Press "Enter" to skip to content

MEKTEP-MEDRESE   Dr. Bülent Avcı

04.09.2022

Amerika’da ve Türkiye’de Gençler, Göçmenlik Ve Eğitim:


Dr. Bülent Avcı

Hiç kimse, denizde olmak karada olmaktan daha güvenli olmadıkça, çocuğunu denizin ortasındaki bota koymaz

 Warsan Shire

Göçmenlik ve mülteci olma durumu tarihin her döneminde var olsa da günümüz dünyasında Amerika, Türkiye ve diğer birçok ülkelerin yakıcı bir sorun olmaya devam etmekte. İnsanlar bireysel ya da büyük guruplar halinde kendi ülkelerinden diğerine daha iyi bir yaşam kurma niyetiyle ve büyük oranda yasal yolları zorlamak suretiyle gitmeleri durumu göçmenlik olarak adlandırılıyor. Kendi istekleri dışında, vatanlarını terk etmek zorunda kalanlar ise mülteci veya sığınmacı olarak kategorize edilmekteler. Bu durum hem göçmenler-sığınmacılar hem de göç edilen ülke için bir sürü sorunu beraberinde getirir.

Kendini yetiştirmiş Türkiye vatandaşı bir yazılımcının İstanbul’dan Seattle’a Microsoft’da iş bulup göçmesi; ya da Hong Konglu zengin bir iş adamının vatandaşlık alma karşılığında Kanada’ya gelip lüks restoran açması gibi bir durum değil bu. Burada konu ettiğimiz şey sıradan insanların, çoğu zaman ailecek yolara düşmesi, nice zorluklar ve badireler atlatarak diğer bir ülkeye varıp yaşam savaşı vermesi durumu; yoksullukla, ayrımcılıkla, yabancı düşmanlığıyla ve kültürel uyum sorunlarıyla iç içe bir hayat…

Türkiye ve Amerika özeline dönersek. Türkiye güneyde Suriye’de ki iç savaş başladığından beri başta Suriye olmak üzere, Afganistan, Irak ve diğer bazı ülkelerden 10-13 milyon civarında bir göçmen-mülteciye ev sahipliği yaptığı söyleniyor. Devlet kurumları dahil olmak üzere kimse tam bir rakam veremiyor. El altından dolaşan rakamlar birbirini tutmuyor. Makro düzeyde ele alındığı zaman bu nüfusun yüzde onun üstüne tekabül ediyor; bu durum İstanbul’da Bahariye Caddesi sosyetesinin günlük yaşamını etkilediği gibi Karadeniz’de bir sahil kasabasında vatandaşların günlük hayatlarına dokunur vaziyette.

Merdiven altı denilen tarzda işletmelerde asgari ücretin altında çalıştırılarak iliklerine kadar sömürülen bu insanlar, aynı zamanda, yoksulluğun artması ve ekonominin çökme noktasına gelmiş olmasının da etkisiyle, ‘onlar yüzünden biz işsiz kaldık’ diye sızlanan lümpen yığınların açık ve yakın hedefi haline gelmiş vaziyette. Devlet, en yumuşak ifadeyle, bu insanların yaşadıkları bölgeye ve kültüre uyum sağlama ve entegre olama süreçlerini organize etme noktasında (eğitim, iş, yaşam, kültür) tamamen aciz kalmış vaziyette. Amiyane tabirle Saldım çayıra Mevlam kayıra mantığıyla bu insanlar sokağa terkedilmiş haldeler. Bu durum memlekette ırkçı-faşist söylem ve eylemlere uygun bir zemin hazırladığı gibi ülke demografisini epeyce değiştirmiş ve değiştirmeye devam edecektir.

Göçmen ve mültecilerin, özellikle büyük şehirlerde, kültürel uyum sorunu yaşadıklarının bariz örnekleri mevcut. Avrupa ülkelerinin kabul ettiği mülteciler çoğunlukla eğitimli-vasıflı olanlar. Türkiye’de kalanlar ise çıplak gözle gözlemlenebilecek ölçüde eğitimsiz ve alt sosyoekonomik guruplardan gelen insanlar. Topluma entegre olma sürecinde en önemli rolü oynayacak olan eğim zaten kendi içinde iflas etmiş vaziyette. Bu durum okul çağını geçmiş olanların uyum sorununu daha da karmaşık hale getirmekte. Kaldı ki okul çağındaki mültecilerin birçoğu okula gitmemektedir. Kamuya açık ortamlarda, görgü ve diğerine saygı temelinde, nasıl hareket edeceğini bilmemekten tutunda plajlarda denize iç çamaşırla girmeye, toplu halde dolaşıp ona buna sataşmaya varan durumlar yerli halkın şikayetlerinden bazıları.

Epey uzun bir süredir göç alan ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri. Başta güney sınırı olan Meksika’dan olmak üzere Dünyanın her yerinden göçmen ve mültecinin geldiği bir ülke; yasal veya illegal yolardan gelenler, vasıfsız olarak Amerika’ya sığınanlar ya da göç edenler, aynen Türkiye’de merdiven altı işyerlerinde sömürülen Suriyeli mülteciler gibi, masa altından asgari ücretin çok altında bir paraya çalıştırılmaktalar; benzin istasyonlarında gaz basarak, lokantalarda bulaşık yıkayarak, çiftliklerde sezonluk tarım işçisi olarak çalışarak, müstakil evlerin bahçe çimlerini keserek ve nalbur dükkanlarının önündeki amele pazarlarında kendilerine günlük iş verecek birini bekleyerek…. Ülkeye yasadışı yollardan gelmiş olsalar bile, çocukların devlet okullarında eğitim görme hakları var. Ayrıca, diğer yoksul öğrenciler gibi, bedava kahvaltı ve öğle yemeği hizmeti alabilmekteler.

Bu yazıda, sayılara, varsayımlara ve gereksiz polemiklere boğmadan, bu soruna lise çağında genç bir insanın gözünden bakmaya çalışacağım. Genç bir delikanlı. Bilmem kaç sene önce ailesi ile Suriye’deki savaştan kaçıp İstanbul’a gelmişler; Adı Yasin, babası savaşta ölmüş. Annesi ve iki küçük kardeşi ile Bağcılar’da bir bodrum katında yaşıyorlar. Lise ikinci sınıfa Yasin; her sabah yürüyerek okula gidiyor, yol üzerindeki bakkalın, otobüs duraklarında bekleyenlerin ve yolda yürüyen herkesin kendisine tiksinerek baktığını düşünüyor… Böyle durumlarda görünmez olmak istiyor Yasin… Görünmeden okula gidebilmek…. Ama okulda ayrı bir cehennem; kendisi gibi Suriyeli arkadaşları var Yasin’in okulda. Teneffüslerde onlarla sosyalleşiyor çoğu zaman ama bazen hiç çıkmıyor sınıftan. Sınıftaki öğrencilerin birçoğu aşağılayarak bakıyorlar Yasin’e; hiç kimseye bir kötülüğü olmamıştır Yasin’in… Sınıfın ön taraflarında oturan sarışın uzun saçlı kıza aşıktır Yasin. Rüyalarına girer bu devranı afet… hiçbir şeyden korkmadan-çekinmeden o kıza ‘senden hoşlanıyorum’ diyebileceği bir dünyayı düşlüyor rüyalarında…Arkası kuşlu aynasında tarayarak saçlarını o kızla okul yolundaki o pahalı kafede oturuyor rüyalarının en güzel yerinde… Elele yürüyor İstanbul’un meydanlara çıkan dar sokaklarında…  Yasin bazen akşamları televizyon izler. Hem Türkçesini geliştirmek için hem de etrafta ne olup bittiğinden haber olmak için… koca koca adamlar ve kadınlar Yasin gibilerin bu ülkenin başına bela olduğunu ve derhal geldikleri yere geri dönmeleri gerektiğini söylüyor… Her gece yatağa girdiğinde uyumadan önce, gözlerini tavana dikip ‘bugün de ölmedik… buna da şükür…’ gibisinden şeyler mırıldanarak uykuya dalıyor Yasin…

Yukarıdaki metin olayı dramatize etmek için yazılmadı. Sayıları 13 milyonu bulduğu söylenen mülteciler ülke nüfusunun onda birini çoktan geçmiş vaziyette. Milyonlarca Yasinler; delikanlılar, genç kızlar, çocuklar yaşlılar aramızda yaşıyorlar… Yasın okula gidebildiği için şanslı (çalışmak zorunda olduğu için okula gidemeyenlerin trajedisi apayrı bir konu zaten…). Normatif düşünürsek eğitim yeni bir ülkeye-kültüre uyum sağlamanın en etkili ve iyi yollarından biridir: dili öğrenirsin, kültürü ve toplamsal ortak paydaları kavrar ve kendi kültürel-bireysel geçmişinle bağ kurarsın… ama gerçeğin bu olmadığını hepimiz biliyoruz. Devlet kendi vatandaşlarına-halkına Türkçeyi öğretmekten aciz. Ana dili Türkçe olmayanlara Türkçe öğretilmesi noktasında eğitim bakanlığı donanımsızdır. Böylesi zor bir süreci başarıyla sürdürmek her şeyden önce bu alanda yetişmiş-pedagojik formasyonu yüksek öğretim kadrosu, özenle hazırlamış geleneksel ve dijital müfredat malzemeleri ve bunu teorik ve pratik olarak koordine edecek hem merkezden yerele hem de yerelden merkeze doğru çalışan hem resmi hem de sivil kurum ve organizasyonlara ihtiyaç vardır. Bu bileşenlerin büyük oranda mevcut olmadığını biliyoruz. Dahası ülkenin resmi eğitim sistemi toplumsal ortak paydaya oturmaktansa, ötekileştirme ve kutuplaştırma üzerine kurulmuş vaziyette. Dolaysıyla böylesi bir (eğitim) sisteminin Yasin gibi gençlerin ülkeye uyum sağlamaları noktasında etkili olabileceğini düşünmek safdillik olur.

Söz konusu mülteci sayısının haddinden fazla olması ve devletin düzenleme ve denetleme noktasında aciz kalması, bu insanları günah keçisi yapıyor. Medyanın pompalaması ve popülist politikacılarında yardımıyla halkın büyük çoğunluğu mültecilerin geldikleri ülkelere dönmeleri gerektiğini düşünür hale geldi. Bu geri dönüş çağrısını gerekçelendirirken ortaya atılan en önemli argümanlardan birisi şu: mülteci gençler yakın gelecekte kötü yollara düşecek, suça bulaşacak ve dahası radikal sağ ve sol örgütlere potansiyel üye-militan olacaklardır. Başka bir deyişle bu ülkenin başına bela olacaklardır. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir iddiadır.

Kamuoyunda bazı kanaat önderleri 10 milyonu aşkın bir mülteci topluluğunu geri gönderme talebinin somutta bir karşılığının olmadığını söylemekteler; en azından tarihte benzer bir geri dönüş hiç yaşanmadığı biliniyor. Buradan bakınca mültecilerin bir yere gideceği yok gibi görünüyor; barış içinde bir arada yaşamanın yollarını aramaktan başkada demokratik-insancıl bir seçenek de yok. Mülteciler içindeki genç nüfusun radikal örgütlere katılım potansiyeli, üzerine iyice düşünülerek ortaya atılmış bir argüman değil. Hem radikal sol örgütler hem de gerici-faşist yapılar son tahlilde bu ülkenin ve insanlarının iyiliğini amaçladıklarını iddia ederler; dolaysıyla militanların bu yapılara olan bağı bu ülkeye, ama öyle ama böyle, bir aidiyet duygusu içermekte. Yasin gibi gençlerin böylesi bir aidiyete sahip olmadıkları ve olmayacakları çok açık. Amerika’daki İtalyan göçmenler buna en iyi örnektir. Kendilerini dışlayan Amerikan toplumunda hayatta kalabilmek için mafya benzeri oluşumlara gitmişlerdir. Bu anlamda mülteciler Türkiye’de yakın ve orta dönemde bir soruna yol açacak olurlarsa bu ülke çapına yayılmış (mevcutlarından farklılıklar gösteren) mafya varı oluşumlar olacaktır.

Buradan Amerika’da ki göçmen-mülteci durumuna dönersek, Birleşik devletler bu problemin- kısmen de olsa üstesinden gelecek deneyim ve araçlara sahip. Devlet okullarında göçmen-mülteci çocuklara İngilizce öğretmek için araştırma-temelli müfredat malzemeleri mevcut; eğitim fakülteleri bu alana özel olarak pedagojik formasyon eğitimi vermekte. Yani normal İngilizce eğitimi ile ana dili İngilizce olmayanlar için İngilizce eğitimi tüm süreçlerde ayrı branşlar olarak ele alınıyor. Tüm eksikliklerine rağmen, mülteci-göçmen çocukların topluma uyum sağlamada en önemli rolü yine eğitim oynuyor. Ama her şey güllük gülistanlık değil tabii. Ne kadar uyum sağlarsa sağlasın, mülteci-göçmen çocukları kendilerini, Amerika’nın yerli yoksul ve dar gelirlilerinin yaşadığı, suç oranının oldukça yüksek olduğu kenar mahallerde, parasızlık, işsizlik, şiddet, ayrımcılık, uyuşturucu ve benzeri birçok sorunla boğuşurken bulmakta.

Böylesi bir ortamda büyüyen ister Meksikalı ister Asyalı fark etmeksizin, mülteci-göçmen çocuklarının yaşadıkları topluma bir aidiyet duygusu beslemeleri imkânsız değilse de çok zor.

Bunu tarihsel deneyimlerden çok iyi bilen Amerikan yönetici sınıfları yoksul mahallerdeki liseleri askerlik şubesi gibi kullanmakta. İyi bir gelecek kurma noktasında nerdeyse hiç şansı olmayan bu çocukları burs verme ve benzeri vaatlerle kandırıp orduya asker yazdırmaktadır. Bu liselerde askerlik seçmeli ders olarak okutulmakta ve okul içeresinde bazı askerlik bilgileri öğretilmekte. Yoksul bölgelerdeki bu okullarda tüfekle talim yapan ve liseden sonra muhtemelen asker olacak olan, kızlı-erkekli guruplara rastlayabilirsiniz.

İstisnaları bir tarafa bırakırsak, mülteci-göçmen bir ailenin çocuğu olarak büyümek-yaşamak, Türkiye’de, Amerika’da ya da dünyanın başka bir yerinde, acılarla örülmüş bir hayat demektir. Şu veya bu gerekçeyle hatırı sayılır insanın mutsuz olduğu bir ülkede, aslında kimse mutlu değildir. Elbette ki bu konuda devletin denetleyici ve kolaylaştırıcı rolü vardır; bu noktada siyasal iktidardan hesap sorulmalıdır. Ve fakat bu insanlarla (göçmen-mülteci) barış içinde bir arada yaşamanın yoları toplumun her katmanında aranmalıdır. Tüm olumsuzluk ve eksikliklere rağmen, öğretmenler göçmen-mülteci çocuklarla yakinen ilgilenmeli; onların yaşam dünyalarına dokunacak türden ilişkiler geliştirmelidir; o çocukların özne karakteri kazanmış, kişisel ve toplumsal problemlerine aktif ve eleştirel vatandaş olarak yaklaşabilen; duyarlı, sevebilen ve sevilebilen bireyler olarak büyümeleri için ellerinden geleni yapmalıdır.

Dr. Bülent Avcı
Seattle, WA
Eylül 2022

 61 total views,  1 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu