokrasi, siyasi özgürlük, insan hakları konusunda araştırma ve savunuculuk yapmaktadır. 

2020 yılında 195 ülke arasında yaptığı “özgürlük” sıralamasına göre: Finlandiya, Norveç ve İsveç 100 puan alarak ilk sırayı almış, Türkiye ise, 32 puanla 146. olmuştur. 

Böylece Türkiye bu yıl da “özgür olmayan ülkeler” arasında kalmıştır.

(Türkiye, son 10 yılda özgürlüklerin en çok gerilediği 2’nci ülke oldu).

  • Üçüncü rapor, V-Dem Enstitüsü’nden:

V-Dem Enstitüsü, 2014 yılında İsveç, Göteborg Üniversitesi siyaset bilimi bölümünde kurulan bağımsız bir araştırma enstitüsüdür. 

Sözcü gazetesinin bugünkü manşet haberine göre: V-Dem Enstitüsünün hazırladığı ‘2021 Demokrasi Raporu’na göre: “Türkiye, Liberal Demokrasi Endeksi’nde 179 ülke arasından 149’uncu oldu. Türkiye son 10 yılda en fazla otoriterleşen ülkeler arasında ise Polonya ve Macaristan’dan sonra üçüncü sırada yer aldı.” 

(Bu raporda da ilk 3 sırada: Danimarka, İsveç ve Norveç var…)

Demek ki, Barış her nerede ise huzur da orada olmuştur.

Hepimize bir soru:

Peki, bu bitek coğrafyamızda insanlarımız, neden özgür değil, niçin işsiz, yoksul ve mutsuz? 

***

Muhtemelen kendilerini büyük gören büyüklerimiz, ekranda, meydanda ve salonlarda yukarıdaki araştırmalar için: “Bunlar ülkemiz için kurulan birer komplo…Bizim bizden başka dostumuz yoktur!” -deyip araştırma yapanlara “Eyyy!” -diye parmak sallayıp: “Bunlar yok hükmündedir!” -diyecektir. 

Yönetmek, iş yapmaktır. Her yönetici ve yönetim grubunun asıl görevi, ülkede yaşanacak bir iklimi sağlamak olsa bile, uygulama aşamasında çok önemli ‘anlayış’ farklılıkları ortaya çıkar ve kimi çoğunluğa, kimi de bir azınlığa hizmet eder. 

*

Tüm yönetimler iki farklı yolla karar alır ve uygulama yapar: 

Birincisi; seçilenlerin ve atananların ‘yerinden’ yönetmesidir. Bu ülkelerde her birey değerli ve onun mutluluğu önemlidir. Bu ülkelerde tüm işler ‘yerinde’ koşul ve ölçülere uyularak yapılır. Yönetim, halktan yana olan demokratik bir ‘Sosyal Devlet’ anlayışına sahiptir. Adalet, insan hakları, demokrasi, özgürlük, fırsat eşitliği… gibi insani değer öncelikleri vardır. Yönetme, buyruklarla değil sahip olunan demokratik yetkilerle yerinde ve dayanışma içinde yapılır. İşte böylesi çalışmalarla ‘insana’ daha tez ulaşıp dokunulur ve mutluluk sağlanır. Bu yönetimler gelirleri: demokratik, eşitlikçi, çoğulcu ve barışçı amaçlarla harcarlar. 

Bu özellikleridir bu ülkeleri birer çağdaş ülke yapan ve bu özellikleridir bunların yarışı hep önde götürmelerini sağlayan…

Şimdi, lütfen yukarıdaki her üç araştırmada da ön sırada yer alan; en ‘mutlu’, en ‘özgür’ ülkeler sıralamasına yeniden, yeniden bakınız… 

*  

İkincisi; seçilen ve atananlar, küçük bir azınlığın çıkarlarını önceleyen bir anlayışla merkezden’ (tepeden) verilen buyruklarla iş yaparlar. Kolay yönetmek ve sömürmek için algılar oluşturur, algılara kanmayanları baskı ile sustururlar. Bu yönetimler bahanelerle içeride ve dışarıdaki güçsüzlere savaş açar kaynaklara el koyar, onları susturup, etkisiz bırakırlar. Bunun için de bu ülkelerde aşırı yoksulluk ve aşırı varsıllık vardır. 

Ne yazık ki, bizim ülkemiz; ‘mutlu’ ve özgür’ olmayanların çok olduğu bu grubun içinde yer almaktadır.   

***

Peki, mutlu ve özgür ülkeler sıralamasında, bizim ülkemiz neden hep arka sıralarda yer alıyor?

-Çünkü biz başkayız! Biz, aynaya bile önyargılarımızla bakarız! 

Biz, bize verilecek hizmeti, mutlu bir azınlık için çalışanların tepeden verecekleri ‘lütuf-iane’ ve buyruklarla almayı daha çok seviyoruz.  

Bu yüzden de ‘yerinden yönetim’ konusu ne zaman dile getirilse, bir damarın paranoyaları başlar ve kıyametler kopar. 

Bu yüzden seçtiklerimizin yerine kayyum atanmasına ses çıkmaz…

Peki;

Eğer, kaynaklarımızı halk için işletip, hakça paylaşsak.

Eğer, kaynaklarımızla savaşlara değil barışa yatırım yapsak.

Eğer, milyonların seçtiği Belediye Başkanlarına güvensek.

Eğer, bilim yuvası olması gereken üniversitelerimizi korusak.  

Böylesi bir yönetim biçimi daha “insani” olmaz mıydı? 

Tüm toplumsal çalışmalarda öncelik ‘yerele’ verilmeli, yani insanlara oldukları, bulundukları yerlerde dokunulmalı, onların gereksinimleri; uygun-güvenli-sağlam-estetik şekilde giderilmeli. İşte o zaman toplum daha mutlu, daha huzurlu, daha özgür, daha çağdaş bir toplum olur. 

O halde ortak paydamız demokrasi olmalı, ancak o zaman dünyada ve ülkemizde; hakça, adilce, özgürce, onurluca, barış içinde mutlu, coşkulu, ‘insani’ bir yaşam olabilir…

 Ve çıkar savaşları son bulur.

Loading

İnadına Yapmak / Emin Toprak

08.03.2021

İnadına Yapmak

Emin Toprak

71 yaşındayım, bugüne değin gördüğüm her iktidar, işlerini hep yoksul halka inat yaptı. 

Ülkemizin politik iklimi hakkındaki ilk bilgiyi, 12 yaşında bir çocuk iken radyodan öğrendim. 27 Mayıs İhtilal sözcüsü Türkeş radyoda, ihtilali neden yaptıklarını anlatıyor, akşamki ‘Yassıada’ duruşma saatinde ise, suçlar ve suçlular tanıtılıyordu. 

Özetlersek: Demokrat Partinin; kurduğu “Vatan Cephesi” oluşumuna kendi taraftarlarını toplamakla, halkı ikiye böldüğünü ve ayrıca taraftarı olmayanlara da zorluklar yaşattığını anlatıyorlardı.

İhtilali yapanlar, bazı doğru-yanlış işler yaptıktan sonra, ülke halkına özgürlükçü bir anayasa bırakarak ayrılmışlardı.

Sonraki yıllarda bazen seçimle bazen darbelerle iktidarlar değişti. Her iktidarın farklı söylemleri, yöntemleri olsa da halkın yoksulluğu, dertleri hep aynı kaldı.   

Bazıları, “Yollar yürümekle aşınmaz”Dün dündür, bugün bugündür” dedi fakat ülkeyi sağ ve sol diye ikiye böldü. Sonra da “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyerek çetelere destek verip ülkeyi kana buladı…

Bazıları, “Ben zenginleri severim” -diyerek tarafını belirledi. Yetinmedi, “Bu anayasa ülkeye bol geliyor” diyerek işçi-köylü-memur haklarını yok sayan demokrasi dışı “olağanüstü hâl” dönemini başlattı. 

Böylece, insan hakkı ve insan onuru yok saydı, faili meçhul cinayetler’ (ki, tüm failler bilindiği halde  korunuyordu) işlendi, köyler bombalanıp, yakıldı-yıkıldı-boşaldı, yargısız infaz, dışkı yedirme, işkence, nefret suçları işlendi. Hapishanelerde kimi tutuklular idamla, kimi işkenceyle, kimi yakılarak öldürüldü. 17 yaşındaki çocuğu da ‘idam’ etmek için yaşını büyüttüler. Baş despot kişi ekranlara çıkıp pişkince: Asmayalım da besleyelim mi?” diyebiliyordu… Diğer yüzüyle de “memurum/vatandaşım işini bilir” deyip; sömürüyü, kirli işleri, kara parayı, haksız kazancı, rüşveti serbest bırakıyordu… 

***

Bu acılar, sancılar, karanlık günlerle 2001’e geldik… O günden bugüne, toplumsal yaşamda izi olan (yöneten ya da yönetemeyen) birçok özne halen yaşıyor. Onları adları ile de anabiliriz.   

19 Şubat 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer anayasa kitapçığını, Başbakan Bülent Ecevit’e fırlatmış ve bu olay da yaşanan ekonomik krizin nedeni sayılmıştı. Oysa, aradan 16 yıl geçtikten sonra, olayın faili Sezer dile gelip dedi ki:

Ecevit 2 kez bana gelip, Fazilet Partisi’nin kapatılmamasını, bunun için arkadaşlarım olan Anayasa Mahkemesi üyelerine telkinde bulunmamı istedi. Hukukun üstünlüğüne inanan ve yıllarca AYM’de görev yapan bir kişiye söylediği bu sözlere kırıldım ve reddettim.”

Bu bunalım ikliminden yaralanan AKP, ‘hizmet hareketi’ dedikleri gizli bir güç odağı ile işbirliği yaparak 2002 yılında iktidar oldu. 

İktidarın ilk işleri; güvenlik-yargı-askeri-eğitim gibi kurumlara ‘koza’ yerleştirmek, sonra da kaynak yaratacağız diye halkının malı ve ekmek teknesi olan KİT’leri satmak… Müttehitler kazansın diye o zamandan bu güne kadar ihale yasası 191 kez değiştirme… İşte böyle başladı köylerin boşalması, tarımın bitmesi, şehirlerin betonlaşması, doğal dengeyi bozan HES’lerin yapılması, maden arama ruhsatlarının verilmesi ve karadeliğe dönüşerek 30-40 yıl sonra doğacakları ‘dolar’ ile borçlandıran, yol, tünel, köprü, hastanelerin yapılması… İşsizliğin çok olduğu ülkede işe alınmak için liyakat yerine, mülakatta yandaş olduklarını kanıtlamak esas alındı… Kaynaklarımız, ülkenin huzur, refah, barış için değil de “Bir merminin fiyatını biliyor musun?” -diyerek savaş aracı ve donanımı için harcandı.    

R. Tayyip Erdoğan önce Başbakan olarak tüm yürütme yetkilerini ele almış, yasama ile yargıyı işlevsiz kılmış, medyayı susturup pek çoğunu bir yandaş havuza toplamıştı. Cumhurbaşkanı oldu, fakat bu kimlikle de yetinmedi, yeniden AKP’nin genel başkan oldu. Böylece sanki bir parti devleti kurmuş oldu. Bu kimliklerin verdiği güçle muhaliflerin tümü öteki sayılıp kamusal hizmetlerden yoksun bırakıldı. 

İşte birkaç örnek:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 21.10.2017 günü betonlaşan İstanbul için çok üzülmüş olacak ki özeleştiri yaparak demişti ki: 

  • “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum…” -demişti. 
*

25.02.2021’de pandemiyi hiçe sayarak ‘lebaleb dolu’ parti kongresinde kendi partisine güzellemeler yaparken, bakınız belediye başkanlığını kaybettiği İstanbul ve ‘ötekiler’ için neler söylüyor:  

  • “…Onlara rağmen Kanal İstanbul’u yapacağız. İnadına yapacağız ve Kanal İstanbul ile İstanbul nasıl güzelleşecek, İstanbul bir başka şehir olacak bunu da görecekler. Alıştıracağız, buna da alışacaklar…”

İnadına yapacaklarmış “Kanal İstanbul’u”. 

Kime inat? 

-İstanbul’un doğasına inat. – Muhalefete inat,  

-Yani, 806.415 oy farkla kaybettiren İstanbullulara inat…

Niçin inat?

-İnsan “inatla” ancak sevdikleri için ‘güzel’ işler yapar.

-İnatla düşmanlık olmaz ki! 

O halde?

-Bu tutku, bu direnç, bu inat başka ne için olabilir ki!

-Rant arsalarını alanlar ve müttehitler için olmasın! 

İsterseniz biraz da olumlu düşünelim: 

Yoksa, sevmeye mi başlamış “terörist” ilan ettiği muhalefeti?

Yoksa sevmeye mi başlamış, her yerini betonlaştırdığı İstanbul’u?

*

Cumhurbaşkanı, 02.03.2021 günü: “İnsan Hakları Eylem Planı”nı açıkladı.

Aman Allah’ım! Bu da ne böyle!

İnsan onuru korunacak / dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ayrımcılığı yapılmayacak / herkese eşit, tarafsız ve dürüst hizmet verilecek / masumiyet karinesi, cezanın şahsiliği ilkelerine uyulacak / eleştiri ve düşünce açıklama özgürlüğü olacak / bağımsız, tarafsız yargı ve bir hukuk devleti olacak / hak ve özgürlükler adalet teminatında olacakmış…  

Zaten, yukarıda sayılan bu insani değerlerin ülkemizde yok olduğunu söyleyen, yazan, çizenler yıllardır tutuklu değil mi?

Zaten, yıllardır bunları savunanlar “hain-terörist” sayılmıyor mu?

Sanki o konuşan, 19 yıldır iktidarda olan değil de yeni bir aday! 

Sanki, anayasa mahkemesi ve insan hakları mahkemesi kararlarına karşı duran, uymayan, uygulatmayan kendileri değilmiş!  

Sanki birisi, ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni okuma ekranına koymuş da Cumhurbaşkanı onu okuyor!

Sanki, yaptıklarından nedamet duymuş da artık yapmam diyor! 

Hani derler ya ‘Allah söyletmiş’-diye. Öyle olmuş herhalde.

Yıkıp yok ettiklerini bir bir sıralayıp, söylemiş!

Peki, inandınız mı?

Loading

Birsen Öğretmen (8) / Emin Toprak

01.03.2021

Birsen Öğretmen (8)

Emin Toprak

Sosyal medyada hesap açmış olsa da etkili olarak kullanamıyordu. Hemen ‘akıl hocam’ dediği Ayşe’ye telefon edip, akşam üzeri çardakta buluşmayı teklif etti ve söz aldı. Sonra çay yanında ikram edecekleri için eli işte, düşleriyle de geçmişte olarak hazırlığa başladı.

* 

Mutlu bir evlilik yapıp anne-babasını mutlu edememiş, onlara özlemleri olan torunlar verememiş, anne olmanın hazzını; öğrencileri, arkadaş ve komşu çocukları ile yaşamaya çalışmış fakat sonunda ‘yalnız’ kalmıştı.  Kendisini; sığınak arayan çaresiz birisi ya da güzel apartmanlar arasındaki bir gecekonduya benzetmesi bundandı. Sonra bu duygu ve sıfatlara “Hayır!”-diye karşı çıkar, kendini paylar, donanım, güzellik ve erdemlerini bir bir sıralardı: “Benim büyüleyici gözlerim, ölçülü bedenim, mesleğim, ‘insanlığı’ odak alan, kucaklayıcı, eşitlikçi bir anlayışım var.” demekle yetinmez: “Peki, acaba ben çok seçici olduğum için mi evlenemedim, bu yüzden mi yalnız kaldım?” –diye yeniden kendini sorgulardı. 

O, evliliğin ilk günündeki gibi gülerek, titreyerek, el ele tutuşarak ve o heyecan yaratan duyguların sevgi-saygıyla devam etmesini istiyordu. Ama hiç de böyle olmadığını görüyor, anlıyor, biliyordu. O, gülermiş gibi yapan bir kurnaz eş olmamak için seçici davranmış yıllar öncesi yapılan birkaç teklifi kabul etmemişti. 

Aslında onun da iyi bir eş bulmak, iyi bir eş ve anne olmak, çocuklar doğurmak, onları sevip, sarmalayıp okşamak, emzirmek, ninnilerle masallarla büyütmek, iyi okullarda okutmak, iş sahibi olarak evlendirmek… Ve sonra da torunlara sahip olmak gibi istekleri vardı. 

Zaten bunlar birer düş veya hiç de ‘olamaz’ istekler değildi ki! Yaşıtı olan pek çok arkadaşı bu isteklerini gerçekleştirmişti, onlara özeniyor, hatta onları kıskanıyordu. İşte kimseye açıp paylaşmak istemeyip kendisinde saklı tuttuğu bu yüklerdi içine yağmurlar yağdıran.  

Şimdi kafası, örtüşen, örtüşmeyen pek çok duygu ve düşünceyle doluydu: “Acaba, yıllar öncesinden bugüne, bende heyecan yaratıp içimi titreten, özlemle ‘keşke’ diye diye aradığım birisi-birileri var mıydı?” -diye bir arayıştaydı. Bu içindeki alevleri söndürmek, soğutmak yerine, geçmişi kurcalayıp oralarda kendisini suçlayacak konular arayışıydı. Güneşin kavuran sıcaklığı azalmış, saat 5’e yaklaşmıştı. Birazdan komşu kızı Ayşe gelecekti.

*

Ayşe, cıvıl cıvıl mavi gözlü, samimi, sempatik, hoşsohbet bir kızdı. Çok az puan farkıyla Hukuk Fakültesine giremediği için bu yıl da dershaneye gidiyordu.   

Ayşe, gelince eve girmedi hazır olan tepsi ve çaydanlığı alarak birlikte çardağa gittiler. Piknik tüpü yakıp çayı kısık ateşte demlemeye bıraktılar. Kısa bir hoşbeşten sonra 

Birsen’in “Sevgili Ayşe, acaba telefon ve adres bilgisi olmayan ‘Haydar … ‘ adlı arkadaşımı bulmam için yardımcı olabilir misin? “-sorusuna:

Ayşe, “Tabii ki olur, Biricik Ablam!” -dedi ve sosyal medyada kısa bir arama yaptı, aynı isimi taşıyan çok kişi buldu. Birsen, bunları tek tek inceledi, ayıkladı: “İşte, Haydar bu!…” -diye bir çığlık attı. Ve Ayşe’nin isteğiyle, kendi sosyal medya hesabını açıp, Haydar’a arkadaşlık teklifini gönderdi, onun son mesajını beğenip, yorum kısmına kendisini tanıtıp ev ve cep telefon numarasını yazdı. 

Haydar’ı arama ve mesaj gönderme işi 15-20 dakikada bitmiş, neşeli bir sohbet ve çay eşliğinde, kurabiye, peynirli börek ile dünden kalma zeytinyağlı sarmaları iştahla yemeye başlamışlardı. Göz ve kulaklarının beklediği mesaj gelmemiş, fakat vedalaşma zamanı gelmişti. Birlikte kap-kacağı toplayıp bahçeden çıkıp evin kapısına gelince, Ayşe’ye tekrar teşekkür edip, öpüştükten sonra ayrıldılar.

Eve girince, çardakta bastırdığı heyecanı geri geldi, titredi, içi içine sığmaz oldu ve dolaşarak telefonun çalmasını bekledi. Akşam sekize doğru ev telefonun sesiyle irkildi, yurtdışından aranıyordu. Arayan Haydar’dı. 

Birsen, birkaç saniye kimse konuşamadı, ‘Alo’ deyince de karşı taraf tok bir sesle: “Merhaba, sevgili arkadaşım merhaba! Ben, Haydar” -dedi. Birsen yine birkaç saniye konuşamayınca Haydar, Almanya’da olduğunu yakında Türkiye’ye geleceğini görüşüp uzun uzun konuşmak istediğini söyledi. 

Birsen’in tutukluğu biraz olsun geçtikten sonra: “Haydar arkadaşım, sana karşı mahcup olduğumdan tutuk kaldım, konuşamadım. Sen, sevip saydığım bir meslektaşımdın, fakat bir gece ansızın alıp götürüldün ve bizler seni hiç aramadık, sormadık. Özür dilerim. -dedi ağlamaklı olarak, Özür dilerim’ cümlesi zor anlaşıldı.

Haydar: “Birsen öğretmenim, lütfen üzülmeyiniz, zaten siz arasanız da bana ulaşamazdınız ki! Bu konu biraz uzun ve çok karışık, en iyisi bunu e-mailiniz varsa söyleyin ben yazıp göndereyim.”-dedi ve sonra e-mail adreslerini birbirlerine yazdırıp, bundan böyle bu saatlerde, ev telefonu ile görüşmek üzere sözleştiler…  

Haydar’ın e-mail adresine yazdıklarını sabah kalkınca gördü:    

*     

“Birsen Öğretmenim merhaba;

Sizinle görüştüğüm için çok ama çok mutluyum.  

O baskın gecesinden önce, sizin okula nasıl geldiğimi anlatmalıyım:

Sürgün geldiğim ilin merkezine yakın bir köyde öğretmendim. Maaş almak için il merkezine gitmiştim, maaşımı aldım ve arkadaşlarımla dernekte buluşup sohbet ettik ve vedalaştık. İhtiyaçlarımı almak için çarşıya gidiyorken, kalabalık bir grup sloganlar atarak geçiyordu, durup onları izledim, o sırada elinde bir tomar kâğıt olan biri, teksirle çoğaltılan bir bildiriyi elime tutuşturdu. Sonra okumak için katlayıp cebime koydum ve alışveriş yapacağım yere doğru yürüdüm. Birden birisi önüme çıkıp polis olduğunu söyledi ve kimliğimi istedi, çıkarıp verdim, baktı baktı ve ‘ellerini kaldır üstünü arayacağım’ dedi. Aradı ve o bildiriyi buldu. Birlikte karakola gittik. Geçmişimi ve okumadığım o bildiri hakkında sorular sorarak ifademi aldılar ve gece saat 3’e doğru serbest bıraktılar. Bir hafta sonra köye iki müfettiş geldi ve bana yine o bildiriyi sordular… Sonra da beni sizin okula sürgün ettiler. (Not: ben o bildiride neler yazıldığını hiç öğrenemedim.)

Bu atamayı iptal etmesi için Danıştay’da dava açmış, onun sonucunu bekliyordum. İşte sizin de bildiğiniz o gece yarısı ‘Polis!… Aç, aç kapıyı!’ ve kapıya inen darbe sesleri ile uyandım. Kapıyı açtım üç maskeli kişi içeri girdi. Beni kelepçeleyip evi didik didik aradılar. Birkaç kitabı ve beni alıp evden ayrıldılar. (Ev sahibim de uyanmış korku içinde bizi izliyordu).

Yine o okumadığım bildiri ve hiç tanımadığım bazı isimler hakkında bilgi istiyorlardı. Ben ‘bilmiyorum’ dedikçe, onlar çılgınlaşıyor ve dövüyordu. Sabah oldu, akşam oldu, ben hep aynı şeyleri söylüyorum, onlar ise dövüyordu. Kürt-Alevi olduğumu öğrendikleri için de bana ‘Kızılbaş!’ diye hitap edip yeni işkencecilere o adla teslim ediyorlardı. (Hapishanedekilere bunu anlatınca artık orada da adım Kızılbaş olmuştu) O gece beni başka bir ekibe teslim ettiler. Onlar da maskeliydi, gözlerimi bağlayıp arabaya bindirip, uzun süre gittikten sonra durdular, etrafı delice akan bir suyun çağlaması sarmıştı, sanırım bir köprü üzerindeydik. Giysilerimi çıkarıp beni çıplak olarak bir telis çuvalın içine koyup çuval ağzını sıkıca bağlayıp fırlattılar, içimden ‘tamam buraya kadarmış’ diyordum. Havada bir süre uçup şırapp diye buz gibi akan bir suyun içine düşüp sürüklendim ve birdenbire frene basılmış gibi olduğum yerde dönmeye başlayınca ‘demek ki urganla bağlanmışım’ -dedim. Orada ölmemeyi beklerken, yavaş yavaş çekilip sudan çıkarıldım, çuval içindeydim, dişlerim titreşip çarpışıyor, çok üşüyordum. Cellatlarım peş peşe tekmeler atıp: ’Ulan Kızılbaş, konuşacak mısın, yoksa denizde yem mi olacaksın!…’ -diyorlardı. Ben bilmiyorum dedikçe de onlar küfür edip çılgınca tekmeliyorlardı.

Bayılmışım, kaç saat sürdü, beni nasıl giydirip merkezlerine getirdiklerini hiç hatırlamıyorum. Uzuvlarıma elektrik verme, tavana asma ve tehditler artık sıradanlaşmıştı. Birkaç gün sonra savcı sorguladı, nöbetçi doktor darp izlerini göre ‘sağlam’ raporu ve nöbetçi mahkeme de ‘tutuklama’ kararı verdi. (Bu arada bir ekip de doğduğum köye gidip evimizde arama yapmış Türkçe bilmeyen anne-babama hakaret edip, onlara oğullarının ‘Komünist’ olduğunu söylemişler.)

Pek çok kişinin sanık olduğu bir davadan yargılanıyordum ve ben bu sanıklardan hiçbirini tanımıyordum. Mahkeme 4 yıl sonra bitti, ben de ‘beraat’ ettim. Fakat düzen beni kendine düşman saymış, ben de artık eski Haydar değildim. 

Dışarıya çıkmadan iki yıl önce, annem babam altı ay arayla özlemimi çeke çeke ölmüşlerdi. Şimdi benim gidecek bir yerim, yapacak bir işim ve yaşam tutkum olsa da yaşam güvencem yoktu. Ne yapmalı, nasıl yapmalı! arayışı sonunda, hapishane dostlarımın dostlarını bulup bir tır kasası içinde Almanya’ya ulaşabildim. O dostlarımın dostları burada da yalnız bırakmadılar beni, elimdeki mahkeme belgelerini ilgili yerlere verince kolayca ‘sığınmacı’ oldum, iş verdiler çalıştım. Fakat burada tanış çok azdı, farklı bir dil ve kültür içinde kimliksiz kalmış, boğuluyordum. ‘Dilin en önemli kimlik olduğunu’ öğrenmiş hem çalışmış hem de dil öğrenerek yeni bir kimlik kazanmıştım. 

Sevgili arkadaşım işte böyle…  Yakında geleceğim, eğer isterseniz (ki, ben çok isterim) buluşup daha uzun konuşuruz.

Sevgi ve saygılarımla… 

‘Kızılbaş’ Haydar”   

 *  

Haydar, ‘yurtdışı konuşmaları bedava’ bir tarife ile hemen her akşam o saatte arar olmuştu. Birsen de neredeyse tüm yaşam düzenini bu konuşma saatine uyarlamıştı. Günlük ev ve bahçe işlerini bitirdikten sonra oturup, Haydar’ın mektubunu yeniden okuyor telefonun çalmasını bekliyordu. 

Haydar’ın 15 gün sonra geleceğini söylediği akşam:

Birsen’in, Gelecek, gelecek, gelecek!”…

Haydar’ın da “Geleceğim, geleceğim, geleceğim!”… 

Çığlıkları iki ayrı coğrafyanın sokaklarında yankılanmıştı. 

Gelecek, geleceğim, gelecek, geleceğim, gelecek!

Loading

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu