Press "Enter" to skip to content

Okullarda Neler Oluyor? (3) / Emin Toprak

12.02.2024

Okullarda Neler Oluyor? (3)

Bugün üçüncüsünü okuduğunuz bu serinin ilk ikisi, eğitim sistemimize bir ‘kuşbakışı’ idi.

Eğitim, yaşamın bugününü ve yarınını: geliştirir-dönüştürür-düzenler. Ve eğitimin bu işlevi yaşam oldukça kesintisiz olarak sürecektir.

Eğitim, yaşamın her an-alanında olan sınırları olmayan bir konudur.

Eğitim, herkesi ilgilendiren süreç, her birey de bu sürecin öznesidir.

Eğitimin amacı: yaşamın soru, durum, zorluklarıyla “başa” çıkmaktır.

Zorlukları olmayan hiçbir yaşam yoktur, olamaz da!

Eğitim bilim olarak, yaşamı anlamlı, zorlukları kolay kılan temel güçtür. Eğitim bazı zorluklara; sınama, deneme, düşünme, beceri, emek gücüyle çözüm bulur, bazı zorluklara da sürüp giden döngü içinde çözüm aramaya devam eder.

Bugün de konumuz eğitim!
Bu kez, örgün eğitim yuvalarımızın iklimi, ürünleri ve ürün kalitelerine bakalım istiyorum.

Yapacağım bu değerlendirmenin de nesnel olmasını istiyorum.

Fakat böyle bir değerlendirmenin verileri sadece ülkemize özel olmaz, olmamalı! Dışarıdan gözler de bize bakıp ayna tutmalı. Böylece, dünyadaki yerimiz ortaya çıkar, artı ve eksilerimiz daha görünür olur.

İşte o zaman ufkumuz açılır, daha sağlıklı değerlendirme yapar, güven içinde yol alırız.

‘OECD’: ‘Uluslararası Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma’ örgütüdür.

Kısaltılmışı: ‘PISA’ olan: ‘Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’, 2000 yılından beri üç yılda bir yenilenen araştırmalar yapmaktadır.

Araştırmaya, başvuru yapan ülkelerden ‘tesadüfi’ yöntemle seçilen 15 yaşındaki örgün eğitim öğrencileri katılır.

Araştırmada öğrencinin; Matematik ile Fen Bilimleri okuryazarlığı, Okuma Becerileri, özgün görüşleri, öğrenme biçimi, okul ortamı ve ailesi ile ilgili veriler değerlendirir.

Böylece, öğrencinin hem akranları arasındaki yeri hem de o ülkenin dünyadaki yeri belirlenmiş olur.

Araştırma sonuçları; bir ülkenin daha iyi bir eğitim-öğretim programı hazırlaması ve ortaya çıkan olumsuzluklara çözüm bulmasına yardımcı olduğu için de çok önemlidir.

Öğrencilerimiz, ‘PISA’ araştırmalarına: 2003 yılında 41, 2006’da 57, 2009-2012’de 65, 2015’de 72, 2018’de 79 ve 2022’de ise 81 ülkedeki akranlarıyla birlikte katıldı.

Üç yıl arayla 7 kez yinelenen bu değerlendirmelerde öğrencilerimiz:

Ne yazıktır ki, 7 kez de: okuma-matematik-fen bilimleri alanında OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldılar!

SONUÇ: 8 yıl okula gitmiş olan 15 yaşındaki çocuklarımız, henüz okuma-matematik-fen bilimlerinin birer okuryazarı olamamış!…

***

Çocuklarımız, üç yıl arayla 7 kez aynaya baktığı halde görüntüleri hep aynı kalmış: okuryazarı olamamışlar!

Peki, okuryazar olmak nedir ve ne değildir?

Okuryazarlık; okuma, dinleme, anlama, algılama, anlamlandırma, ifade etme, yorumlama, öngörüde bulunma, ilişkilendirme, veriyi başka bir alana transfer edip kullanabilme, ilişkilendirme, merak etme, soru sorma, iletişim kurma, hesaplama vb. yetilerini değiştirip geliştirmektir.

Okuryazarlık; asker mektubu okumak/yazmak, 200-300 sözcükle çocuk büyütmek/yetiştirmek, sular seller gibi ezbere şiir-dua okumak, verilen dersi gözü kapalı sözcük/satır aktarmak, çarpım tablosunu ezberlemek, ödevi velisine yaptırmak vb. değildir.

Peki bu ‘okuryazar olamama’ durumu niçin-nasıl oluştu?

Sorun, sistem kaynaklı olduğu için eğer son 20 yılımıza bakarsak, fatura şimdiki iktidara çıkar ki bu da bir haksızlık olur.

Bence, 100 yıl öncesine ayna tutmak daha objektif ve anlamlı olur:

1924 yılında ülkemize davet edilen ünlü eğitimci John Dewey’in ‘yaparak yaşayarak öğrenme’ kuramından esinlenen bir eğitim seferberliği başlar.

1929 dünya büyük bir ekonomik krizi yaşarken, bizde: Millet Mektepleri, Köy Enstitüleri, Yüksek Köy Enstitüleri açılır. Okullarda felsefe, sosyoloji, mantık, psikoloji dersleri okutulur. Sağlık, modern tarım, el sanatları, güzel sanatlar, dünya edebiyatı ile tanış olunur ve yoksulluk için çareler aranır.

Böylece, yaparak yaşayarak öğrenen, araştıran, düşünen, soru soran, yorum yapan, okur-yazar-düşünür birey sayıları hızla artmaya başlar. (Bu eğitim anlayış daha sonra az da olsa Öğretmen Okulları ile Eğitim Enstitülerine de yansımıştır).

Ancak Feodalite çok rahatsızdır! Halktan yana, kendisine karşı olan bu gidişi durdurmak ister. Bunun için dini ve hurafeleri araç yaparak, pek çok yalan ve iftira üretirler. Ve bu algılarla, 1946 dan başlayarak ülkeye çağ atlatan önder kurumlar, yıpratılır sonra da kapatılırlar.

İşte sekiz yıl okusa da okuryazar olamayan, ezberci, düşünemeyen, soru sormayan, yorum yapmayan ‘dindar nesil’ yetiştirme böyle başladı.

Ve şimdilerde sık sık: ‘Şeriat İsteriz!’ sesleri duyulur oldu!

Tabii ki, eğitim-öğretim için hem çokça konu hem de söz olacaktır.

Bakın henüz ne hanelere ne de dersliklere adım atabildik.

Acaba, veli-öğrenci-öğretmen ne yapıyor, hiç konuşmadık.

Demek ki, biraz daha yolumuz var, devam edeceğiz…

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Okullarda Neler Oluyor? (2) / Emin Toprak

05.02.2024

Okullarda Neler Oluyor? (2)

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Okullarda Neler Oluyor? (1) / Emin Toprak

29.01.2024

Okullarda Neler Oluyor? (1)

Okullarda ‘Yarıyıl Tatili’ bir hafta önce başladı, 2 Şubat günü yeniden çalacak ziller…

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Türkiye’nin Solu, Solun Türkiye’si (I) / Bülent Avcı

27.11.2023

Türkiye’nin Solu, Solun Türkiye’si (I)

Geçenlerde, Murat Belge ve Ömer Laçiner Medyaskop-Ruşen Çakırın konuğu oldular.

Genel olarak, sol dünya görüşünün içinde bulunduğu durumu Türkiye özelinde tartışmaya açtılar.

Arkasından gelen Filistin meselesi dikkatleri başka yöne çekse de, bu üzerinde durulması gereken bir konu olduğu kanaatindeyim. Bu ilk yazı kısa bir giriş; ikinci yazı, temel sorunlar detayları üzerine olacak; serinin son yazısı ilk iki yazının oluşturduğu bağlamda eğitim üzerine olacak.

Murat Belgenin konuştukları hakkında söylenecek pek bir şey yok: harita pusulayı iyice şaşırmış bir entelektüelin hazin sonu… Fakat Laçiner’in söylediklerinde üzerine düşünmeye ve konuşmaya değer yönler var.

Ruşen Çakır’ın “sol neden başarısız” sorusuna (yazının sonunda linkler mevcut) Laçiner’in cevabı özetle şöyle:

70 yıllık sosyalist deneyim işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak hak ettiği payı alma mücadelesi-eylemi üzerinden inşa edilmişti. Mevcut veriler ışığında sosyalist ülkelerin çalışan sınıflara-emekçilere kapitalistler ülkelerin çalışanlarına oranla çok daha fazlasını verdiği bir gerçek. Fakat buna rağmen, işçi sınıfının bu düzene sahip çıkmadığı da başka bir gerçek…

Demek ki insanlığın eşitlik temelinde bir bölüşüm ideolojisinin üzerinde ve ötesinde farklı gereksinimleri vardır. Sadece eşitlik talebinde bulunmak çok da doğru bir çıkış noktası olmayabilir.

Global kapitalist dünya geçmişte olduğu düzeyde işçiye ihtiyaç duymamaktadır. Özellikle Yapay Zekâ (teknoloji) alanında yaşanan gelişmelerle bırakın işçi sınıfını, geçmişte göreceli ayrıcalıklara sahip olan meslek guruplarının, doktor, mimar, avukat gibi, işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalmasına ramak kalmış bir dünyada yaşıyoruz.

Emeğine ihtiyaç duyulmayan işçi sınıfının daha iyi bir dünya kurma iddiası olamaz; bu iddiayı çoktan kaybetmiştir. Dolaysıyla devrimci iddiayı kaybetmiş işçi sınıfının sınıf bilincinden ve ideolojisinden bahsetmek olanaksızdır.

Ne yapmalı öyleyse?

Sol öncül liderlerin kabullerinden ve hedeflerinden vazgeçmelidir.

Yeni teknolojik imkanların daha adil bir dünya kurma noktasında nasıl kullanılabileceği üzerine kafa yormalıdır.   

Solu bu tartışmaya davet ettik ama gelmediler gelemezler….

Ömer Laçiner’in durumu izah şekli özetle böyle.

Şimdi, baktığımızda sol dünya görüşünün Dünyada ve Türkiye’de 1980’den başlayarak artan bir ivmeyle güç ve prestij kaybettiği herkesin malumu. Coşkulu kalabalıkların uğruna güneşin fethine çıktığı bir sosyalizm hayalı yok artık… Sermayenin emek sömürüsü olabildiğince artmasına rağmen sendikalı işçilerin oranı dibe vurmuş vaziyette. Dünyada ve Türkiye’de sol-sosyal demokrat partiler parlamenter sistemde üst üste seçim yenilgisi alıyor. Faşizan bir popülizm almış başını gidiyor…  Akademik dünya tümüyle neoliberal (yeni sağ) ideolojinin işgali altında. Sol kültürel alanlardaki hegemonyasını çoktan kaybetti. Bir zamanlar sol-devrimci dünya görüşünün sınıfsal bakışla içini doldurduğu eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar, kimlik politikaları üzerinden içi boşaltılmış ve neoliberal güçlerin oyuncağına dönüşmüş halde.

Geçmişte 9-6 yollarında emeği sömürülen çalışan sınıflar bugün akıllı telefonlar sayesinde 7-24 sisteme esiri oluş durumdalar. Yapay zekâ üzerinden gerçeğinden ayırt etmesi imkânsız sahte yazılı ve görsel malzeme üretebilen ve son derece esnek çalışma koşulları yaratabilen küresel kapitalist bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız… Bırakın sınıf bilincini, insanlık bilinç ve ahlak-etik arasındaki zorunlu ilişkiyi ve giderek değerler dünyasını tümden kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya… Entelektüel karşıtlığının ve popüler faşizmin sarmaladığı sosyal-politik atmosferde ve sosyal medya yüzeyselliğinin hâkim olduğu bir kültürel ortamda var olmaya çalışıyoruz. Bu listeyi uzatmak mümkün…

Sol Türkiye’de 1990ların başından beridir değişen biçim ve içeriklerde bir tartışmanın içinde.

Durum böyleyken üstat Çernişevski’nin “Ne Yapmalı” sorusuna hiç kimsenin tatmin edici bir cevabı yok maalesef. Ebetteki bu konuları büyük bir özen ve ciddiyetle ve de yaşamdan kopmadan tartışmalıyız. Fakat yanlış sorulardan doğru cevaplara ulaşılamaz. Ama yanlış sorular bazı mürekkep yalamış okur-yazar ve düşünürleri AKP’nin memlekete demokrasi getireceği yanılgısına düşürebilir…  Bu anlamda Laçiner’in söylemleri önemli olmakla beraber kendi içinde bir sürü sorun-çelişki içermekte.

Gelin Ruşen Çakırın sormadığı soruları biz soralım

Örneğin sol ve solcular öncülerin (ki sanırım Marx, Lenin ve diğer öncü kadroları kastediyor) çıkış noktalarını ve ideallerini terk edecekse, yerine ne koyacak? Bu söylemin pratik bir karşılığı yok gibi duruyor. Kaldı ki don lastiği gibi her tarafa çekilebilir bir söylem bu.

Öncü iddialardan kasıt nedir?

Örneğin Marx’in emek üzerinden tanımladığı bilgi teorisi (epistemoloji) geçerliliğini yitirmiş midir?

Artı değer teorisi halen geçerli midir?

Peki ya yabancılaşma ve Marxizm’i politik-felsefi-ekonomik bir teori yapan diğer kavramsal bileşenler?

Burada vazgeçilmesi gereken tam olarak nedir?

Laçiner bu noktalarda sessiz….

Sormaya devam edelim:

-Bolşevik devrimin çöküşüne bakarak eşitlik idealini geçersiz ilan etmek liberalizme paye vermek anlamına gelmez mi?

-İnsanlığın 70 yıllık sosyalist deneyimin başarısızlığı tarihsel midir yoksa teorik midir?      

-Şayet işçilerin ve giderek tüm çalışanların üretimden hak ettikleri payı almalarının üzerinde ve ötesinde varoluşsal kaygıları varsa bunlar nelerdir ve solun ideolojik-politik düşünce ve eylem çizgisi ile nasıl ilişkilendirilebilir?

-Emek eksenli örgütlenmiş bir toplumda teknolojik ilerleme (yapay zekâ dahil) insanlığın ortak çıkarları için kullanılabilir ve kesinlikle korkulacak bir şey değildir. Fakat geleneksel sol ideallerin geçersizliğini ilan ettikten sonra “Yapay Zekâ ve benzeri teknolojileri sol idealler doğrultusunda nasıl kullanabileceğimiz üzerine düşünmeliyiz” söylemi kulağa hoş gelse de içi boş bir söylem değilimdir?

Ortada ne bir işçi sınıfı ne de sınıf ideolojisi varsa, solun kitle tabanı kimlerdir?

Sol öncülerini terk edeceksek emek-sermaye çelişkisini (eğer kaldıysa böyle bir kavram) nasıl anlayacağız?

1980 sonrası gelişen kadın hareketi solun neresine düşer? Bebek sahilinde yüksek sosyete bir kadın ile varoşlardan gelen işçi bir kadının bu harekete uzaklığı ya da yakınlığı nedir?

Kimlik politikalarının Sol çevrelerde yarattığı zarar-ziyan nelerdir; kimlik politikaları özgürleşme getirir mi?

Şimdi o meşhur deyimle somut koşulların somut tahlilini yaparak söylersek; evet genelde Solun özelde Marxist teorinin önünde aşılması gereken ciddi engeller var.

Kısaca özetlersek:

  1. Küreselciler ve ulus-devletçiler diye ikiye bölünen egemen sınıflar arasında dünya ölçeğinde sürüp giden bir kavga-mücadele var. Bütün ekonomi-politik teorisini ulus-devlet üzerinden inşa etmiş olan Marksizm mevzuyu anlama ve karşı duruş sergileme noktasında bocalıyor.
  2. Teknolojik ilerleme egemen sınıflara olağanüstü bir kontrol mekanizması ve esnek çalışma-üretme olanaklarını sağlıyor. Binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar yerine küçük ölçekli, parçalanmış ve belli bir zaman-mekân duygusu oluşturmayan istihdam biçimleri ortaya çıktı. Dahası, birçok iş alanının, teknoloji sayesinde, insan emeğine olan gereksinimi giderek azalmaya başladı. Aynı şekilde Sol entelektüel çevrelerin kafası bu konuda net değil.
  3. Emperyalizmin bir sonucu olarak gelişen küresel göç dalgaları sadece batı dünyasını değil nerdeyse tüm ülkeleri etkisi altına almış vaziyette. Neoliberal küreselleşme ile bağlantılı olan bu duruma Sol dünya görüşünün net bir cevabı yok: daha açık olarak söylersek, Solun bu konuda kendi tabanını ikna edecek bir cevabı yok. Yükselen milliyetçi dalga faşist partileri birbiri ardına iktidara taşıyor. Ve Sol nerdeyse bir buharlaşma tehlikesi ile karşı karşıya.
  4. Solun geleneksel idealleri olan ve sınıfsal analiz üzerinden tanımlanan eşitlik, özgürlük ve adalet kavramları neoliberal (ideolojik) ve post-modern(kültürel) saldırılara maruz kaldı. Bu kavramların sınıf yerine kimlikler üzerinden tanımlanmaya başlamasıyla beraber, Marksizm kültürel-ideolojik hegemonyasını tümüyle kaybetti.
  5. Neoliberalizm (yeni sağ) eğitim dünyasına tüm gücüyle yüklenerek önce solun tüm versiyonlarını elimine etti; ardından anaokulundan üniversiteye kadar her alanı işgal edip, kendilerine sol-liberal diyen andavalları da peşine takarak, kırılması zor bir hegemonya kurdu.

Durum kısaca böyle…                                                     

Bir sonraki yazıda bu beş ana başlığı biraz daha detaylandıracağız.

Görüşmek üzere

Dr. Bülent Avcı
Seattle, WA-Kasım 2023

**

Yukarıda bahsi geçen videoların linki.

Loading

Savaş savaşmayana güzeldir ! / Emin Toprak

22.01.2024

Savaş savaşmayana güzeldir !

Kültürler halkların; dil, yazı, yaşam, inanç, eğitim, bilim, sanat, yönetim vb. alanlardaki ortaklaşmış ürünleridir.
Bu ürünler toplumsal yaşamı daha yaşanır kılmak için akıl-mantık ve yetilerle üretilir. Bunları: edebiyat, folklor, müzik, resim, zanaat, spor, inanç… olarak da sıralayabiliriz.

Kültürler, belli sınırlar içinde kalmak istemez sınırları aşarak evrensel bir kimlik kazanmak isterler.

Şimdilerde dünyada çokça taraftarı olan bir spor kültürü var. Bir parantez açıp biraz da bu kültürün etkisindeki taraftarlarının söz ve eylemlerine bakalım:

“Biz buraya ölmeye ölmeye, … gömmeye geldik!

“Biz yenildik fakat sonraki buluşmada karşılığını vereceğiz!

Belki birkaç gol yedik ama sonra daha çok gol atarız/daha çok sayı kazanırız!” …

İşte bu tür slogan ve davranışlar uzar da gider.

Beğenmediğimiz bu coşku, öfke, kin, küfür, şiddet dolusu söylemler ve eylemler “taraftar” kültürüdür.

Kendi takımını/tarafını övüp coşturan, karşı tarafı tehdit ve tahrik eden fanatik söylemlerle dolu bir kültür.

Tehdit ve tahrik edici bu fanatik söylemler bir bozulmuşluğun sonucudur. Belki anlıktır, belki sporcu ile taraftara psikolojik destek amaçlıdır. Ve belki de bu tahrikler daha iyi bir skor da kazandırabilir!

Fakat bu anlayış insani değerlerden uzaktır!

Çünkü bu anlayış; nesnel yenilgi ve başarısızlığı kabul etmez, daha çok emekle başarmanın yollarını aramaz, karşı tarafa sadece şiddet, çatışma ve kötülük ister.

Oysa, tüm sosyal etkinlikler gibi sporun da bazı etik ve yazılı kuralları vardır.

Bu kurallara uyan, olasılıkları akıllıca değerlendiren, araç ve organlarını iyi kullananlar övgü alır ve başarı kazanırlar.

Evrensel boyutta kabul görmek ise: duygudaşlık, akıl, sevgi-saygı ve barışçı bakış ister. Böylece mahalle takım ve fanatik taraftarlık aşılmış, beğeni, alkış alarak evrensellik kazanmış olurlar.

İnsanlığın fanatik takım ve taraftarlara değil barışçı duygudaşlara ihtiyacı vardır.

Zaten tüm sosyal etkinliklerin nihai amaç ve hedefi evrensel olmak değil miydi?

***

Bu genel girişten sonra şimdi de ülkemize yıllardır egemen olmuş anlayışın ürettiği ‘yerli ve milli’ bir kültüre gelmek istiyorum.

Ülkemizin on yıllardır çözüm bulunamayan bir ‘Kürt Sorunu’ vardır.

Peki, ne istiyor Kürtler:

Anadili ile konuşmak, eğitim almak ve kültürünü yaşatmak.

Yani ortak vatanda eşit vatandaş olarak barış içinde yaşamak…

Peki, bunlar her insanın doğumuyla kazandığı insan hakları değil mi?

Peki, niçin Kürtlerin bu hakları vardır ve kullansınlar demiyorlar?

Niçin?

Cevapsız bırakılan bu “Niçin?” yüzleşilmek istenmeyen yasaklı bir korku oldu.

Ve bu ‘insani sorun’, ülkemizde barışçı bir çözüm bulamayınca, komşu ülkelere taştı.

Komşu ülkelerde de çözüm, diplomasi yerine güvenlikçi-çatışmacı politikalara bırakıldı.

Ancak yıllar geçti bu politika hem içeride hem de dışarıda başarısız oldu, fakat can-mal kaybı ile acılar artarak devam etti.

Tabii ki bu bir başarısızlıktır!..

Kabulü ve savunulması da çok zor, çok üzücü bir durumdur bu. Hele de bu başarısızlık, yirmi yılı aşmış bir iktidara aitse. Ve bu iktidar da daha uzun yıllar iktidarda kalmak istiyorsa…

İktidarın ikbâli yani geleceği çok önemli ve devam etmelidir. Bu amaca ulaşmak için ‘öteki’ ve ‘düşman’ olanların yok, kültürlerini inkar eden taraftarlar ve onlara özel ‘milli kültür’ oluşturmak gerekliydi ve bunu da başardılar.

Biz, fanatik anlayışı olana: bencil, öfkeli, kinci, ayrımcı, şiddeti, kavgayı sever, duygudaş olmaz demiştik.

Ama bu kültür çok daha bencil, yok edip öldürüyor!

Dostluk, kardeşlik, eşitlik, özgürlük, barış isteyenleri bile suçlu ve terörist sayıyor.

Ekran ve meydanda ‘cinayetlere’ güzelleme yapıp:

“Geçmişimizde siyasi cinayetlere şahit olduk ama mertçeydi.”

“Biz ölmeye ölmeye, … gömmeye geldik!”

“Bizim … şehidimiz var fakat onlardan da misliyle yok ettik/edeceğiz…”

Diyenleri de oldu!..
“Mertçe cinayet olur mu?!

Oysa her ölüm bir acıdır!

Acıların kimliği olmaz!

Acıları insanlık ortaklaşa yaşar.

Ve hiç bir acı yarıştırılmaz!

Ama akşam sabah ekran ekran gezip acıları yarıştırıyorlar.

İşte bu ‘öteki’ olanı düşman sayan anlayışla, en az 40 bin genç ölmüş ya da öldürülmüş. Ülkenin kaynakları ölümlere kurşun, mallara yangın olmuş. Can yakan acılar ile yoksulluk her gün artarak devam ediyor.

Bunlar olup biterken de “Kürt Sorunu Yoktur!’ diyebiliyorlar!

Peki, ya bu yaşananlar nedir/nedendir?

Bugünlerde, bu düşmanlık kültürünü oluşturan iktidara destek verenler de çoğaldı. Ki onlar bu iktidara karşı olduklarını sürekli haykıranlardı. Vatan millet sakaryacı bu teskereci ‘yerli ve milli’ muhalifler, gizli ortaklığı bitirip saflarda yer aldılar.

İnsanın, doğanın, her tür canlıya yaşam hakkı tanımayan bu düşmanca gidişi ancak hak ve özgürlüklerini isteyen halkın iradesi dur diyebilir.

Halkımız ‘Edi bese!’ (Artık Yeter!) diyerek, tüm karanlıklara ışık tutmalı. Uyumlu, demokratik, adil çözüm sağlayan barış ile çatıştıran güvenlikçi anlayışlara son vermeli. Ve bu kanlı çatışmalara harcanan kaynaklar da halkın huzuru için kullanılmalı.

Ben, çatışma-savaş-şiddet-sömürü karşıtı bir barış severim. Herkese ve kimliğe özgür, eşit ‘insanca’ iyilik dolu bir yaşam isterim. Hem yaşarken hem de rüyalarımda: zalime ve zulme karşı durur, bazen Kürtçe bazen de Türkçe bir çığlık olurum.

*

Lev Tolstoy, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ adlı eserinde: “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.”

*

Ahmed Arif: “Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim; Olmalı zaten, olmazsa insan olmaz yüreğim.”

*

Düşman sayan kültürün yok ettiği, barışsever Hrant Dink diyor ki:

“Ben üç dil biliyorum. Ermenice, Kürtçe ve Türkçe.
Benim içimde bu üç dil hiç kavga etmiyorlar,
Barış içinde yaşıyorlar!”

*

Ve kime ait olduğunu öğrenmediğim bir sözle yazımı bitireyim:

“Yağmur ıslanmayana, Aşk yaşamayana, Savaş savaşmayana güzel.”

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Bir ‘Aralık’ daha geçip gitti! / Emin Toprak

15.01.2024

Bir ‘Aralık’ daha geçip gitti!

Aralık, yılın tüm acı ve sevinçlerinin toplandığı yorgun bir aydır.
Bu ayda, ülkedeki herkese-keseye dokunan gelecek yıl bütçesi hazırlanır. Bütçeler, toplumsal yaşamın güvenli-özgür-huzurlu olmasını sağlamak ve imkanları adilce paylaşmak içindir.

Mecliste yapılan bütçe görüşmelerinde geçmiş yıllarla yüzleşme, gelecek için umut, ihtiyaç, dilekleri dile getirilir ve yeni bir yıla kapı aralanır.

Ekranların bu ayda bolca izleyici bulması da bundandır. Fırsat buldukça bu izleyicilerden biri de ben olurum.

Politikacılar, dört yılda bir yapılan seçimlerdeki gibi bütçe görüşmelerinde de kürsüde olurlar. İktidar yanlısı vekiller iktidarı savunmak için bolca hamaset yapar, muhalif olanlar ise hesap sorarlar.

Her iki taraf da bu fırsatta: “23 Nisan heyecanı” içinde “seçmene selam” konuşmasını yapmış olurlar.

Çünkü, ülkemizde; ‘çoğulculuk’, ‘çokseslilik’ ‘demokrasi’ yok olmuştur.

Yasama-yürütme-yargı güçleri ‘Tek Kişi’ iktidarında birleşince de güç zehirlenmesi ülke çapında korku iklimi yaratmıştır. Bunun etkisiyle de parlamento ile yargı etkisiz-yetkisiz-işlevsiz-suskun kalmıştır.

Ancak, bütçe görüşmelerinde, suskun bırakılan muhalif parti ile vekillere yasa gereği ‘mecburen’ söz hakkı verilir. Böylece nefessiz bırakılan parti ve vekiller de bir nefes almış olurlar.

Onlar da bu fırsatta kısıtlanan hak ve yetkilerini hatırlatıp hesap sorarlar.

Hangi hakkı kimin, nasıl kısıtladığını söylemeden önce yasalara göre ana kurumların görev ve yetkilerini hatırlamak gerekir.

*

ÖN AÇIKLAMA:

Toplumsal yaşam, üç ana güç olan yasama-yürütme-yargı işbirliği içinde düzenlenir ve sürdürülür. Ve ‘Kuvvetler Ayrılığı’ denen ilkeye göre, bu üç ana gücün hiçbiri diğerinin emrinde değildir.

Beğensek de beğenmesek de uymak zorunda olduğumuz bir anayasamız var. Bu görev alanların, esas aldığı, üzerine namus ve şeref sözü vererek yemin ettiği bir anayasadır ve: “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” der.

Sonra da üç ana gücün görev-yetkilerini sıralar:

  1. “YASAMA yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
  2. “YÜRÜTME yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”
  3. “YARGI yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.
    Özetlersek: toplumsal yaşam kuvvetler arası bir denge-denetim ile sağlanır. Bunun için gerekli yasaları yasam’a hazırlar, yürütme uygular, yargı ise hukuku esas alan kararlarıyla yasama ve yürütmeyi denetler.

**
GÜNCEL DURUM:

Duvarına iri puntolarla: “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazılı ve yasama yetkisi verilen TBMM’de yasa gereği 650 Milletvekili bulunur.

TBMM, 2023 yılı boyunca:

-*295 maddeyi görüşmüş.

-*37 teklifi yasalaştırmıştır.

Bugünkü anayasa yürütme yetkisini tek başına Cumhurbaşkanına vermiştir. Ve Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin de genel başkanıdır. 2023 yılında “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adına yapılan çalışmaların birkaçı ise:

-*227 maddeden oluşan 41 ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’,

-*1499 madde olan 577 ‘Cumhurbaşkanlığı Kararı’ çıkarmıştır.

-*Anayasa, ‘ulusal ve uluslararası yargı kararlarına uymayı zorunlulu kılar. Ancak, bu kararların bazısına uyarak, bazısına da uymayarak ‘keyfi’ davranışlar gösterilmiştir.

-*Yargı çalışanlarının maaş-atama-yükselme gibi tüm özlük hakları bir ‘koz’ ya da tehdit aracı olarak kullanmıştır. Bu korku ile tehditler etkili olunca da önemli sayıda yargı çalışanı iktidarın isteği doğrultusunda etik ve hukuk dışı kararlara imza atmıştır.

-*YSK’nın aldığı bazı hukuk dışı-garip kararları yüzünden yaşananları henüz unutmadık. Bugünlerde ise yargıda çıkara dayalı girift karanlık iş ve ilişkiler çoğaldı.

-*AYM ve Yargıtay arasında başlayan kavga büyüdü, daha da büyüyecek.

Yukarıdaki birkaç sayı ve başlık bile bize toplumsal yaşamımız için gerekli olan kuvvetler arası denge-denetimin nasıl bozulduğunu apaçık göstermektedir.

Demek ki, yok sayılan, susturulan, sindirilen işlevsiz bırakılan vekiller de çok zor durumdadır. Onlar da kendilerini ezik-mahcup bırakan durum ve duygulardan arınmak istemektedir. O halde onların aralık ayını bir fırsata çevirme istekleri doğaldır.

Az sayıda vekil de ülkemizin; demokrasi, hukuk, insan hakları, eğitim, ekonomi, bilim, sanat alanında dünyadaki ki yerini anlattı. Böylece ülkemizin başarı, kazanç ve kayıp karnesini görmüş/duymuş olduk.

Bugünkü yokluk, yoksulluk, hukuksuzluklardan kurtulmamız için sosyal, ekonomik, kültürel ve yönetsel alanlarda pek çok değişime ihtiyacımız var. Ve öncelikle tüm sorunlarla yüzleşmemiz gerekir. Bunun için de olup bitenlere eleştirel bakan, farklılıkları önemseyen, farklı düşünen ve çözüm arayanlara çok çok ihtiyacımız var.

***

İşte bir ‘Aralık’ daha halkımıza büyük bir bagaj bırakıp, çekip gitti!

Bu bagajda; halktan görev/yetki almış ‘seçilmişlerin’ hem gasp edilmiş hakları hem ahları hem de iş başına oturtulan ‘kayyumların’ yolsuzlukları var!

Bu bagajda; demokrasi, hak, özgürlük yoksunu kalanlar ile aç ve acılı olanların çığlıkları var!

Ve bu bagajın tüm hukuksuzluk-zalimlik öznesi failleri: ya dokunulmaz ya yalanlarla aklanmış ya da ‘zaman aşımı’ ile gizlenmiş olup ‘cezasızlık’ ödülü almıştır!

Acı, kötülük ve çürümüşlük taşımakta olan bu bagaj, işte bunun için çok kötü kokular saçıyor!…

Yerel seçimlere çok az kaldı. Devletin tüm güçlerini elinde bulunduran iktidar da bu seçimi kazanmak için halkı kutuplaştırmak ve çatıştırmak istiyor.

Kim bilir bu senaryo için hangi algılar yayacak!

**

Ben bu satırları yazarken, 1970’lerde duyduğum, okuduğum ve unutmadığım bir sosyoloji terimini anımsadım o terim:
“Anomi!”

Bu terimi kullanan ilk bilim insanı da Fransız Sosyolog Emile Durkheim olmuştur.

Anomi: toplumsal kural ve etik değerlerin geçerliliğini yitirmesi, birey ile toplum arasında çatışma yaşanmasıdır. Anomi, tek sözcükle: ‘kaos’ veya ‘kuralsızlık’ olarak da tanımlanabilir.

Anomi olan yerde; kurallar bozulur, baskı, şiddet kullanımı artar, haksız kazanç edinenler ve bunlara özenenler çoğalır. Toplumsal farkındalık ile kişilerin toplumla barışıklığı azalır. Böylece örtük kalan tüm öfke-kin-şiddet duyguları ortaya çıkar, suç ve suçlular çoğalır.

Kaos başlar!…

Emin Toprak – DOSTÇA

 

Yazarın Diğer Yazıları

KİT’leri yıkıp karadelikler açtılar !  https://www.criticaleducationnetwork.net/kitleri-yikip-karadelikler-actilar/
Yaşam Kozamızdaki Değişim! https://www.criticaleducationnetwork.net/yasam-kozamizdaki-degisim/
Cumhuriyet 100 Yaşında! https://www.criticaleducationnetwork.net/cumhuriyet-100-yasinda/
YILGINLIK YOK! https://www.criticaleducationnetwork.net/yilginlik-yok/
Etik ile Önyargılar https://www.criticaleducationnetwork.net/etik-ile-onyargilar/

Kadın Tanrılardan Bugüne https://www.criticaleducationnetwork.net/kadin-tanrilardan-bugune/
Yönetemiyor! https://www.criticaleducationnetwork.net/yonetemiyor/

İnsanlıkta Buluşmak https://www.criticaleducationnetwork.net/insanlikta-bulusmak/ 
Depremle Yaşamak https://www.criticaleducationnetwork.net/depremle-yasamak/
İnkâr edenle uzlaşılmaz! https://www.criticaleducationnetwork.net/inkar-edenle-uzlasilmaz/

‘Aman ha konuşma!’ SUS(MA)! https://www.criticaleducationnetwork.net/aman-ha-konusma-susma/

‘At Sinekleri’ https://www.criticaleducationnetwork.net/at-sinekleri/

Karanlık İş ve İlişkiler https://www.criticaleducationnetwork.net/karanlik-is-ve-iliskiler/

Yorgun ve Karanlık Aralık ! https://www.criticaleducationnetwork.net/yorgun-ve-karanlik-aralik/

 

 

 

 

 

Loading

KİT’leri yıkıp karadelikler açtılar ! / Emin Toprak

25.11.2023

KİT’leri yıkıp karadelikler açtılar !

21 yıllık AKP iktidarı 4 yıl daha sürecek ve 25 yılı bulacak! Seçimle gelmiş çok az yönetimin böyle uzun bir ömrü olmuştur!

AKP iktidar olduğunda, ülkemizin önemli bir gelişmişliği ve parlak bir ekonomisi yoktu.

Fakat, yurdun her tarafında birçok devlet işletmesi vardı. Bunlara kısaca: “KİT” (Kamu İktisadi Kurumu) denirdi. Bu kurumlara bağlı olan birçok fabrika, işletme, maden sahası, arazi ve zengin kaynaklar vardı.

Milyonların ekmek teknesi sayılan kurumlarda yüzbinlerce işçi-memur çalışırdı. Üreticilerin tarım ve hayvancılık ürünleri alınıp işlenir, yurtiçi ve yurtdışı pazarlarda satılırdı. Böylece ülkenin ihracat ve ithalat dengesi kısmen sağlanırdı.

Bu kurumlar, kolektif bir anlayışla halk yararına çalıştıkları için sürekli emperyalist anlayışın hedefleri olmuştu. Bu kurumları ele geçirmek için öncelikle ‘zarar’ etmesi ve ‘gereksiz’ oldukları algısıyla halkın gözünden düşmesi gerekiyordu.

Öyle de yaptılar!

Kurumlarda çalışan-işçi-memur sayıları, politikacıların “hamili kart yakınımdır” buyruklarıyla kat kat arttırıldı. Böylece, halkın ekmek teknesi kurumlar: piyasa değeri düşük, hantal, atıl, itibarsız ve işlevsiz kalmışlardı.

İstedikleri olmuş ve AKP, Türkiye tarihinde görülmemiş bir özelleştirme uygulamasına başlamış, ülkenin gözbebeği kurumları çokça kazanım ve birikimleriyle yok pahasına haraç mezat satılmıştı.
İşte sayıları binlerce olan bu kurumlardan birkaçı:

Sümerbank, Şeker Fabrikaları, Çimento Sanayii, Gübre Fabrikaları, Etibank, TÜPRAŞ, THY, SEKA, TEKEL, PTT (telefon) USAŞ, EBK, Elektrik Dağıtım, Hidroelektrik Santralleri, Termik Santraller, Kömür İşletmeleri, Doğalgaz Dağıtım, Maden İşletmeleri, Çimento, Emekli Sandığı Otelleri, Sosyal Tesisler, Limanlar, çokça değerli arazi vb. sayfalar dolusu liste…

Oysa bu kurumlar, ekonomimizin dinamosu, halkın ‘ekmek teknesi’ ve ortak mallarıydı. Ve tüm araç-gereç-donatıları ile birlikte, arsa fiyatının bile çok çok altında yandaşlara peşkeş çekilip satıldılar! Kalanları da satmaya devam edecekler!

***

AKP iktidarının ‘yola devam’ etmesi için ‘miras’ satışları da yetmedi. Yandaşları, doymak bilmediği için acil ve çokça ‘Dolar’ bulmalı ve bu paranın kime-nereye harcandığı sorgulanmamalıydı!

Bu durumda, İMF ve benzeri kurumlara başvurulamazdı, çünkü onlar, paranın nereye-nasıl harcandığını inceler-sorgulardı!

Ve nihayet çareyi: “Varlık Barışı” ilan edip, 7 kez yinelediler!
Varlık Barışı: bazı kişi ve kurumların yurtiçi ya da yurtdışında denetim dışı kalmış kara varlıklarına ‘yasal’ görünüm kazandırma düzenlemesidir.

Mevlana’nın o ünlü çağrısıyla o karanlık kişilere: “Gel, gel ne olursan ol yine gel!” derken: Varlıkların akmış-karaymış bizim için hiç önemli değildir, yeter ki onları al da gel! diyorlardı.
Bu çağrı, demokratik ülkelerde yasadışı-kanlı-karanlık işlerine fırsat verilmeyenleri (uyuşturucu baronları ve mafya çeteleri) mutlu etti. Çünkü, sorgusuz ve vergisiz olarak tüm karanlık varlıkları aklamış olacaklardı. Ve bu fırsatı kaçırmadılar:

Bu kişiler için yapılan açık-kapalı törenlerde medya tanıklığında ve en üst düzeyde destekler verildi. Nutuk, alkış, gülücükler eşliğinde yankı bulan video-fotoğraflar çekildi. Ortaklıklar kuruldu, vatandaş olmayanlar vatandaş olup pasaport aldı!

Tabii ki aklanan kirli-karanlık paralar; bankalara, madenlere, yatlara, ultra lüks köşklere, gökdelenlere akmış, yerli ve milli olmuştu.

Böyle başladı, aklanan kirli paralar rantı, çetelerin de sokakları ele geçirmesi. İşte, şimdilerde: “Bunlar da kim?” dediğimiz türedi zenginler, sokaklardaki kanlı hesaplaşma, çatışma ve infazlar da birer sonuçtur.

Böylece Türkiye dünyada “Gri Listeye” ilk giren en büyük ekonomi oldu!

NOT: 24 Eylül 1991 tarihinden beri üyesi olduğumuz FATF (Mali Eylem Görev Gücü), 21 Kasım 2021 günü: kara para aklama ve terörün finansmanıyla mücadele önlemleri yetersizdir diye Türkiye’yi, Mali ve Ürdün ile birlikte “Gri Listeye” aldı.
Bunlar olurken, ülke halkı için değişen bir durum yoktur. Onların yazgıları gereği olmuştu tüm kaza, deprem, yangın, sel, fırtına, açlık, yokluk, acı ve ölümler!

Tüm bunlar: “Kader planının içerisinde olan şeyler!”

Halkımız, öbür dünyada olacak ‘büyük sınava’ hazırlanıyor!

***

“Bunlar, 21 yılda hiç mi iyi işler yapmadı?” diye sorarsanız ben de:

**Saraylar, otobanlar, köprüler, tüneller, Şehir Hastaneleri, Havaalanları gibi çokça işler yaptılar!

**Bu işler yapılırken de halka: “Cebinizden beş kuruş çıkmayacak!” dediler. Sonra sonra anladık ki bu “yap-işlet” sözleşmeleri “ticari sır” kapsamına alınmış ve bu sözleşmeler ile ilgili uyuşmazlık için İngiliz yasaları ve Londra Tahkim Kurulu’nun yetkili kılınmış, sözleşme bedeli borç “Dolar” olarak kat kat fazlasıyla hazineye borç yazılmış ve günü gelen faturalar bütçeden tıkır tıkır ödeniyor. Bu 30-40 yıl sürecek bir borçmuş, yani daha doğmamış torunlar ve onların çocukları da borçlu olacak!

**Ve yeni yeni anladık, bu “yap-işlet” projelerinin ülkemiz için birer karadelik olduklarını!

Söylerim, size.

İşte Belgeleri:

Sayıştay’ın 2015 yılı raporu ve şimdi de Genel Sağlık İş Sendikası: Şehir Hastaneleri ülke için birer karadelik olmuştur diyor!

Ve bu görüşü aşağıdaki cümle ile de destekliyor:

“17 şehir hastanesine 25 yılda yapılacak ödemelerle her biri 600 yataklı 875 adet devlet hastanesi yapılabilir…”

25 yaş üstü her vatandaş ekran ve meydanlarda gördü ve duyduk, tek yetkili olan Erdoğan halka hitaben: “yap-işlet” projeleri için “Cebinizden beş kuruş çıkmayacak!” dediğini. Unutan varsa ararsa bulur kayıtlarını.

Sanırım şimdi de: “Yap-işlet 30-40 yıl sömür!” diye neşe çığlıkları atıyorlar.

Nereden nereye!

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Pilav, Plan ve Deprem / Bülent Avcı

01.03.2023

Pilav, Plan ve Deprem

Memleket çok zor ve acılı günlerden geçiyor. Ne desek boş…  Ateş düştüğü yeri yakıyor maalesef. Enkaz altında hayatını kaybeden ya da sakat kalan onca insan… kış ortası evsiz barksız ortada kalan milyonlar… ne yana baksak öfke ve acı ve de çaresizlik…  

Enkazdaki insanlara yardım edemeyen ama camilerden Selâ okutabilen bir iktidar; yardım eli uzatan sivil inisiyatifleri tehdit eden özgüvenini yitirmiş bir iktidar… kem-küm etmenin ötesine geçemeyen bir muhalefet… ve TV’lerde, sosyal medyada yazılanlar söylenenler ve görülenler…  

Öne çıkan dört şey üzerine birkaç cümle etmek isterim izninizle:

  • Suçlu bulundu; müteahhitler
  • Deprem öldürmez bina öldürür
  • Kader-kısmet değil bilimdir asıl olan
  • Bu deprem iktidarı götürür

Evet bir öldüren var ama bu bina değil kapitalizmin bizzat kendisidir. İnşaat Türkiye’nin son elli yılında sermayenin siyasi iktidarlarla iş birliği halinde faaliyet gösterdiği en temel kâr-kazanç elde etme alanlarından biridir. Müteahhitler bu tezgâhın en masum unsurlarıdır.

Niye mi?

Bir fikrin, eylemin, davranışın, üretimin-ürünün, ya da eşyanın doğruluğu, önemi ve değeri ne kadar para kazandıracağı (kârlı olup olmaması) ile ölçüldüğü küresel bir kapitalist düzende ve dünyada yaşıyoruz; insan sağlığı ve mutluluğunu ve de kamu yararını hiçe sayan bir düzen bu.

Örneğin, küresel ilaç endüstrisi hastalıkları iyileştirmeye değil durumu idare etmeye odaklıdır. Çünkü hastaların iyileşmesi kazanç getirmez; kârlı değildir.

Kanseri önlemeye dönük araştırmalar için harcanan para hastalığı idare etmek için harcanan paranın sadece dörtte biri; hastalığı önlemeye dönük yatırım hiç de kârlı değil de o yüzden.

Aşırı işlenmiş-paket gıdalar sağlığa zararlı ama hız kesmeden üretmeye-tüketmeye devam; taze gıdaya göre kat be kat kârlı da o yüzden. Genetiği değiştirilmiş gıdalar insan ve doğa için öngörülemeyen korkunç felaketeler yol açabilir; ama kârlı olduktan sonra gerisini kim takar.

Basit bir örnek üzerinden hareketle, diyelim sokakta yürüyorsunuz ve hemen yanı başınızda bir kişinin ayağının kayıp yere düştüğünü gördünüz. Siz, biz, onlar, yanı sıradan ama sahici insanlar hemen elimizi uzatıp yere düşen insanı ayağa kaldırmaya çalışırız. Ama global kapitalizm (sermaye) yapmaz bunu; ilk önce o yerde yatan kişiye yardım etmenin kârlı olup olmadığına bakar. Eğer bu eylem karlı değilse-ki yerdeki bir insanı kaldırmanın ne kazancı olabilir, kapitalizm “bırak ölsün gitsin” der… Bu kadar basit mi yani? Evet bu kadar basit! Kızılay’ın çadır satması da böyle bir şeydir; bağışlarla edinilen mal ve hizmetlerin parayla satılması son derece kârlı bir ticarettir. Bizim takunyalı ve badem bıyıklı neoliberal imamlar riyakarlıkta orta çağ papazlarına tur bindirmiş besbelli.

Bizim müteahhitlerin durumu tamda her şeyin kârlı olma durumuna göre ölçüldüğü bu paradigmanın bir parçası. Türkiye’de ortalama apartman inşaatları büyük firmalar tarafından yapılmaz; bunlar genelde Anadolu kökenli, çoğu ilkokul mezunu ya da orta sondan terk iş adamları. Türkiye’de evler, daireler, apartmanlar bir yaşamsal ve mimari felsefeden esinlenerek inşa edilmez; yaşamak için değil barınmak için yapılırlar. Bir apartman yapılacaksa verili koşullarda ona ayrılacak (ya da ayrılabilecek) bütçe bellidir…  Efendim şu kadar para verip gider bir inşaat mühendisinin ve mimarın diplomasını kiralarsın; bilemedin bu kadarını da bürokratik formaliteleri halletmek için vereceğin rüşvetlere ayırırsın ve geriye kalanda müteahhitlerin kârıdır; haliyle kendi kâr marjını artırmak için demirden mi çalsam çimentodan mı diye düşünür…

Dediğim gibi kârlı olma durumunun belirleyici norm olduğu bir toplumda-dünyada o müteahhit yapmazsa öteki beriki yapacaktır. Sorun herkesi suçun bir parçası yapmış olan sistemin ta kendisidir. Ev yapıp alıp satmak kâr amaçlı yapılan bir iş olduğu sürece Türkiye’de depreme dayanıklı mekanlar yapılamaz.  

17 Ağustos 1999 depremi sonrasında yazılıp çizilenlere bakın; bugünkülerle nerdeyse birebir aynı şeyler. 24 sene sonra aynı yerdeyiz çünkü maddi koşullar değişmemiş. O zaman muhalefet olanlar (şimdinin saraylıları) devlet enkaz altında kaldı manşetleriyle çıkıyordu meydanlara; bu sefer enkazın altında kalan onlar, ama enkaz-menkaz onları pek ilgilendirmiyor; Makyavel’e rahmet okutacak cinsten bir ilkesizlikle ve Abdülhamit taktikleri ile iktidarlarını sürdürmenin yollarını arıyorlar. Stadyumları ve kampüsleri kapatma girişimi sıradan faşizmin kötülükte sınır tanımadığını bir kez daha gösterdi bize.  

17 Ağustos 1999 depreminin yerle yeksan ettiği yerleşim alanları inşa edilirken 1960-70’li yıllarda bu ülkenin devrimci-demokrat ve yurt severleri bu sürecin ciddi bir planlama ile yapılması gerektiğini ve söz konusu bölgenin deprem riski taşıdığını her platformda dile getirdiler.  Dönemim muktediri ve necip Türk milletinin sevgili babası Süleyman Demirel

“Milletin plana değil pilava ihtiyacı var”

diyerek plan diyen, ‘entel-dantel’ solcuların bir güzel ağzının payını verdi. Bugün Erdoğan’ı eleştirenler aslında son 70 yılda bir sağcı iktidardan ötekine aynı şarkının farklı aranjmanlarla terennüm edildiğini gözden kaçırmakta. Gölcük depreminden etkilenen bölgede yaşayanlar plan diyenleri taşla sopayla kovalayıp pilav vaat eden babalarının ardından gitmeyi tercih etmişlerdi. Bugün, Hatay hariç, depremden etkilenen bölgeler mevcut siyasi iktidarın geçen 20 yılda yoğun olarak oy aldığı yerler; necip Türk milleti Demirel’de beğendiğini Özal’da temize çekti… ve Özal’da beğendiğini de Erdoğan’da bir kez daha temize çekti.

Bu yönüyle deprem bölgesinde iktidar karşıtı bir siyasi-toplumsal hava oluşacağını düşünenler fena halde yanılmaktalar; mevcut iktidar 300 madencinin öldüğü bölgeden kaza sonrası yapılan seçimden ezici bir üstünlükle çıktı. Bakmayın siz olayın sıcaklığı ile uzatılan mikrofonlara yapılan kızgın konuşmalara.  Yanılıyor olmayı çok istemekle beraber, o kalabalıklar hiç şüpheniz olmasın yine pilav diyenlerin arkasında kuyruğa gireceklerdir.     

Öte yandan, en geniş laik-sol çevrelerce deprem bağlamında sıklıkla dillendirilen hurafeye karşı bilim söylemi de aynı ölçüde ezbere söylenmiş gibi duruyor. Orta çağda kiliseye karşı mücadele verilirken kullanılan retoriğe benzer bir söylemle bilim güzellemesi yapmak; ve şark kurnazlığı ile depremin yıkıcı sonuçlarının oluşturabileceği sosyal basıncı azaltmak için kullanılan kader söylemine en hakiki mürşit bilimdir sloganı ile karşılık vermek pek ikna edici gelmiyor kulağa. Eski fikirler yeni gerçekliği anlamada maalesef yetersiz kalıyor…

Herkesin çok güvendiği ama çok az insanın gerçekten ne olduğunu bildiği bilim, günümüz dünyasında insanlığın ortak hizmetinde olan bir olgumumdur?

Acı ama gerçek: sınıflı (küresel) dünyada-toplumda bilim çoktandır egemen sınıfların propaganda aracına dönüşmüş vaziyette. Yandaş ekonomist-iktisatçıların söylemlerine bakın; orta çağda iktidarın açıklarını kapatmak ve onları sureti haktan göstermek için vaazlar veren kilise papazları gibi; her biri günümüz dünyasında Kocatepe camiinde müezzin olabilecek kalibrede. Emin olun AKP bir on sene daha iktidarda kalsın, yandaş deprem-uzmanları peydahlanacaktır.

Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil.  

Küresel gıda firmalarının maaşa bağladığı bilim insanlarından geçilmiyor ortalık. Küresel ilaç ve medikal firmaların masa altından finanse ettiği sözde araştırma projelerini yöneten bilim insanlarına bir bakın. Küresel sermayenin desteklediği sözde sivil think-tank denilen kurumlarında çalışan aklını yüreğini sermayeye kiraya vermiş sürü ile bilim insanlarına ne demeli peki…

Günümüz dünyasında bilimsel buluşlar banyodan “suyun kaldırma kuvvetini buldum” diyerek don-paça çıkan insanlarca yapılmıyor maalesef; araştırma-geliştirme kurumlarında yüksek bütçelerle sermayenin çıkarına hizmet edecek şekilde ve sermayenin finansörlüğüyle yapılıyor… Öyleyse bilim kisvesi altında önümüze konulan her şeyi kabul etmeden önce dikkatlice düşünmek zorundayız…

Küresel efendilerin ideoloji ve propaganda aygıtına dönmüş bilim dünyasının insanlığa bir faydası olamaz ve en az dinci-yobaz hurafeler kadar zararlıdırlar.   

Ez cümle insanları öldüren şey ne müteahhitler ne de binalardır; dünyanın her yerinde sermayenin dizginlenemeyen kâr hırsıdır insanları öldüren; sağlıktan barınmaya, gıdadan iş yaşamına insan ve kamu yararı hiçe sayılarak, maliyetleri azaltıp kârlılığı artırma felsefesi ve onun pratik yansımalarıdır insanları öldüren. Türkiye’de beton sektörü sermayenin bel kemiğidir ve kapitalist paradigmadan bağımsız değildir.

İnsanı ve doğayı her şeyden önemli tutacak toplumsal-siyasal bir devrim olmadığı sürece pilav ve plan arasında daha çok gider geliriz ve Kızılay’ın öyle şeyler sattığına şahit oluruz ki çadır falan çok masum kalır.

Dr. Bülent Avcı 

Seattle / Mart-2023 

Loading

Yaşam Kozamızdaki Değişim! / Emin Toprak

18.11.2023

Yaşam Kozamızdaki Değişim!

Bir bebek, dünyaya geldiği an, yoğun bir atmosfer basıncı altındadır. O anda yaşadığı şok ve korku nedeniyle ağlayıp çığlık atar. Ağlamak onun konuşma dilidir, istek ve ihtiyaçlarını ağlayarak anlatır.

Daha sonraları korunup bakıldığını ve güvende olduğunu anlayarak kendine sınırlı bir çevre-dünya örmeye başlar. Siz buna: ‘Yaşam Kozası’, ‘Yaşam Çemberi’, ‘Sevgi Çemberi’ de diyebilirsiniz.

Yaşam denen şey, örüp durmaktır kozalarımızı.

Bundan hareketle derler ki: “Her insan, önce kendisini ve adıyla çağrılmayı sever.” ‘Annelik’ duygusunu da hiç unutmadan bu yalın gerçeği kabullenmek (Ve, daha ileri giderek, bu sava ‘her canlı’ sözcüğünü de eklemek) gerekir.

Sevgi çemberinin ilk halkasına: bireyin kendisi-anne-baba-kardeş-akraba, ev, evdeki eşya ve hayvanları da eklenir. Ve adım adım atalardan miras kalmış: anadil, töre, din, inanç, masal, şarkı, türkü, ezgi, sevinç, ağıtlar… gibi korkuyla sevinçle örülü kültürel değerleri öğrenir.

Çoğunluk ömür boyu bu değerleri hiç sorgulamadan militanca, kabullenir yaşar ve yaşatır. Fakat, çok az kişi de izole olmayı, birer ‘öteki-cılız ses’ olmayı göze alarak bazı bilimdışı değerlere karşı çıkar.

Sonra birey; yakaladığı fırsatla yaşayıp-dokundukça yaşam halkaları da gelişip değişir. Bu değişimi: akran, arkadaş, komşu, sokak, mahalle, köy, okul, kent, ülke ve başka ülkelerin yaşantı ve ‘insani’ değerleri ile sağlar.

Bireyler, ulaşıp dokunduğu yerlerde; insanlar, yaşam, inanç, doğa, sanat, müzik, folklor, kültür, … ile tanış olup etkilenirler.

Bazıları, kozasına sıkıca sarılır, üzülür, özlem duyar geçmişe, arar-sorar sılasını.

Bazıları da, örülü yaşam halkalarını, şimdikiler ile kıyaslayıp sorgular. Her yenilikten esin ala ala, pay çıkara çıkara donanır, gelişir ve değişir. Böyle böyle yaşam kozasında bulunan dostları, hem de barışçı ve evrensel olan insani değerleri artar.

İşte yaşam bu!

Evet, doğası gereği her insan önce ‘Ben!’, sonra ‘Yakınlarım’ deyip, onları sevmeye, saymaya korumaya başlar.

O halde bir varsayımda bulunup: “Bu masum bir minnet duygusunun sonucudur” diyebiliriz. Belki de bunu, bir varsayım değil yadsınmaz bir yaşam gerçeği olarak kabul etmek daha doğrudur.

Peki, doğru olmayan nedir?

Doğru olmayan, kişinin ömrü boyu kozasını değiştirmeye-geliştirmeye çalışmaması, sadece olanlarla yetimesi, başka ortamlarda yakınlıklar kurup, yeni dostlar aramayışıdır.

Bilim, yaşam kozasında sadece yakınlarına yer verip onlarla yetinenleri; a-sosyal (sosyalleşmemiş), zavallı, acınası birileri olarak tanımlar.

Fakat unutmayalım ki, hiç de masum kişi-grup-millet değildir böyleleri!

Çünkü bu anlayışla yok edildi nice uygarlıklar ve kültürler!

Bunlar başlattı dünyadaki tüm haksızlık, kötülük, kavga, zalimlik, savaş ve katliamları!

Bunlar yüzünden komşular, komşu ülkeler, dünya ya da insanlık çok çok büyük acılar yaşadı!

Ve önlem alınmazsa, bu vahşet devam edecek!

***

Şimdi biraz da tarihe, sosyolojiye bakalım:

Varsayalım ki, insanlık tarihinin en eski ölümlü çatışması ‘Hâbil ile Kâbil” olayı ya da söylencesidir.

O zaman diyebiliriz ki, iki kardeş arasında yaşanan bu ölümcül çatışma sonrasında yaşanan tüm kavgalar, zulüm-zalimlikler ve savaşlar da: ‘Benim olsun!’ anlayışının birer sonucudur.

Emperyalistler bu anlayışı zamanla: “Ötekilerin değil, bizim olsun!” anlayışı şekline dönüşmüştür.

Bencillik-zulüm-sömürü üzerine kurulup gelişen bu insanlık düşmanı anlayışa: kimi faşizm, kimi ırkçılık, kimi de milliyetçilik diyebilir.

Bunların tümü: önce ben/bana/biz/bize diye yola çıkar ve en iyi, en doğru olan: benim soyum-dinim-dilim-inancım-kültürümdür derler. Buradan hareketle ‘diğer’ soy, dil, kültür, inanç ve değerlerini yok-öteki-başka saymış, onlara ‘kendi kimliklerini’ şırınga etmeye çalışmış ve böylece bir insanlık suçu olan asimilasyonu uygulamışlardır.

Emperyalistler ve faşistler, sömürmek için başlattıkları savaşları ‘haklı’ göstermek ve halk desteği alabilmek için soy ve inançlara dayalı yalan-yanlış ‘algılar’ üretirler.

Bu bencil, yok sayan, arkaik katil anlayışın ‘haksız’ savaşları, insanlık tarihi boyunca hep uygulanageldi, işbirlikçi ırkçı odaklar oldukça da devam edecektir.

Bu insanlık düşmanı ölümcül salgın, ancak insani değerlerle donanıp örgütlenmiş halkın onurlu karşı duruşuyla son bulur ve ‘barış’ sağlanır. Çünkü, barış olmadan, özgürlükleri ve ekmeği azalan büyük, çok büyük çoğunlukların sömürü ve ezilmesi devam eder.

Barışı gürleştirip çoğaltan, zenginleştiren ve ayırım yapmadan tüm insanlara eşit adil gelecek sağlayan güç demokrasidir. Demokrasi, gücünü farklılıkları zenginlik kabul ederek kazanır.

Dikkat, dikkat!

Eğer, yaşam kozanız evrensel değerlerle değil de sadece yerli ve milli değerlerle örülürse, savaş sevici zalimlerin yanında silik bir kişilik olarak yapayalnız kalırsınız!

Barış için birliktelikler arttıkça, savaş sevici ve halk düşmanı olanlar: daha gergin, daha öfkeli, daha saldırgan olurlar!

*

Ve bize yakışanı da şair söylemiş:

Yüreğe sevda,

Gözlere haya,

Ve en çok yaşamak yakışıyor,

İnsanca , Sevdaca , Duruca…

/ Ahmet Telli

 

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Cumhuriyet 100 Yaşında! / Emin Toprak

14.11.2023

Cumhuriyet 100 Yaşında!

Branşımız ayrı, mesleğimiz aynı olan, çok sevip saydığım bir büyüğüm-dostum aradı.
Onun branşı edebiyat, sözü ve kalemi güçlüdür.

Uzunca bir sohbet yapmak istediğini, fakat okuldan gelecek torununu beklediği için zamanı kısıtlı olduğundan, uzun sohbeti başka güne bırakalım dedi, sonra da:

“YILGINLIK YOK!” yazını okudum çok beğendim, fakat yazının girişinde beni şaşırtan bir tuhaflık var!

Ne demek istiyorsun?” dedi.

Anladım!

Sık sık eleştiri ve övgüler aldığım abiye saygı duydum.

Ve birden üç eğitimciyi anımsadım-düşündüm.

*Birincisi:

Öğretmen-yazar-gazeteci Necmettin Salaz! Yakın zamanda ölmüştü. Onun, niçin “Kürtmüşüz” adlı bir kitap yazdığını ve Van’daki cenaze törenine, sadece 50 yaş üstü olanlar alındığını anımsadım.

*İkincisi:

Mizgîn Yalçın (Seçmeli Kürtçe Öğretmeni), mesleği için sosyal medyada “Kurdi Online” hesabı açmış. Kürtçe öğretimine yönelik videolarıyla ün kazanmış ve 76 bin takipçisi olmuş. 2021 yılında da: “En İyi Youtuber Eğitmen Ödülü” almış. Şimdi bu üretici öğretmen, sosyal medyada linç edilmek isteniyormuş!

Neden?

*Üçüncüsü:

Meslektaşım olan abi. Acaba ben, bu abiye tuhaf gelen ve onu şaşırtan ne yazmışım?

İşte o yazının ilk dört satırı:

İyi günler!
Rojbaş!
Selam size sevgili kardeş ve dostlarım!
Slav ji wera bra û hevalên delal!

Hepsi bu! Kardeş ve arkadaşlar için yazılmış selamlaşma cümleleri!

Birinci ve üçüncü cümleyi: öğrenim gördüğüm Türkçe ile, ikinci ve dördüncü cümleyi ise; yok sayıldığı için alfabesi ve gramerini yeterince bilemediğim anadilim Kürtçe ile yazdım!

Ve sonra yukarıdaki üç olayı birleştirerek düşündüm.

Ve irkildim!

O anda titrek dudaklarımdan dökülen fısıltı şuydu:

İşte, 100. yılını kutladığımız Cumhuriyetimizden insan manzaraları!

***

Bu manzaralar 3-5 değil ki, yüzbinleri bulur, sayamayız!

Biraz da ülkemizin Cumhuriyete geçiş yıllarına bakalım:

Birinci dünya savaşında, pek çok kimlik ve inancın bulunduğu, büyük fakat güçsüz Osmanlı İmparatorluğu yenik, emperyalist güçler galiptir!

Osmanlı imparatorluğu parçalanmış, orduları dağıtılmış, başkenti ile bazı bölge ve kentleri talan ve işgal edilmiştir.

Böyle bir ortamda, Osmanlı subayı Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 günü görevli olarak Samsun’a gider. Ve O, sarayın verdiği görevi değil, işgal edilen yurdunu düşünmektedir.

Bu düşüncesini gerçeğe dönüştürmek için de kendisi gibi asker olan Refet Bele, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Mersinli Cemal Paşa ile bu işgalden kurtuluş için yol-yöntem ararlar.

Bu amaçla Anadolu’daki tüm etnik ve inanç gruplarının ağa, bey, şeyh, hoca gibi feodal liderleriyle temas kurar, toplantılar yaparlar.

Anlaşıp uzlaşınca: 21-22 Haziran 1919 Amasya genelgesini hazırlayıp peşi sıra: 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919’da Erzurum, 4 -11 Eylül 1919 Sivas kongreleri yapılır ve 1921 Anayasası kabul edilir. 1919-1922 yıllarında da Saray’a rağmen, halkın can ve mal katkılarıyla Kurtuluş Savaşı başlar ve işgal edilen topraklar kurtarılır.

Bu birliktelik ve uzlaşı ortamı sağlayan 1921 Anayasasındaki demokratik ve eşitlikçi maddeler şunlardır:

“Madde 1. Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
Madde 2. İcra kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.
Madde 3.- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti “ unvanını taşır.
Madde 4. Büyük Millet Meclisi vilâyetler halkınca müntahap azâdan mürekkeptir.
Madde 11.Vilâyet, mahallî umurda mânevi ve muhtariyeti haizdir…”

Görüldüğü gibi bu kurucu Anayasa; Padişahın “tek kişi” buyruğuna bağlı yönetimine son vermiş. Çoğulculuğu esas almış, Vilayetlere muhtariyet ve yerinden yönetim yetkileri vermekle demokratik bir öz kazanmıştır. (Bugün bu demokratik hakları istemek bile ‘hainlik’ kabul edilmektedir)

Ancak bu uzlaşı ve barış ortamı uzun çok uzun sürmez. 1924 Anayasası kabul edilirken, Anadolu halklarına özellikle Kürtlere Amasya, Erzurum Sivas görüşmeleri ve 1921 Anayasası ile verilen söz ve demokratik haklar yok sayılmıştır.
Böylece ülkede çok kültürlü çok dilli bir çoğulculuk kalmamıştır. Devletin sosyal hayat ve eğitim politikası: ‘Güneş Dil Teorisi’dir. Ve bu ‘tekçi’ bir anlayıştır. ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir’, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’, diye diye büyüyenlerin tabii ki azgın bir egosu olur. (Birkaç yıl öncesine kadar 6-7 yaşından itibaren tüm öğrenciler güne ‘Türküm’ andıyla başlardı. Halen bunun özlemini çeken çokça insanımız var.)

Yukarıda anlattıklarımız, bugünkü kutuplaşmalar, çatışmalar, bütçemizin çok büyük kısmının ölüm makineleri ile yok olması, yoksulluğumuz ve bugün yüksek yargıda yaşanan krizlerin tümü, bu inkarcı, yok sayan, tekçi, Türkçü anlayışa dayalı eğitimin sonucudur!

Böylece ben/biz olanlar esas vatandaş, o/onlar ise değersiz-kimliksiz kendilerine bağımlı sayılmışlardır.

Tekçi anlayışla herkesi kendilerine benzetme: sokakta, okulda, askerde, mecliste … her yerde!

Amaç: Kürdü Türkleştirmek! Aleviyi Sünni kılmak! Alevi Köyüne Cami yapmaktır!

Bunun için laiklik, insan hakları ve özgürlükler yok oldu, hapishaneler fikir suçlularıyla doldu.

Cumhuriyetin en önemli özelliği seçme-seçilme hakkıdır derler! Hani, nerde seçilmiş vekiller ve belediye başkanları?

Başlatılan Kayyum düzeni nedir?

Bu yüzden, asimile olan 15 yaşındaki öğrenci-emekçi Vanlı Necmettin Salaz, dede ve ninelerinin Türkçe bilmediğini bile bile unutur. İş yerinde tanışıp çok sevip saydığı ‘abi’ ona: “Siz Kürtsünüz” dediğinde, ‘Türk’ olduğunu, ‘Kürt’ denilerek aşağılandığı duygusuyla öfke nöbeti geçirir ve sevip saydığı o abiye küfürler eder!

İşte bu yüzden “Seçmeli Kürtçe” öğretmeni Mizgîn Yalçın, sosyal medyada linç edilmek istenir!

İşte bu yüzden meslek büyüğüm abi, bana: “… yazının girişinde beni şaşırtan bir tuhaflık var! Ne demek istiyorsun?” diyor!

FAKAT bence bu tür söylem ve eylemi olanların suçu yok, hepsi haklı!

Çünkü onlar; çok dilli, çok kültürlü, çoğulcu bir anlayışla barış içinde büyütülmedi.

Çünkü onlar Türkçü (tekçi) bir anlayışla eğitildiler, bu azgın egoları da bu yüzden.

Ve yazımızı bir şarkının iki dizesiyle bitirelim:

“Her geçen bir yudum aldı. / Sen hepsini iç Sultanım!”

Emin Toprak – DOSTÇA

Loading

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu