Press "Enter" to skip to content

Demokrasi Zirvesi / Emin Toprak

14.11.2021

Demokrasi Zirvesi

Tek kişinin yönetimindeki AKP, iktidar oluşunun 19 yılını bitirdi, fakat hem çok yorgun hem de takatsiz bir durumda.

Çünkü iktidar olduğundan beri tüm toplumu kucaklamak yerine, sadece taraftarlarından yana oldu. Hukuk kuralları ile yönetme yerine taraflı keyfi buyruklarla yol almayı seçti. Bu anlayış ve uygulama sonucu halk kutuplaşıp ayrışınca desteğini önemli oranda kaybetti.

Bugünlerde de yaptıklarının faturaları ile karşılaştığı için zor günler yaşıyor.

Aslında yaşadığı zorluklar ilk değil. 2015 seçiminde iktidar olma çoğunluğunu kaybedince, ülkede başlattığı korku ikliminden beridir, böylesi zorlukları hem içeride hem de dışarıda sıkça yaşıyor.

Fakat iktidar, ne zaman ülkede sosyo-ekonomik sorunlar zirve yaparsa, ne zaman ülke dünyada yalnız kalıp istenmez olursa, ne zaman ki iktidarı için bir ikbal korkusu oluşursa, işte o zaman milliyetçilik limanına sığınır.

Bu korunaklı ve güvenli limanda; “Söz konusu vatansa…” ile başlar, “Vatan! Millet! Sakarya!” naralarıyla sürüp gider hamaset nutukları. Bu limanda, düşünmeyen (‘düşündürülmeyen’ demek daha doğru) çoğunlukları toplamak oldukça kolaydır. Çünkü bu limanda; olan olmuş ve unutulmuş, kırılan kol yen içinde kalmış, soru sormak, sorgulamak, düşünmek ve mantık yok olmuştur artık.

Kısacası, halk algılarla kandırılmış gündem ise değişmiştir.

Kandırılmış halk, şimdi kışkırtılmış bir coşkunun kısa süreli etkisiyle, Donkişot misali sanal “iç ve dış düşmanlar” ile vuruşmaya hazırdır artık.

Algıların yönettiği bu sanal alandan ayrılıp, biraz da gerçek hayatta yaşananlara bakalım:

Gerçek hayatta algılar az, olgular ise çoktur. Gerçek hayatta; açlık, işsizlik, sömürü, sel, yangın, fırtına, işkence, ölüm, talan…, çetelerin oluşturduğu olgular vardır.

Ülke kaynaklarının talan edilmesi, laiklik, hak ve özgürlüklerin  yok edilmesi sürerken, ülke nüfusunun büyük çoğunluğu da hızla açlık sınırlarına  doğru yol alıyor!

Nice farklı inancı yok sayarak, tek din, tek mezhepte toplama çalışmaları, zorunlu din dersini dayatmalarıyla, özgürlükler, eşit yurttaşlık ve laiklik yok ediliyor!

İçişleri Bakanı muhtarlara; siz, yıkılması yasak olan yerleri gece yarısı olunca dozerlerle yıkınız, biz gündüz olunca enkazı temizletiriz, yasası da sonradan gelir diyebiliyor!

20 yıldan beri %49’u temsil eden muhalefetin verdiği hiç bir yasa tasarısı ve araştırma önergesi kabul görmüyor!

Uluslararası mahkeme kararlarını, Anayasamız kendi hükümlerinden bile üstün kabul ederken, yönetim “bunlar yok hükmündedir” diyerek uygulamıyor!

Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyacak kadar bile yetkisi, bağımsızlığı ve cesareti olmayan bir yargımız var!

Bu keyfi yönetim sonucu tabii ki dışarıdaki komşu ve uzak ülkelerle dostluğumuz büyük yaralar alır, tabii ki dünyada yalnız kalırız, bu anlayışla da “hukuka uy” diyen elçilere zeval vermeye çalışırız.

Sonra da birileri: “Niçin ayıplarımızı, yolsuzluklarımız dışarı sızıyor, neden kırılan kollarımız yen içinde kalmıyor” diyebiliyor!

Görüldüğü gibi 19 yıllık iktidarın neden olduğu ekonomik kriz ve yoksullaşma, artık gizlenemez bir hal aldı ve özgürlükler yok edildi. Ve barışçı olmayan dış politikaları da iflas etti. Bunun içindir ki son günlerde yine; yerli ve milli nutukları eşliğinde yeni teskereler hazırlanıp, milliyetçilik köpürtmesi başlatıldı.

Eğer bunca oldu bitti karşısında bile hala susup: “Maşallah” diyen bir çoğunluk varsa, sizce orta yerde bir yanlışlık, bir tuhaflık yok mu?

VAR! dediğinizi duyar gibiyim.

O zaman Che Guevara gibi: “Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun kölelerdir.” -desek bile, onları yok saymadan uyandırmalı, birlikte başarmak için adım atmalıyız.

***

Ülkemizin yaşayanları olarak bizler, olup bitenleri, görüyor, yaşıyor, biliyoruz. Dışarıdaki birileri de bizi adım adım izleyip, gözleyebiliyor, bize dair karneler verip, raporlar yazabiliyor. Çünkü dijital çağa geçmekle dünya küçüldü.

Bakınız “bizi kıskananlar” neleri ölçmüş, neler demişler:

  • “2020 Dünya Mutluluk Raporu” ile 156 ülke arasında Türkiye: 93.
  • “2020 Dünya Özgürlük Raporu” ile 195 ülke arasında Türkiye: 146.
  • “2021 Dünya Demokrasi Raporu” ile 179 ülke arasında Türkiye 149. olarak, 10 yılda en fazla otoriterleşen ülkeler arasında 3. olmuş.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) Başkanı Robert Spano: 2020’de AHİM’e; Rusya’dan 13.650 (%22,4), Türkiye’den ise 11.750 (%12,5) kişinin başvuruda bulunduğunu açıkladı (Türkiye’den başvurular bir yıl öncesine oranla: %27 artmış).

Ve ABD’de 9-10 Aralık’ta düzenlenecek olan ‘Demokrasi Zirvesi’nin davetli listesinde bulunan 107 ülke arasında Türkiye bulunmuyor.

Belki, ülkemizde olup bitenlere ve yukarıdaki karnemize bakarak, belki, 10 Büyükelçinin bildirisi sonrasına misilleme olarak, Kim bilir, belki de ülkemizi teşhir etmek için bu ilk listeyi, bile isteye basına sızdırdılar. Belki… belki…

Fakat bu davete niçin çağrılmadığımız henüz açıklanmadı.

Ayrıca daha toplantıya günler var, belki bizi de çağıracaklar!

Sonuç olarak bizi ‘Demokrasi Zirvesi’ne davet etmediler!

Peki, Demokrasi nedir?

Bir uzman görüşüne başvurmadan kısaca demokrasiyi: özgür ve eşit yurttaşlardan (halktan) demokratik seçimler sonucu alınan yetkiyi, onlar adına kullanmak, hukuk içinde yönetmek, hesap sormak ve hesap verebilir olmak olarak tanımlayabiliriz.

Demokrasi için gerekli olanlar ise:

  • Demokratik Seçim İklimi: Yarışanlara eşit koşullar sağlanması, görüşlerini özgürce dile getirmesi.
  • Demokratik Seçim Ortamı: Oyların özgürce kullanılması ve sayım dökümün herkese açık ve hukuk içinde yapılması.
  • Demokratik Seçim Sonrası: Kazananların yasalara ve hukuka bağlı olarak çalışması.

Şimdi de size yeni bir “belki” söyletecek bir soru:

Acaba, yukarıda sıralanan demokrasi tanım ve gerekliliklerine uymadığımız için mi bu zirveye çağrılmadık?

Belki de ülkemiz yeni bir çağrı alıp bu zirveye katılacak!

Ama bu ‘Demokrasi Zirvesi’ne katılsak bile:

Niçin zirveye çağrılan o 107 ülke arasında olmadığımızın ezikliğini hep yaşayacağız!

Ülkemizi izleyip, gözleyip, değerlendirilenlere, ayıplı rapor ve karneler hazırlatan bu iklim ve olgular var oldukça…

Biz ülkece özgüvensiz ve boynu bükük kalacağız!

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Cumhuriyet ve Demokrasi / Emin Toprak

01.11.2021

Cumhuriyet ve Demokrasi

İktidarın; bir aileye, bir sınıfa, bir zümreye veya bir şahsa ait olmadığı yönetim anlayışına Cumhuriyet denir.
Cumhuriyet yönetiminde iktidarlar, belirli aralıklarla yapılan seçimlerin sonunda, ülke halkının çoğunluk oylarına göre belirlenir.

Demokrasi ise her bireyin değerli olduğu gerçeğinden hareketle toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun herkesin eşit sayıldığı yönetim anlayışıdır.

Cumhuriyet çoğunluğu, Demokrasi ise her bireyi, grubu, çok sesliliği, çeşitliliği, çoğulculuğu önemser, her farklılığı saygın görür, farklılıkların özgür olarak hak ve değerleriyle yaşamasını sağlar.

Bu nedenle Cumhuriyet sistemi, ancak Demokrasi ile birlikte olduğunda insanileşir ve bir anlam kazanır. Cumhuriyet olan bir sistemde, eğer demokrasi eksikliği varsa; farklılıklar insan haklarından mahrum kalarak, sayısal çoğunluğu temsil eden güçlerin hegemonyası altında ezilirler. Günümüz dünyasında bile halen demokrasi tam işlemeyen, fakat ismi Cumhuriyet olan pek çok ülke vardır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, ülke halkları bir taraftan, çoğulculuğu ve yerinden yönetimi esas alan demokratik bir Anayasa için aralarında uzlaşıp, anlaşıyor, bir taraftan da emperyalistler ve onların işbirlikçileriyle savaşıyordu.

Ülke böylesi zor günler yaşarken, tüm farklıkları kucaklayan bir Anayasa hazırlanır Mecliste 20 Ocak 1921 günü görüşülerek kabul edilir. İşte bu Anayasa’nın ilk dört ve 11. maddeleri (özgün olarak):

  • “Madde 1. Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
  • Madde 2. İcra kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.
  • Madde 3.- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti “ unvanını taşır.
  • Madde 4. Büyük Millet Meclisi vilâyetler halkınca müntahap azâdan mürekkeptir.
    Madde 11.Vilâyet, mahallî umurda mânevi ve muhtariyeti haizdir…”

Görüldüğü gibi bu kurucu Anayasa; “tek kişi” buyruklarıyla oluşan Padişahlık yönetimi yerine, hakimiyeti kayıtsız şartsız olarak millete veren, çoğulculuğu kabul edip, Vilayetlere muhtariyet ve yerinden yönetim yetkileri veren oldukça demokratik bir öze sahiptir.

Fakat sonraki yıllarda ne yazıktır ki, ülkedeki farklı kimlikler: “tek millet” kabul edilip Türkleştirme başlamış, Vilayetlerin muhtariyet ve yerinden yönetim yetkileri de merkezde toplanmıştır. Böylece bu demokratik Anayasa için varılan uzlaşma ve verilen sözler unutulmuş; çoğulculuk, muhtariyet ve yerinden yönetim gibi demokratik haklar yok sayılmıştır.

Kurtuluş Savaşı bitip geçiş ortamı sağlandıktan hemen sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkanlığında toplanan Mecliste alınan kararlarla: 1 Kasım 1922 günü Saltanat (Padişahlık) kaldırılır ve bir yıl sonra da 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet idaresine geçildiği resmen ilan edilir.

***

Ben, 98 yaşındaki Cumhuriyetin 71 yılını gördümse de 60 yılını, dolu dolu yaşadım.

Bu yıllarda; ülkedeki farklı kimlik ve kültürler yok sayılıyor, emekçilerin hak istekleri önemsenmiyordu. Bu uygulamalar, Cumhuriyetin demokrasi ve demokratik eksiklikleri olduğu içindi. Bu yüzden de tüm hak isteyişleri uzlaşma yerine, baskıyla sindirilmeye çalışılıyordu.

Bu nedenle de ülkemiz; çokça darbe, sıkıyönetim, olağanüstü hâl yaşadı ve nice canını kaybetti, kaynaklarımız da top, tüfek, bomba gibi savaşlar için harcandı.

Sonuç olarak: demokrasi ve barış düşmanları yüzünden çok büyük acılar yaşandı.

*

Bugüne gelecek olursak:

Bugün “tek kişi” buyruklarıyla yol alan bir iktidarımız var.

Bu tek kişi; insan hakları, demokrasi ve tüm demokratik haklara karşı.

Bu kişi sadece, kendisini ‘şimdilik’ cansiperane korumaya söz vermiş olan bir kişiyi dinliyor.

Bu kişi, şimdilerde çok yorgun düştüğünden, yönetme güçlüğü de çekiyor. Ülkemiz çok zor günlerden geçiyor.

19 yıllık iktidarın tek lideri: Sayın Erdoğan.

Erdoğan anlayışı; Anayasada eser miktarda bulunan demokratik kazanım ve laikliği kaldırmış, Osmanlı saltanat anlayışı ve uygulamalarına ha döndü, ha dönecek.

Tek kişi iktidarına geçildiği 19 yıldan beri, hiçbir ağır sanayi yatırımı yapmadığı halde, eko sistemi bozacak şekilde, ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynakları, suları, madenleri ve halkın ekmek teknesi olan fabrikaları yok pahasına yandaşlara satılmış durumda.

Bu yüzden ülkemizde hem ucuz emek gücü hem yoksulluk artmış, işçiler işsiz kalmış, sendikalar da güçsüz ve işlevsiz durumda.

Tek karar verici Sayın Erdoğan, yola çıktığında:

“Önce inşaat!” dedi. Deli Dumrul’u bile kıskandıracak projelere; 25-30 yıl süreyle, Dolar endeksli ve müşteri garantileri verilerek, 2-3 kuşak borçlandırıldı. Böylece (hakkını yemeyelim); pek çok yol, tünel, köprü, havaalanı, şehir hastanesi yaptırdı. Hem de adrese teslim ihaleler yapıp, 5 yandaş müttehitte yaptıracak şekilde!

Ayrıca, ülke kaynaklarının büyük bir kısmını da güvenlikçi anlayışla savaş araç-gereçleri için harcadılar ve harcamaya devam ediyorlar.

Sayın Erdoğan’ın birçok kimliği var. Bir kişinin birçok kimliğe sahip olması aslında bir zenginliktir. Fakat Erdoğan’ın etik olarak uyuşmayan, çok önemli iki kimliği var:

Bunlardan biri olan AKP Genel Başkanlığı kimliğidir ki, bununla; çok ayrımcı, ötekileştiren, saldırgan bir siyaset diliyle rakiplerine saldırıyor.

İkinci kimliği ise tarafsız olacağına dair söz verip yemin ettiği, böylece dokunulmazlık kazandığı, devletin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı kimliğidir.

Sayın Erdoğan, etik olarak uyumlu olmadığını düşündüğüm bu iki kimliği her gün birlikte kullanıyor. Genel başkanı olduğu AKP’nin tüm görüş, söz ve davranışlarını, yeni makamında da sürdürüyor. Devlet imkanıyla gezilere, ekranlara ve meydanlara çıkıp, slogana dönüştürdüğü partisel görüşleriyle muhalefetteki rakiplerini terörist, hain ilan edip, sayıp döküyor.

Her sıkıştığında milliyetçi bir coşku yaratmak için meclise yurt dışına asker gönderme teskeresi gönderen Sayın Erdoğan’ın yeni teskeresi neyse ki üç gün önce ana muhalefet partisi CHP’ce de kabul görmedi.

CHP’nin Barış ve demokrasiye katkı veren bu karşı çıkışını saygıyla alkışlıyorum.

Cumhuriyet bugün 98 yaşında!

Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!

Günümüz, Demokratik Laik Cumhuriyet için mücadele günü olsun!

Yaşasın Demokratik Laik Cumhuriyet!

Yaşasın Barış!

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Göçler-Göçmenler / Emin Toprak

07.11.2021

Göçler-Göçmenler

Coğrafyamız; binlerce yıldan beri göçlerin, göçmenlerin ve sürgünlerin yolu, durağı, kurağı olagelmiştir.

Göçler, doğal felaketler, savaşlar, salgınlar sonucunda oluşan; korku, acı, baskı, yokluk, hastalık gibi yaşam zorluklarından, zorunlu bir kaçıştır. Bu kaçış aslında, daha güvenli bir yaşam iklimi arayışıdır. 

Sürgünler ise; egemen güçlerin, kendileri için tehlikeli sayıp istemedikleri kültürlere sahip olan kişi ve grupları, coğrafyasından tüm değerlerinden koparmaktır. Bunlara götürüldükleri yerdeki dil, inanç ve yaşam tarzını benimseterek etkisiz kılmak, böylece sosyal bellekleri silmek, sindirmek ‘kendilerine benzer’ yapmak (asimile etmek) amacıyla yapılan faşistçe bir yok etme eylemidir. 

Bulunduğumuz coğrafyanın, Orta Asya’dan çokça göç aldığı söylenir. Çok eski yıllarda gerçekleşen bu göçlerin benim için çokça bilinmezlikleri olduğunu düşünerek daha çok yakın çağlara bakmak istiyorum.

Osmanlı dönemi ve kurtuluş savaşı sonrasında hem ülke içinde hem de dışından çokça göç ve sürgün olayı yaşandığı görülür. Örnek olarak: 1915, 1925, 1938, 12 Mart, 12 Eylül dönemleri verilebilir. Bu yıllar hem yurtiçi hem yurtdışı göçler için çok hareketli yıllardır. Kırım, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan …’dan, yurdumuza, bizden; Yunanistan, Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda, İsveç, İngiltere, ABD, Kanada vb. ülkelere akıp giden göçmen, mülteci, sığınmacı ve sürgünleri sayabiliriz.  

Göç eden ve sürgün edilenlerin, aşmak zorunda oldukları; yol, dağ, deniz, sınırlar pek çok doğal ve yapay tuzakla doludur. Çünkü dünyadaki tüm sınırlar tuzaklıdır, çünkü, sınırlar insani değerleri değil, faşizan-ırksal çıkarları korurlar. İşte bu tuzakları aşamayanlar ölür, kalanlar için ise acı dolu çileli günler başlar. 

Çünkü tuzakları aşarak ölümden kurtulanlar gittikleri diyarlarda, dilsiz, kimliksiz, kimsesizdirler. Bu psikolojiye sahip olarak; mülteci/göçmen/öteki olmayı kabul ederek yokluk ve korku içinde yaşarlar. 

Şimdi burada biraz nefes alıp, birazcık düşünelim:

Çünkü bu sosyolojik olayın ve onun yarattığı psikolojiyi birlikte ele alıp neden/niçin diye sorgulamak için sağduyulu bir düşünmeye ihtiyacımız var. 

Kim; evini, işini, hayvanını, toprağını, yurdunu, değerlerini bırakıp, ölüm tuzaklı yollardan geçerek bir bilinmeze doğru gitmek ister ki? 

Kim; dilenci yerine konulacağını, onursuz bırakılacağını, öteki sayılacağını bile bile göçmen olmak ister ki? 

Peki tüm bu gerçekler bilindiği halde neden göçler durmaksızın devam ediyor? 

Özet cevap: Ne yazık ki, çaresiz kalan insanlar; sadece sevdikleri ve çocukları yaşasın, onların daha iyi bir gelecekleri olsun diye bu zorluk dolu ve insanlık dışı oluşlara katlanıyorlar.   

Şimdi de bugünümüze gelelim: 

2021 yılına girerken TÜİK nüfusumuzun 83 milyon 614 bin kişi olduğunu ilan etti. Bugünlerde ise 50 milyon insanımızın yoksulluk standartlarının altında yaşadığı ve bunlardan da 16 milyon kişiye ‘sosyal yardım’ verildiği söyleniyor. 

Bunca yoksulumuza bir de 7-8 milyon göçmen nüfus eklenince:

Tabii ki, mutsuz olanların çığlıkları da artarak yükselmeye başladı. 

Sömürü çarkı dişlileri arasında ezilenlerin çığlıkları çok haklı. 

Haksızlık ise; göçmenleri yokluk ve yoksulluklara sebep görüp, onları hedef almaktır. Hem de çok büyük bir haksızlık! 

Doğru olan ya da olması gereken; geçinemeyenlerin sağduyuyla düşünüp, bu eşitsiz gelir dağılımına sebep olan politikaları ve sömürü çarklarını sorgulaması ve demokratik yollarla haklarını aramasıdır. 

Fakat ne yazık ki, yurdumuzun gerçeklerini unutan büyük bir çoğunluk, göç mağdurlarını kendi yoksulluklarının asıl nedeni olarak görüyor! 

Bu kolaycı ve sığ düşünceyle, lokmasının azıcık olmasına da göçmenlerin sebep olduğuna karar verip onları birer düşman olarak görüyor, belki bilmeden ırkçılık yapıyorlar. 

Peki, neden üniversitedeki her dört gençten birisinin göçmen, sığınmacı olarak başka ülkelere kaçma taraflısı olduklarını hiç düşünmüyorlar?  

İşte bu anlayıştır haksız ve yanlış olan.

Hele hele görevleri ayrımsız olarak halka hizmet etmek ve sosyal adaleti sağlamak olan bazı belediye başkanları ve politikacıların; insani olmayan, ayrımcı, ırkçı bir anlayış taşıyor olmaları çok üzücü ve düşündürücüdür. 

Eğer bir an olsun aşağıdaki karede olan objelere ve çocuğun bakışlarına bakıp, kendilerini o çocuk akranı sayarak, ya da onun annesi-babası olduklarını düşünerek bir niçin/neden sıralaması yapsalar o zaman bu insanlık dışı olayı ve olanları sanırım daha iyi anlarlar. 

İşte çok uzaklardan, yaşamak için yurdumuza sığınmış bir emekçi… Kim bilir ailesinin nasıl bir hikayesi var! Onun akranları şimdi okulda, oyunda, çünkü onlar henüz birer ana kuzusu. Ama ismini bilemediğim bu güzel çocuk, bu yaşta yüklenmiş acımasız bir yaşamın yükünü. 

***

İnsanlık tarihi boyunca sömürücüler, amaçlarına ulaşmak için sürekli olarak; gerginlik, çatışma ve savaşlar çıkarmıştır. Bunlara en büyük desteği de olup biteni sorgulamayan sağlıklı düşünmeyen yoksul halk kitleleri vermiştir.

Savaşlar yüzünden çok, çok acılar yaşadı, çok çileler çekti insanlık.

Savaş; çıkar sağlama ve öç alma amacı olan ego ve hırsların çarpışmasıdır, yani bir ilkellik ve bir tür kana susamışlıktır.

Böylesi savaşlara karşı olmak da ‘insan’ olmaktır!

Böylesi savaşlara karşı olan her direniş de kutsaldır!

Ülkece, belki de dünyaca “bana dokunmasın da…” anlayışının yarattığı bir geç kalmışlık, bir suskunluk yüzünden yaşanan yeniklik ve ezikliği, daha kaç nesil tadacak?

Belki zamanla açılan yaralar iyileşir, geçer, ama bunların hem yüzeyde izleri hem de derinlerde sızıları hep kalacak.

Bunlar bir yenilmişlik sonucu oluşan iz ve sızılardır. Bunlardır insanda; hiçlik, anlamsızlık, güvensizlik duygularını besleyen.

Yurdumuzdaki 6-7 milyon göçmen insan savaştan kaçarak yurdumuza sığınmıştır. Bunlar insandır ne bizim rakiplerimiz ne de düşmanımızdır.

‘İnsanlar da coğrafyalar da birbirine muhtaçtır’ derler, evet, eğer barışçı anlayışla işbirliği yapılır, bir coğrafyadaki eksik, diğerinin artılarıyla giderilirse, bu dünya herkese kolayca yetebilir. Farklılıklar da toplumsal gelişim, değişime renk ve güzellik katar, böylece bir barış bir huzur ortamı doğabilirdi.

Şu an yurdumuz bir göç merkezi olmuştur, bizim görevimiz: bu sonucun oluşmasında ülkemizin politik ve askeri katkılarını sorgulamak, barışçı komşuluk ilişkilerini geliştirecek demokratik çözümler için katkı vermek olmalıdır.

Barış yaşatır! Yaşamak kutsal bir direniştir!

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Türk Sorunu / Emin Toprak

25.10.2021

Türk Sorunu

Yıllar önce alıp okumadığım kalınca bir eseri raftan indirip, sıcak yaz günlerinde okudum. ‘Otuzuncu Yaş’ (Yapı Kredi Yayınları) isimli bu eserde, ünlü şair-yazar İngeborg Bacmann’ın tüm öyküleri toplanmıştı. Ve “Ölüm Gelecektir” adlı öyküde ise yazar okurlarına sanki bir “insanlık dersi” veriyordu.

İşte o satırlar:

“… Bizim aile kendi kendisi için, kendi başına gelenler için gözyaşı dökmeyi sever en çok, başkalarının başına gelenlere ise ağladığı pek görülmez, bunlar yalnızca ürperti uyandırır onda, bu ürpertinin hazzını yaşamakla yetinir…

Katillerini ele versem, hırsızlarını gereken yere ihbar etsem, bu aileye layık biri olabilir miyim? Yabancı aileleri, bu ailelerde işlenen cinayet ve kötülükler dolaysıyla suçlayabilirim kuşkusuz, ama kendi ailemi içindeki o cılk yaralar dolaysıyla asla ele vermeyeceğim, asla. Ama başka her aileden daha çok bizim ailede bunları rahatlıkla gözlemleyebilirim… Susuyoruz.”

Sizi bilmem, ama ben bu satırları okurken çok etkilendim, sonra da insan neden gerçekçi bir gözle kendi ve toplumunda görünen “cılk yaraları” biraz biraz deşip sorgulayıp, yargılamaktan kaçınır, niçin susar, diye çok düşündüm.

***

Kim bilir, belki de “Kürt Sorunu” başlıklı yazımda: “Ülkemizin, ‘Kürt Sorununu’ çözümsüz bırakan, bir ‘Türk Sorunu’ var.” -derken, henüz yukarıdaki öykünün etkisindeydim.

Peki, ‘Türk Sorunu’ nedir?

Osmanlının son yıllarında kurulan, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Enver Paşaya bağlı “Teşkilatı Mahsusa” adıyla bir gizli örgüt kurulur. Bu kuruluş, 1911 yılından başlayarak Osmanlıdaki çok kültürlülük ve çeşitliliği yok ederek, Türkçü ve İslamcı bir ulus oluşturmak ister. İşte günümüze kadar sürüp gelen bu anlayışa: ‘Türk Sorunu’ diyebiliriz.

Şimdi bu anlayışın sebep olduğu, çoğumuzun bildiği, bilmeyenlerin de konuyu detaylarıyla internetten öğrenebileceği sadece birkaç örnek olayı sıralamak istiyorum:

• İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi ve Enver Paşa tutkunu olan Yakup Cemil’in 1914 yılında arkadaşlarıyla; Kastamonu, Sinop, Boyabat, Çankırı ve Çorum’da öldürme, gasp, tecavüz gibi ağır suçlardan mahkûm 2000 kişilik çeteler kurması. Bu çetelerin, Artvin, Ardahan, Kars, Oltu’daki yerleşik halklara çok ağır zulüm uygulaması, örneğin, yörenin en barışçı ve çalışkan üreticileri olan Malakan halkından kimilerini katlederek, kimilerini de göç ettirerek mallarına el koymaları ve Ermeni Tehciri…
• Çok kültürlülüğü ve yerinden yönetimi esas alan demokratik 1921 anayasasının 1924’te değiştirilmesi ve böylece Turancılık, ırkçı Güneş Dil Teorisi, tek dil, tek millet … anlayışlarının etkin kılınması, Dersim Katliamı…
• 12 Eylül 1980 Diyarbakır Cezaevinde yaşanan utanç verici olaylar…
• Trafik ışıklarındaki renklerin bile yasaklanması…
• Halka dışkı yedirilmesi, faili bilinen fakat açıklanmayan katliamlar…
• Vekillerin meclisten boyunlarından basılarak, sürüklenip çıkarılması..
• 19 Aralık 2000 günü ‘Hayata Dönüş Operasyonu’unda 29 tutuklu ve 2 polisin öldürülmesi…
• 2015’te çatışmalarda öldürülen kadının çıplak fotoğraflarının sosyal medyada paylaşılması ve bir erkek cesedinin katledenlerce tomalara bağlanıp gezdirilmesi videosu…
• Aramak için girilen ev duvarlarına “Türk’ün gücünü göreceksiniz”, yatak odalarına nefret suç olan yazılar yazılması…
• Bir annenin öldürülen 10 yaşındaki çocuğunun cesedini buzdolabında saklaması…
• 2020 HDP’nin ezici bir çoğunlukla kazandığı 65 belediyeden 59’una kayyum atanması, sadece 4 küçük ilçe ve 2 belde kalması…
• İnsanların helikopterden atılması…
• Kürtlerden birinin konuşması üzerine binlerce sayfa ‘iddianame’ yazan, fakat ortalığa saçılmış binlerce kirli dosyayı açmaya bile cesaret edemeyen savcılar…
• Ve tüm bu insanlık suçlarını işleyenlerin sorgulanmaması, sorgulansa bile cezasızlık uygulanarak suçlarının yanlarına kâr kalması…
• …

Birkaç örnekle anlatmaya çalıştığım bu sorunlar, büyük çoğunluğun yüzleşmekten korkup kaçtığı, dokunulmaz kıldığı, gizlediği birer vicdani yaradır. Bu sızıları toplum ve pek çok aile halen yaşamaktadır.

İşte bu vicdan yaralarının hangisini deşerseniz altında bir ‘Türk Sorunu’ olduğunu görürsünüz. Eğer buna karşı bir insani ses, bir duruşumuz yoksa ve her sıkıştığımızda “Kol kırılır yen içinde kalır” ilkel sözüne sığınıyorsak, bu sorun nasıl çözülür?

Kuşkusuz her insan; kendi kimliği, kültürü, inancı, yaşam tarzı ve bir ferdi olduğu toplumun değerleriyle övünüp, gurur duyabilir. Bu her insanda var olan “ben” duygusunun bir sonucu olduğundan hoşgörüyle karşılanabilir.

Fakat bazı sığ düşünceliler kendi; dili, dini, ırkı, inanç ve yaşam tarzının “en en en iyi” olduğunu, diğer kimlik değerlerin ise yalan-yanlış-eksik-önemsiz olduğunu varsayar onlara kendi değerlerini dayatırlarsa ne olur?

Bilinmelidir ki, başkasının kimlik ve kültürlerini benzer kılma uğraşları, asimilasyon, yani yok etmektir. Bu tür yok etmeler de birer insanlık suçudur. Kürt dili ve kültürü bu yöntemlerle yok edilmek isteniyor.

Oysa her insan kendi ismiyle anılmak, kimliğiyle kabul görmek, böylece saygın olmak ister. İnsan haklarının gasp edilmesiyle, ortak yaşamdaki barış, uzlaşma ve anlaşma iklimi yok olur, savaş nedeni düşmanlıklar başlar.

İnsan olmak ve insanca yaşamak için herkes; kendisine ayna tutup sorgulamalı, hesap verebilmeli, hem de hesap sorabilmelidir. Sadece “ben”, “biz” ile yetinmeden, karşımızdakilerin de insan hakları olduğunu düşünmeli, böylece komşuyla, toplumla ve dünya ile barış içinde yaşama çabası göstermeliyiz.

***

Yurdumuzun 19 yıllık iktidarı ülkeyi, İslamcı-Türkçü güvenlikçi-savaşçı bir anlayışla yönetiyor. Savaş araç gereçlerine, müttehitlere ve yandaşları için yaptığı müsrifçe harcamalar, hazineyi boşaltmış, tüm kaynakları tüketmiş, ekonomik sıkıntıları çoğaltmıştır. Ve iktidarın mahfillerdeki bazı yolsuzluk dosyaları da ortalara saçılmıştır.

Muhalefet partileri ise içte ve dışta yaşanan başarısızlıkları, yokluk ve yolsuzlukları anlatarak, halka dokunarak, halkın desteğini arttırmış durumda.

Bu yüzden iktidar bugünlerde çok zor günler yaşıyor!

Fakat algılar yaratıp, süreci yönetmekte çok başarılı olan iktidar, böylesi zamanlarda, komşu ülkelere asker gönderip, yerli ve milli duygularda bir dalgalanma yaratıp muhalefeti zora sokmakta çok mahirdir.

İşte tam da bu amaçla bugünlerde “Vatan Millet Sakarya!” hamasetiyle meclisten, yurtdışına asker göndermek için iki yıl sürecek bir yetki istiyor.

Bugünlerde yine çok ilginç olaylar olacak. Şöyle ki:

İktidarın iç, dış ve ekonomik politikalarını ve hiçbir işini beğenmeyen muhalefet (HDP hariç) şimdi yine “sonra bize ne derler” diye, meclisteki asker gönderme teskeresine kuzu kuzu “EVET” oyu verecekler.

Hani bu iktidarın her şeyine karşıydınız ne oldu?

Şimdi gel de “Sizi Gidi Sizi!” diyen rahmetli Erbakan’ı anma…

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Kürt Sorunu / Emin Toprak

18.10.2021

Kürt Sorunu

Son günlerde ‘Kürt Sorunu’, çokça konuşulur oldu. Kimi, bu sorun vardır, kimileri de böyle bir sorun yoktur diyor. Ama neyse ki Kürtlerin var olduğu konusunda uzlaşmış görünüyorlar. Daha düne kadar, ‘Kart, kurt’ diyenlerin bugün “Kürt” demiş olmaları önemli bir gelişme sayılabilir.

Bu konuyu, vardır/yoktur diye konuşanlar, eğer bu sığlıktan kurtulmak isterlerse, birazcık Osmanlı ve Cumhuriyet tarihine bakmaları yeterlidir. O zaman ülkemizin kadim halklarından biri olan Kürtlerin zaman zaman, demokratik ve birer insan hakkı olan dil, kimlik, inanç ve kültürleri için bazı yönetsel ve hukuksal çözümler istediklerini görebilirler.

Fakat ne yazıktır ki onların bu istekleri egemen güçlerce tam 29 kez; hainlik, bölücülük, emperyalist emellere hizmet ve isyan olarak kabul edilmiş ve militarist anlayışla bastırılmıştır.

Birer insan hakkı olan demokratik taleplerin, her seferinde askeri güçle bastırılması sonucu olarak ülkemizde; asker-sivil çokça insan ölmüş, çok büyük acılar yaşanmış, derin yaralar açılmış, doğal çevre zarar görmüş ve çok büyük ekonomik kayıplar verilmiştir. Fakat bu asırlık sorun yine de ölüm, öfke, kin, düşmanlık, çatışma, savaş konusu olmaktan hiç de çıkıp, bitmemiştir.

Çünkü kişi ve toplumsal gruplara yapılan baskılar sonucu yaşanacaklar, yani fizikteki: ‘sıkılan her şey patlar’ evrensel gerçeği hiç hesaplanmamış ya da önemsenmemiştir.

***

Birinci Dünya Savaşı sonunda; Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Gürcü, Abaza, Arnavut, Boşnak, Roman, Ermeni, Rum, Arap, Süryani gibi çok kimlikli halkları olan Osmanlı İmparatorluğu, yenilgiye uğramış, sarayı çaresiz, ordusu dağılmış ve pek çok önemli toprakları ise emperyalist güçlerce işgal edilmiştir.

Başarılı bir Osmanlı subayı Mustafa Kemal, bu haksız emperyalist işgale karşıdır. Bu anlayış içinde görevli olarak 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a gider, orada gerekeli görüşmeler yapar ve sonra da birkaç asker arkadaşı ile 21-22 Haziran 1919 günleri Amasya’da toplanır, burada düşman işgaline karşı bir direnişi başlatma kararıyla, hareketin amaç, yol ve yöntemlerini bildiren “Amasya Genelgesi’ni hazırlayıp ilan ederler.

Anadolu halkıyla kucaklaşıp, onların desteğini alarak işgal altındaki yurdu düşmanlardan kurtarmak için her çevrede sevilen, sözü geçen; komutan, feodal ağalar, beyler, aşiret reisleri, din adamları gibi halk önderinin katılımıyla 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günleri: ‘Erzurum Kongresi’, 4 -11 Eylül 1919 günlerinde ise de ‘Sivas Kongresi’ yapılır.

Bu kongrelerde alınan karalar uyarınca:

  • Ülkenin içinde bulunduğu durum, çok kimlikli halkın demokratik talepleri konuşularak uzlaşma sağlanır, karara bağlanır.
  • Her ili temsilcisi millet vekilleri belirlenir ve 23 Nisan 1920 günü Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplanır.
  • 20 Ocak 1921’de Anayasası ile Türkiye Devleti resmen ilân edilir. 23 maddeden oluşan bu demokratik Anayasa’nın 11-21 maddeleriyle, ülkenin yönetimi, coğrafi ve ekonomik şartlarına göre: vilayet, kaza ve nahiyelere ayrılmış, vilayet ve nahiye ‘şuraları’ oluşturulmuş ve bunlara muhtariyet/özerklik verilmiştir. Böylece halkın yerel düzeyde ‘kendi kendini yönetme’ hakkı tanınmıştır.
  • 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile İstiklal Savaşı son bulur.
  • 29 Ekim 1923’te yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu kabul edilir.
  • Ve elde edilen bu sinerji ile üç yıl (1919-1922) süren Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır. Ve bu başarıyla da diğer mazlum halklara örnek olunmuştu.

Fakat 20 Nisan 1924 Anayasası ile 1921 Anayasası yürürlükten kaldırılır, böylece; yerinden yönetim ve özerklik gibi demokratik haklar yok edilir, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi’ ve Sivas Kongresi’nde varılan uzlaşmalara uyulmamış olunur.

1924 Anayasasının kabulünden sonraki yıllarda ise ‘Türkçü’, ‘Turancı’, ‘Güneş Dil Teorisi’ akımları ve Mahmut Esat Bozkurt gibi ırkçı anlayış sahipleri ülke siyasetinde etkin olmuştur. Böylece Kürtlerin anadilleri ile eğitim almaları, çocuklarına istedikleri isimleri vermeleri yasaklamış, hatta asırlar öncesinden beri kullandıkları köy, ova, dağ, şehir, isimleri bile yasaklanarak değiştirilmiştir. Kısacası: Kürtler kandırılmıştır.

Şimdi gelelim ‘Kürt Sorunu’ dedikleri konuya:

Bu sorun, gasp edilen tüm kültürel ve demokratik insan haklarını kapsar.

Siz bir an olsa bile, bu haklarınızın gasp edildiğini hiç düşündünüz mü?

Peki, eğer düşündüyseniz neler hissettiniz?

İşte biz Kürtler de tam da bunları hissediyoruz!

Hemen “biz et ve tırnak gibiyiz” demeyiniz lütfen.

Çünkü şimdi hem et hem de tırnağın sorunları var.

Çünkü ülkemizin ‘Kürt Sorununu’ çözümsüz bırakan, bir ‘Türk Sorunu’ var.

Örneğin; ülkemizde 20 milyon Kürt olduğu halde, bunlar anadilleriyle eğitim alamıyor ve Mecliste Kürtçe konuşan vekilin konuşması kayıtlara: “bilinmeyen bir dilde” diye geçiyorken, bizden binlerce km. uzakta ve çok az Kürt nüfusun bulunduğu Japonya’da ise bir üniversitede Kürt Dil Bölümü açmıştır.

Ve Türkiye öyle bir dış politika geliştirmiş ki, dünyanın neresinde Kürtlere dair bir etkinlik, bir başarı hikayesi varsa oraya diplomatik müdahalede bulunuyor.

Biz ne savaş ne ayrılık ne de fazlalık haklar istiyoruz. Biz, ülkemizde; sadece önyargılardan uzak karşılıklı saygı içinde, barış ve demokrasinin sağladığı eşit insan haklarına sahip yurttaşlar olarak yaşamak istiyoruz.

Bakınız, 20 Nisan 1931 günü ülkemizin kurucu lideri Mustafa Kemal (daha Atatürk ismini almamıştı): “Yurtta barış, dünyada barış” diyerek barışı kutsamış, işgalci savaşları ise lanetlemişti. (Fakat aynı Mustafa Kemal 7 yıl önce, demokrasi ve çoğulculuğu savunan barışçı 1921 Anayasasını kaldıran, Türkçülüğü ve tekçiliği savunan 1924 Anayasasına destek vermiş, iç barışı demokrasi ile değil askeri yöntemlerle sağlamaya çalışmıştır.)

Ama yine de hepimiz “Yurtta barış, dünyada barış” demeliyiz:

Çünkü savaş; küçük bir azınlığın çıkarı için doğadaki ekosistemi bozar, canlıların yaşam hakkını ve kaynaklarını yok eder, büyük acılar yaşatır, insanları birbirine karşı öfkeli, kindar düşmanlar yaparak sömürü çarkının kolayca dönmesini sağlar.

Ama barış, doğadaki ekosistemi bozmadan canlıları yaşatır, içeride ve dışarıdaki insanları; eşit hakları olan paydaşlar kabul eder, kimlik ve çeşitlilikleri birer zenginlik kabul edip karşılıklı saygının huzur içinde yaşamalarını sağlar.

“Alavere dalavere Kürt Memet nöbete” dönemi bitmeli artık.

Kimsenin kimseyi küçümseyip yok saymadığı, herkesin önyargılardan arınmış bir barış iklimine ihtiyacı var.

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Özgür İrade ve Eğitim / Dr. Bülent Avcı

16.05.2021

Özgür İrade ve Eğitim


Dr. Bülent Avcı


Özgür irade
kökleri çok eskilere dayanan ve farklı disiplinleri de kapsayan felsefi bir kavram ve tartışma konusu; bir yönüyle de her daim güncelliğini koruyan bir mevzu. Peki, nedir bu özgür irade dedikleri ve kimlere iradeli insanlar deriz? Dahası iradeli olmak öğrenilebilen-öğretilebilen bir şey midir?

Tarihsel olarak irade kavramı üzerine yapılan tartışmalar üç ana sonuca ulaşır. Birincisi geçmiş-şu an-ve geleceğin önsel olarak belirlendiği ve  özgür iradenin mevcut olmadığı görüşü. İkinci görüşe göre, özgür irade vardır fakat sınırlıdır: evrende bir çok alan önceden belirlenmiş bir düzen ve kıstaslar üzerinden çalışır. Sonuncusu ise özgür iradenin varlığını kabul eder: insan irade sahibi bir varlıktır ve davranışları önceden kestirilemez.

Bana ikinci yaklaşım daha gerçekçi gibi geliyor. İnsan iradesi ancak değiştirilebilir şeyler ve bunlara ait birden çok seçeneğin mevcut olması durumunda  anlaşılabilir-değerlendirilebilir. Örneğin, insan ne kadar iradeli olursa olsun oksijensiz bir ortamda yanma reaksiyonu gerçekleştiremez. Dolayısı ile iradenin sonuç getirmesi için ilgili aksiyonun eşyanın tabiatına uygun olması gerekir. Dolaysıyla iradenin bu anlamdaki sınırları bireysel olmak durumunda: eşyanın tabiatı gereği neyin mümkün olup neyin olmadığını ayırt etme yetisi kişinin kültürü, eğitimi, bilgisi ve ufkuyla ilgili bir sorundur. Aşağıda Hititlere ait olduğu söylenen duanın popüler olması belki de bu sebeptendir:

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver.

İradeyi günlük hayat üzerinden okuyup bir tanım yapacak olsak, mevcut seçenekler arasından açık ve seçik olarak belirlenmiş amaçlar doğrultusunda,  dışsal faktörlerin etkisine aldırmadan, kararlı, planlı, ve tutarlı bir şekilde çalışmaktır şeklinde bir ön tanımlama yapılabilir.

-Bir tepsi baklavayı olduğu gibi yiyebilecekken bir dilimle yetinmek

-Metroda yürüyen merdiven yerine normal merdivenleri  kullanmak

-Kanepede yayılıp tembellik etmektense parkta yürüyüş yada spor salonunda egzersiz yapmayı tercih etmek…

Edebiyat dünyası İrade kavramını işleyen roman ve hikayelerle doludur.

İşlemediği bir suçtan yargılanan bir kürek mahkumunun hayatını anlatan Kelebek (https://www.kitapyurdu.com/kitap/kelebek/9289.html) adlı roman adeta bir irade destanıdır. Tatar Çölü (https://iletisim.com.tr/kitap/tatar-colu/9039) romanı ise irade kırılmasına çok iyi bir örnek…

İradeli olmak iyi bir şeydir. Peki irade doğuştan gelen bir özellik midir yoksa sonradan öğrenilebilecek bir yetenek midir? Yani irade geleneksel bir eğitim süreciyle kazanılabilecek bir şey midir? Bu sorunun herkesin üzerinde mutabık olduğu bir cevabı yok… Bence evet; irade okullarda disiplinler arası bir ders olarak okutulup öğretilebilir. Araştırma ve birlikte öğrenme yaklaşımıyla biçimlenecek müfredatta; matematik derslerinde toplumsal ve bireysel olayların neden sonuç ilişkileri olasılık kuramı üzerinden irdelenebilir; fen derslerinde ise genetik faktörlerin insan hayatı üzerindeki belirleyicilikleri gözden geçirilebilir; felsefe derslerinde özgür irade kavramının ahlaki boyutu çeşitli yönleri ile ele alınabilir; Edebiyat derslerinde klasik romanlardaki karakterlerin hayat hikayeleri irade kavramı üzerinden okunmaya çalışılabilir… Bütün bu çabalar her öğrenciyi çelik bir iradeye sahip bireyler haline getiremeyebilir, ama en azından kendilerini tanımalarına ve yön vermelerine vesile olabilir.

Fakat böylesi disiplinler-arası bir ders öğrencilerin insanı potansiyellerini keşfedip geliştirebilecekleri ortamları oluşturmaya odaklanmış bir eğitim sisteminde mümkün olabilir… Eğitimin ucuz iş gücü ve çırak yetiştirmeye odaklandığı neoliberal dünyada,  irade ve benzeri konuları kapsayan eğitimim gereksiz zaman ve para israfı olarak algılanır.

Fakat unutulmamalıdır ki kamu eğitimi vatandaşın ödediği vergilerle finanse edilir. Dolaysıyla çocuklarımız için nasıl bir eğitim tartışmasında söz ve karar sahibi olmalıyız…. Çocuklarımızın eğitim kararını küresel sermayenin efendilerine ve onların yerli işbirlikçilerine bırakmamalıyız… Bu konuda iradeli olmak zorundayız.

Dr. Bülent Avcı

Seattle, WA
Mayıs 2021

Loading

Öğretmenler Artık “Tehlikeli” Değil mi? / Sinem Canpolat

17.04.2021

Öğretmenler Artık “Tehlikeli” Değil mi?

Sinem Canpolat

Öğretmenin en tehlikeli emek gücü olduğu söylenir. Peki hangi öğretmendir tehlikeli olan? Bu sorunun cevabı elbette teknisyen rolündeki öğretmen değildir. Tehlikeli olan dönüştürücü, özgürleştirici olan entelektüel öğretmendir.

Düşünen, sorgulayan, eleştiren özgür bireyler yetiştiren de öğretmendir, devlete itaat eden yurttaş, piyasaya işgücü ve topluma uyumlu, neo-liberal toplumsal yatkınlıklara sahip girişimci bireyleri yetiştiren de. Dolayısıyla öğretmen egemenlerin hegemonyasını meşrulaştırma veya yıkma gücüne sahiptir.

Öğretmen sermayenin egemenliğini sarsma gücü nedeniyle tehlikelidir. Tehlikelidir çünkü kapitalist sistemin dayandığı emek gücünü şekillendiren rolündedir. Tehlikelidir çünkü bireysel gücün yanında kolektif, örgütlenme gücüne sahiptir.

Öğretmenlerin sistemleri sarsma gücü tarih boyunca egemenleri kaygılandırmıştır. Egemenler öğretmenlerin dönüştürücü, özgürleştirici gücünü kırmak için her dönem farklı yöntemler denediler. Sokrates’i öldürenler şimdi öğretmenlerin ruhunu öldürüyor. “Öğretmenlik mesleğini modernize etme reformları” yeni öğretmen kimlikleri tanımlarken öğretmenliği etkisizleştiriyor. Dönüştürücü entelektüel öğretmen rolünün yerini teknisyen öğretmen alıyor.

Pandemi süreci ile birlikte öğretmenlik rollerine yeni bir boyut kazandırılıyor. Bir açılıp bir kapanan okullar ve her gün değişen kararlar üzerinde öğretmenler söz hakkına sahip değiller. Verilen programı uygulamakla görevli teknisyenler olarak çalışan bir personel konumundalar.

Ne-oliberalizmin yaratmak istediği insanın en belirgin özelliği değişen koşullara ayak uyduran krizden etkilenmeyen bir yapıda olmasıdır. Böylece patronlarına daha fazla para kazandırabilir. Değişen öğretmen kimliğinin de bu beklentilerle şekillendiği açıktır. Her gün değişen eğitim uygulamalarına hızla uyum sağlayan, verilen görevi sorunsuz yerine getiren profesyoneller olmaları bekleniyor.

Öğrenciler üzerindeki etkilerini kaybeden öğretmenlerin başarısı uzaktan eğitim sistemine ne derece uyum sağladıkları ile ölçülüyor. Başarı, her gün değişen eğitim uygulamalarına hızlı uyum sağlamakla eş tutuluyor. Çevrimiçi eğitim platformlarını kullanmayı en hızlı öğrenen öğretmen, çevrimiçi derslerde en çok öğrenciye ulaşan öğretmen, teknolojiyi kullanamayan öğretmen, mesajlara en hızlı cevap veren öğretmen, en uzun süre çevrimiçi kalabilen öğretmen…

Eba uygulamasında yapılan işlemler için öğretmenlere puan veriliyor: “+1 puan kazandınız.” Dakika veya tıklama sayarak puan kazanıp başarılı olabiliyoruz. İnternette “eba puan kazanma ipuçları” gibi videolarla karşılaşmak da şaşırtıcı değil. Bu puanlar ne ifade ediyor. Öğretmenlerin öğrenciler üzerinde dönüştürücü ve özgürleştirici etkisi ile ilgili bir bilgi vermiyor. Öğrenci öğretmen etkileşimin niteliği hakkında bir bilgi vermiyor. Bir öğretmen yerine herhangi biri de bilgisayar başında aynı şifreyi girip tıklama işlemini yapabilir. Hiçbir anlamı olmayan bu uygulama ile teknisyen rolümüz pekiştiriliyor.

Oysa Freire der ki “Az sayıdaki insanın ötekilerin sorgulama sürecine girmesini engellediği her durum bir şiddet durumudur. İnsanları kendi karar almalarına yabancılaştırmak onları nesnelere dönüştürmektir.”

Öğretmenlerin özneleşmesinden korkan neo-liberal sistem onları etkisiz birer nesneye dönüştürüyor. Bunu yaparken salgın süreciyle yaşanan krizi fırsata çevirmekte oldukça başarılı. Elimizden alınan rollerimizle artık hiç tehlikeli değiliz. Kimliksiz bir profesyonel olmayı reddedip, tehlikeli ve rahatsız edici olmaya devam etmeliyiz.

1991 yılında Tunceli’de doğdum. Lisans eğitimimi Ankara Üniversitesi Zihin Engelliler Öğretmenliği Bölümü’nde tamamladım. Yükseklisans eğitimimi Mardin Artuklu Üniversitesi Eğitim Yönetimi Bölümü’nde tamamladım. Doktora eğitimime Gazi Üniversitesi Eğitim Yönetimi Bölümü’nde devam ediyorum ve Diyarbakır’da özel eğitim öğretmeni olarak çalışıyorum.

Sinem Canpolat

Mail: sinem0cnplt@gmail.com

Loading

Okulsuz Eğitim / Emin Toprak

10.10.2021

Okulsuz Eğitim

Emin Toprak

Herkese, hepinize: Merhaba! Günaydın! Tünaydın!

İki yıldır insanlığa meydan okuyup can alan ve maske taktıran salgın hastalığa, henüz dur yeter diyememiştik. Üstüne bir de yangınlar, seller, savaşlar, nefret suçu katliamlar, nedensiz tutsaklıklar, yalanlar, yasaklar, yokluk ve yolsuzlukların çokça olduğu, çok sıcak, çok uzun ve çok yorucu bir yaz geçirdik. 

Bu olaylardan çokça yara aldık, çok büyük acı, üzüntü ve öfkeli anlar yaşadık. Fakat henüz acı ve sızıları bitmedi, daha bunların artçıları, bir de soğuk-karanlık bir kışın yaşatacakları var. 

Evet işte bunlar hep uyarıyor ve uyutmuyor bizi.

Hani, Melih Cevdet Anday: “Uyumayacaksın / Memleketin hali / Seni seslerle uyandıracak…” -diyor ya…  

Ama uykumuz ne kadar kaçarsa kaçsın, yaşam devam ediyor, etmeli de. Çünkü doğanın yasası gereği her ölüm ve engellenmiş hayattan yeni bir yaşam doğar. Bunun için de herkesin kendisi ve çevresiyle barışık olduğu barışçı bir iklim gerekir. Öyleyse önce şimdiye, yani güne barışık başlamak gerek. Güne barışık başlamak, sokağın gürültüsünü, yaşamın zorluk ve çarpıklıklarını kısa süreli de olsa unutturup, dingin kılar insanı. 

Ben de barışık bir günüm olsun diye kendimle sözleştim ve aylardır uzak kaldığım klavyenin başına geçtim.

Yazmak istiyorum!

Ama hangi konuda ve neleri yazacağım? 

Yaşanmışlıkların mağdurlarını mı, tüm sorunlara çare bulmakla görevli mağrur yöneticileri mi, yoksa “eğer bu konulara dokunursam yanarım” diye görevleri alanında olup bitenlere dokunmak istemeyen savcıları-yargıçları mı yazmalıyım? 

Bunca derdin, sorunun hangisine ve hangi nedenle öncelik vereceğim? 

Şaşırdım! Şaşırdığım için de kolaycı yolu seçen içsesim bana: “Yazma, vazgeç!”-diyerek gerekçelerini sıralıyor bana.

“Eğer bu yaşanmışlıklardan hangisine dokunacak olsan, binlerce ah işitir, acılarla kavrulur, öfkelenir, çokça üzülür ve hem de bu üzünç duygularını okurlarına da yaşatırsın!”  

Sonra da gelişmeleri izledikçe ve düşündükçe doğal olaylar dahil yaşanan tüm olumsuzluklardan insanların sorumlu olduğunu görüyoruz. Kimi kendisi ve yandaşlarının çıkarı için, kimi görevinin gereğini yapıp yönetemediği için bu kadar ağır kayıplar yaşatıyor insanlara, doğaya, börtü böcek tüm canlılara. Demek ki tüm bu acıların odağında “eğitimsel sorunlar” var. Bu düşünceler beni adeta: ‘buldum, buldum!’-dedirtiyor.

İşte yazacak bir konu! 

Öyleyse en önce okullarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize, velilerimize ve okuldaki eğitime bakmalı onu yargılamalıyız. Zaten iki yıldan beridir covid salgını nedeniyle günlük yaşamlar ve ekonomiler büyük darbeler almış, çocuksuz kalan okullarımız da cıvıltısız kalmıştı. Salgının dünyaya dayattığı bu zorunlu kısıtlama, sanırım dünyada yıllardır tartışılan “Okulsuz Eğitim” konusunu da daha güncel bir hale getirmişti. 

O halde konumuz: “Okulsuz Eğitim” olsun. 

Biliyorsunuz yıllardır tüm dünyada yapılan okul eğitimi (örgün eğitim) karşıtı görüş ve yoğun eleştiriler var. Okullarda yapılan eğitim onları o kadar, yıldırmış ki: eğitim kalsın fakat okullar yok olsun deyip “Okulsuz Eğitim” istiyorlar.  

“Okulsuz Eğitim” isteyenler dünyadaki örgün eğitim sistemine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ve çokça taraftarı olan bir anlayıştır. 

Peki, “Okulsuz Eğitim” isteyenler okul eğitimine niçin karşı? 

İşte bu soru, binlerce soruna çözüm olabilecek pek çok kapıyı aralayabilir düşüncesiyle işe başlayalım:  

Bu anlayış sahipleri, okul eğitiminin özetle: 

Bireye toplumsal ve sosyal bazı “istendik davranışlar” kazandırmayı amaç edinerek, “benzer bireyler” yarattığını, böylece özgür ve özgün davranışların oluşmasını engellediğini…

Bilgilerin belleklere; ilgi, yeti ve duygusal farklılıklar düşünülmeden, gerçek hayattan uzak ezber kalıpları olarak yüklendiğini… 

Bireylerin; düşünmeyen, sormayan, sorgulayıp yorumlamayan, yani üretmeyen uydular olarak yetiştirildiğini…

Başarının ise, ezberlerin “aynen” tekrar edilmesi olarak görüldüğünü….

Söylerler.

Peki, bu tespitlere karşı çıkabilir misiniz?  

Bence karşı çıkamazsınız.

Ayrıca, “Okulsuz Eğitim” isteyenler:

Her şeyin sıklıkla gelişip değiştiği bu dijital çağda, önceden belirlenmiş müfredatlar ve konuları olmamalı. Yaşamın olduğu her alan bir okuldur ve her yerde öğrenme olabilir diyorlar.

Peki, bu tespitlere itirazınız var mı? 

Bence, epey kişi bunlara karşı çıkar.

Çünkü, yukarıda “istendik davranışlar” dedik ve fakat bunları açıklamadık. Biraz açıklama gerekir: dünyada okul eğitim başladı başlayalı egemen güçler müfredat ve konularla; hep kendi inanç ve kimliklerini önceleyen, başkalarını yanlış ve düşman gösteren davranışlar kazandırılmak isterler öğrencilere. İşte bu “Vatan, Millet, Sakarya” hamaseti eşliğinde hazırlanan içerikler: bireye “istenen davranış” olarak dayatılır. Böylece bu “ulu çıkarlar” uğruna bilime, sanata, barışa, tarihsel gerçeklere karşı çıkılır… İşte bugün de bu durumun devamını isteyenler, henüz o dayatmaların etkisinden kurtulmamış olanlarımızdır. 

***

Evet, okul eğitiminin ya da örgün eğitimin pek çok yanlışı eksiği vardır. Ama bunun yanında da çokça artıları da var. Çünkü okullar ve sınıflar çocuğun toplumsallaşması için en önemli alanlardır. Çocuk orada; iletişim kurmayı, uyum sağlamayı, empati yapmayı, paylaşmayı, oyun oynamayı, yenilip-yenmeyi, başarmayı, akran dayanışmasını, kendisini tanıyıp ayakta kalmayı, gelecek kurgulayıp yaşamayı ve insan olmayı öğrenir. Bu nedenle okullar bizim vazgeçilmezlerimizdir. 

Ancak vazgeçilmez olan bu okullarımızın, “Okulsuz Eğitim” isteyenlerin haklı istekleri doğrultusunda ele alınıp, yeniden düzenlenmesi, herkesin en değerlisi olan çocukların geleceği için zorunludur.     

Daha iyi bir gelecek için bu güncel eğitim konusunun, eğitimin paydaşları olan, öğretmen, öğrenci, veli, yöneticilerce yani herkesin bulunduğu konumdan hareketle ele alınması, sorunların çözümünü kolaylaştıracak yol ve yöntemler aranması bulması gerekir. 

***

Hani, “En çabuk çocuklar öğrenir, tabii ki onların dillerinden anlarsan” -derler ya. 

Günümüz okullarında çocukların dillerini anlamak yerine, onları yetersiz gören, onlara güvenmeyen, onları harekete geçirmeyen, onlara ulaşmayan diller kullanılıyor.

İşte asıl sorunumuz tam da bu!

Loading

Kalemim / Emin Toprak

31.05.2021

Kalemim

Emin Toprak

Yıllar önce almış olduğum bir mekanik kurşunkalemim vardı. Vardı dememe bakmayın, aslında o yine var, fakat yaralı, yorgun ve yaşlı. Onu, dış mahallelerdeki bir okula giderken bir kırtasiye dükkanında görmüş, beğenmiş ve almıştım. Hangi ülkede üretildiği belliydi, ama yaşı kaçtı, hangi emekçi usta üretmişti gibi bazı bilinmezleri vardı.

Bu bir kurşunkalemdi, fakat kalem açacağıyla ucu açılıp her gün biraz biraz tükenenlerden değildi. Bunun, iş birliği içinde çalışan birkaç mekanik parçası, bir de yazmasını sağlayan ince uçları vardı. Onun besini olan bu ince uçlar; grafit ile kil karışımının 900° C’de fırınlanmasıyla oluşurmuş.

Zamanla ben ona, o bana alıştık, birer sahip-arkadaş olduk. O, güzel dostluklar kuran mektuplarımın yazanı, sırlarımın da ortağıydı.

Sonra çokça yeniliği birlikte görüp yaşadık: Herkesin birinci hamur kâğıda ulaşamadığını, ‘saman’ kâğıtları, karbon kâğıt çoğaltıcıları, daktiloyu, mumlu kâğıtları, teksir makinasını, fotokopi makinasını, bilgisayarı, dijital telefonu…Fakat o, hep kalbimin üstündeki cebimde benimle  kaldı.

Kalemimi, üç parmağım arasına alışım, aramızda güvene dayalı bir bağ oluştururdu. İyi bir dinleyici olduğu için ona, cümleyi başlatacak bir duyguyu, bir düşünceyi fısıldamam yeterli gelirdi. Sonrasını o istediğim tarzda yazar, yazardı.

Bu, beni çok etkilemiş olacak ki: “Keşke çok önceleri, henüz çocukken; böyle halden anlayan, böyle hızlı yazan, bir kalemim olsaydı da ‘Gülizar Teyze’nin anlattığı o güzel masalları yazıp bugüne taşısaydım.” -deyip iç geçirdiğim de oldu.

Bazı yazdıklarını beğenmez, çizip silerdim, o, belli etmek istemese bile ben onun kızdığını anlardım. Haklıydı. Çünkü, yavaş yavaş tükenen onun parçaları, çizip sildiklerim de onun emeğiydi.

Aslında onun bilmediği, bilse çok kızacağı başka başka suçlarım da vardı benim (lütfen aramızda kalsın): Onun emeğiyle yazılan notları, önceleri daktilo tuşlarıyla, sonra da bilgisayar klavyesi yardımıyla kayıt altına alırken, ekleme-çıkarmalar yapar, sonra o kâğıdı parça parça edip sepete atardım.

İşte biz böyle iki arkadaş olmuş ve birlikte yaşlanmaya başlamıştık. Ben emekli olduğumda, o da yorgundu ve ona albeni kazandıran boya-cilaları dökülmeye başlamıştı. Bir gün yine onu üç parmağımın arasına almış heyecanla bir şeyler yazıyorduk ki birdenbire orta yerinden kırılıverdi! Çok üzüldüm! Bilmem hangi yapıştırıcıyla yapıştırdım, iki-üç gün sonra yine aynı yerden parçalandı. Bu kez yaralı yerini silikon yapıştırıcıyla birleştirdim.

Fakat olmadı, artık eski tutkusu, enerjisi kalmamıştı. Kim bilir belki de bu bana karşı: “Şuna bak hele! Kendisi emekli olduğu halde, daha benden hizmet istiyor!” -bir karşı duruştu!

Ben de bu olası düşünceye hak verdim ve onu özenle sarmalayıp, bir kutunun içinde dinlenmeye bıraktım. Ve ona göstermeden kendime yeni bir kalem aldım, şimdi onunla tanış olmaya çalışıyorum.

***

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan özelliklerin başında, düşünme ve alet kullanması gelir. Benim en çok kullandığım alet kalemdir. Onunla yazar, çizer, düşünürüm. Bence yazı yazmak, yemek hazırlamak gibidir. Bir yemeğin tadı, tuzu, lezzeti, beğenisi nasıl isteniyorsa, yazı için de bunlar istenir. Kalemle beğeniye sunulan bir yazının; tadını, tuzunu, lezzetini de ancak sözcük ve imleri belirler.

Çocukluktan kalan bir tutkudur bendeki kalem sevgisi. 40 yıl eğitimcilik yaptım bu sürede, her öğrencinin kalem tutuşu, kalemin defterdeki izleri, eldeki, çantadaki kalem boyutları ilgimi çekmiş beni düşündürmüştür. Bu gözlemlerle ben, o öğrenci ve aldığı eğitim hakkında bilgi alırdım. Hem de 2-3 cm kalmış küçücük kurşunkalemle yazmaya çalışanı veya defteri olmayanları gördükçe içime kramplar girerdi.

Kim bilir; gerçek ve düş ürünü olan nice anı, şiir, öykü yazılmadıkları için toz olup uzayın derinliklerinde kaybolmuş. Ya da gerçeklikten uzaklaşıp söylenceye dönüşmüştür.

Eğer duygular, düşlenenler, yaşamda olup-bitenler not alınıp dile gelmese geleceğimiz söylencelerle çok fakir kalır.

*

Sevgili okurlarım-dostlarım;
Yaz başladı, içeride-dışarıda ortalık alev alev. Çıkar-nefret için kurulan ortaklıkların kirli-kanıl dosyaları ‘cee!’ dercesine aralanıp, kapanıyor! Çıkarcılar, ‘bir-beraber olup’ yeni saflarda buluşuyor başka yangın ve kaoslu günlere hazırlık için.

Ama sanmayın ki kalıcı olacaklar, gidiciler, gidici! Kirleriyle birlikte!

Dostlarım, sevgili kalemim gibi ben de yoruldum… Yeni kalemlerime alışmak, biraz dinlenmek için yazılarıma bir süre ara veriyorum.

Sevgi ve saygılarımla, kalın sağlıcakla…

Loading

Korona Virüsü ve Marmara Denizini Kaplayan Salya / Nurettin Nebati

08.06.2021

Korona Virüsü ve Marmara Denizini Kaplayan Salya

Nurettin Aybek

Bugün tüm dünya bir virüs ile boğuşuyor, baş etmeye çalışıyor. Peki bu virüsün, ya da hastalığın kaynağı nedir? Çağımızın en tehlikeli hastalığı, kapitalizmin çok kar etme hırsıdır ve diğer hastalıkların da kaynağıdır. Şöyle ki; emperyalist şirketler, ellerine geçirdiği üretim araçları ve kapitalleriyle toplumların üzerinde egemenlik kurarak, aşırı kar etme hırsıyla, doğal kaynakları talan ediyor.

Dünyayı yaşanamaz hale getiriyorlar. Bakın etrafınıza, gördüklerinizin vahameti karşısında şaşıracaksınız. Örneğin, Trakya bölgesine bakın; doğa harikası toprağın ve bölge ikliminin beslediği tüm canlı yaşamın nasıl yok edildiğini göreceksiniz. Ergene ve Meriç boylarına bakın, Çorlu ve köylerine bakın, Çerkezköy’e bakın. Sanayi kuruluşlarının etraflarına nasıl zehir kustuklarını görecek ve üzüleceksiniz. Çorlu dersinde hiçbir canlının yaşayamadığını göreceksiniz, zaten kokudan derenin çevresine yaklaşılamıyor. Çorlu’nun Sağlık mahallesinde yaşayanlar, dereden yayılan koku yüzünden evlerinden dışarıya çıkamıyorlar.

Bu bölgenin havasını, suyunu ve toprağını zehirleyen sanayi kuruluşları, yalnızca buradan sağlayacağı karı düşünüyor. Bölge halkına ve tüm canlı yaşama verdiği zararın hesabını yapmıyorlar. Çünkü bu sanayi kuruluşlarının kazançlarıyla, çevreye verdikleri zararı karşılamalarının mümkün olmayacağını kendileri de biliyorlar. Bu örneği çoğaltın; İzmit’e bakın, Bursa’ya bakın…

Kısacası Türkiye’ye bakın, benzer şeyleri göreceksiniz. Ülkemizin tüm kaynaklarının nasıl yağmalandığı, gözler önündedir. Bakın Kaz Dağları’na, bakın Soma’ya, İkizdere’ye bakın. Kurutulan derelere, kesilen ağaçlara, yakılan ormanlara ve çevreye verilen zararları görün. Marmara Denizi can çekişiyor, her yerini deniz salyası kaplamış. Marmara Denizi’ne boşaltılan kirli atıkların sonucudur, yaşanılan bu çevre felaketi. Marmara Denizi’nde yaşamı bitirdiler…

Bu örnekleri genişleterek Dünya’ya bakın. Petrol uğruna Ortadoğu halklarına yaşatılanlara bakın. Kirli savaşlarla, yerinden yurdundan edilen insanların yaşadıklarına bakın. Sınır kapılarında, soğuktan üşüyen, sularda boğulan bebelere bakın. İlaç ve tohum şirketleri, canlıların genetiğini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirerek, tüm canlı yaşama zarar veriyor. Tüm canlıların yaşamı, tek bir organizma gibi bir bütündür. Birisinde yapılan değişiklik, diğerlerini de etkileyerek değişmesine neden olur. Bu da, ileride daha değişik virüslerin ve hastalıkların da ortaya çıkacağının habercisidir.

Dünya üzerinde yaşam bulan canlılık bir bütünlük içerisindedir, bu bütünün bir parçasını yok eder ya da değiştirirseniz, bütünün tamamı da değişir ve bozulur. Toplumlar ve toplumları oluşturan bireyler, doğaya ve doğal yaşama zarar vermeyecek şekilde, doğayla uyumlu yaşayabilme konusunda eğitilerek bilinçlendirilmelidirler. Üzerinde yaşadığımız doğal çevre, tüm canlı türlerinin ortak yaşam alanıdır. Bu yaşam alanının doğallığı korunmalı ve tüm canlı türlerinin soyunun devamına olanak verilmelidir. Ancak bu şekilde, tüm canlılar sağlıklı yaşayabilirler.

Loading

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu