Press "Enter" to skip to content

Tiruvallur MEKTEP-MEDRESE buy modafinil australia online   Dr. Bülent Avcı

30.01.2024

Türkiye’nin Solu, Solun Türkiye’si (II)

Bir önceki yazıda, Ömer Laçiner röportajı kapsamında, kısaca özetlediğimiz konuların detaylarına bu yazıda gireceğiz. Ancak başlamadan bir konuya açıklık getirmek isterim. Bir önceki yazıyı okuyan Hollanda’dan bir arkadaş (önceden tanışıklığım yok) böylesine çok boyutlu bir mevzunun köşe yazısına sığmayacağını ve eksik kalan noktaların tepki çekeceğini ve bu yüzden nerden tutsan elinde kalır bir durum olduğu minvalinde bir mesaj attı. Kısmen doğruluk payı var bu eleştirinin. Sol dünya görüşünün, 9-6 bu işlere mesai harcayan memur bir kadrosu yok. Konuyu derinlemesine ve kapsayıcı olarak ele almaya, bırakın köşe yazısını, bir faninin ömrü yetmez.

Öyle ama Sol düşün dünyasını içine düştüğü bunalımdan kim kurtaracak? Cevap aslında çok net: hiçbirimiz ve hepimiz. Bizler, ülkenin ve dünyanın mevcut durumundan endişe eden insanlar olarak, “biz nasıl bir insan, toplum, ülke ve dünya istiyoruz” sorusuna kafa yormak zorundayız; sadece yazılanı okuyup, söyleneni dinleyip ve facebook paylaşımlarına beğeni atarak değil aynı zamanda bulunduğumuz yaşam alanlarında inisiyatifler geliştirerek bu sürece katkıda bulunmak durumundayız. Neoliberal sistemin işgal ettiği yaşam dünyamızda nefes alabileceğimiz küçük alanlar yaratmak ve bunları çoğaltmak için zihnimizin temel konularda berrak olması gerekir. Bir eğitimci-akademisyen olarak benim yaptığım ya da yapmaya çalıştığım şey tamda budur.

1991’de Bolşevik devriminin yıkılışının ardından ne Dünyada ne de Türkiye’de yetmiş yıllık sosyalist deneyimin kapsamlı bir değerlendirmesi maalesef yapılmadı. Bu durum beraberinde büyük bir şaşkınlık, entelektüel yorgunluk ve moral bozukluğu getirdi. Dahası, Sol entelektüel çevreler (özellikle akademik dünya) kapitalizmin ideologlarının, Paris’te 1938 yılından Walter Lipman toplantılarıyla başlayıp 1970’lerin sonunda neoliberal politika paketiyle sona eren süreç sonrası, saldırılarına maruz kaldı. Ve maalesef reel sosyalist deneyim, tümüyle olumsuz yönleriyle anılır oldu. Bu sebepten, Solun sorunlarını ve dönemsel başarısızlığından tartışırken, şimdiye dek başardıklarını görmezden gelemeyiz. Sol idealler insanlığın vicdandır ve Solsuz bir Dünya kalpsiz-vicdansız bir dünyadır. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ideallerinin son iki yüz yıldır bayraktarlığını yapan sosyalizm sayesinde insanlık önemli kazanımlar elde etti; çalışma hayatının demokratikleşmesinden tutun da parasız eğitim ve sağlık hizmetlerine, kültür ve sanatın halka açılmasına dek birçok alanda insanlığa-medeniyete olumlu katkıları oldu. Marxizm birçok ulusal kurtuluş-bağımsızlık mücadelelerine rehberlik etti. Sovyet (sosyalist) Rusya 2. Dünya ülkesi iken, günümüz (kapitalist) Rusya’sı 3. Dünya ülkesi konumundadır. Ayrıca bu kazanımlar sadece Sovyetlere bağlı ülkelerle sınırlı değil: kıta Avrupa’sında ve ABD’de sermaye, verili bir sosyalizm korkusuyla, çalışan sınıflara tavizler vermek zorunda kaldı. İlginçtir, Sovyet Rusya’nın çökmesinin ardından egemen sınıflar bu tavizleri günbegün geri almaktalar.

Teknolojik yenilikler genellikle kapitalizme atfedilir. Oysa çağdaş dünyada gündelik yaşamı belirleyen cep telefonu, internet ve benzeri ürünlerin altyapısını oluşturan uzay bilimleri insanlığa proletaryanın bir armağanıdır: uzay araştırmalarını başlatan Sovyet Rusya’dır. Amerika Rusya ile rekabet etmek için bu alana bütçe ayırmak zorunda kaldı. O dönemde uzay araştırması kazançlı bir alan değildi ve kapitalizm getirisi olmayan yere yatırım yapmaz.

Genel olarak bakarsak, analog çağdan dijital çağa geçmenin yol açtığı bunalımı yaşayan dünyamızda aslında bir tükeniş sürecinde olan sadece Sol dünya görüşü değil; aynı zamanda Liberalizmin tükenişine de şahit oluyoruz. Geçen kırk yıl boyunca küresel kapitalizm neoliberalizm rehberliğinde durumu idare etmiş olsa bile, benzer bir tükenişle karşı karşıya. 1990’ların başında “tarihin sonu geldi” diye naralar atan liberal ideologlar neoliberalizmin faşizme evirilmesi karşısında afallamış vaziyetteler.

Öncülerin ve geleneksel ideallerin sorgulanması

Laçiner’in Sol öncelerini terk etmelidir söylemine gelirsek. Öncülerden kasıt geçen iki yüzyılda politik mücadelede öne çıkmış Lenin, Rosa Luxemburg, Mao ve benzeri liderler ise, bu söylem anlaşılabilir. Bugün ne Rosa’nın Almanya’sı ne Lenin’in Rusya’sı ne de Mao’nun Çini geçen yüzyılda olduğu gibi duruyor. Fakat burada kasıt Marx ise durum değişir. Marx’ın kapitalist politik ekonomiyi anlama metodu halen canlıdır. Eğer, başka bir dünya mümkündür deyip, kapitalizm sonrası bir hayat tahayyül edeceksek, bunu ancak sınıfsal analizi merkez alan, Marxizm’in rehberliğinde yapabiliriz. Her şey sınıfsal değildir elbette ama sınıf ilişkilerini anlamadan hiçbir toplumsal sorunu anlama şansımız yoktur. Sınıf ekseni dışında yapılacak çıkışlar liberalizmin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.

İnsanlığın varoluşsal ihtiyaçları ve eşitlik Talebi

Elbette ki insanlığın temel varoluşsal ihtiyaçları sadece üretimden fazla pay alma çabasına indirgenmez. Marx’ın yabancılaşma kavramından hareketle insanlığın günümüz dünyasındaki ihtiyaçlarına bir çerçeve çizilebilir. Bu çerçevenin ayaklarının yere basıyor olması için sosyal adalet, özgürlük ve eşitlik kavramlarının, geçmiş deneyimlerin ışığında, liberal ve Marxist tanımlarına tekrar dönüp bakmak durumdayız. Eleştirel teori dijital çağda insanın varoluşsal ihtiyaçlarını tespit edebilecek tarihsel birikime ve olgunluğa fazlasıyla sahiptir. 

Teknoloji ve emek-sermaye çelişkisi

Teknolojik gelişmelerin insanlığın hatırı sayılır bir kısmını gereksiz (emeğine ihtiyaç duyulmayan) hale getirdiği ve getirmeye devam edeceği iddiaları, haklılık payı olmakla beraber, tek elden yürütülen ve de eksik bir tartışmadır. Tarihin hiçbir döneminde teknolojinin güç ve iktidar ilişkilerinden bağımsız metafizik bir meziyeti yoktur. Teknoloji egemen sınıfların elinde sadece bir üretim aracı değil aynı zamanda baskı, kontrol ve yönetme aracıdır. Bu anlamda yapay zekâ (YZ) üzerine köpürtülen tartışmalar yine tek taraflı ve egemenlerin istek ve arzuları doğrultusunda yapılmaktadır. Özelde YZ ve genelde teknoloji, ideoloji ve politikayla ilgisi olmayan şeylermiş gibi sunuluyor. Oysa yapay zekâ ne yapaydır ne de zekidir; algoritmalar ile işleyen bir sistemdir ve bu algoritmalar küresel kapitalizmin çıkarları doğrultusunda yapılandırılmaktadır.

Tarih boyunca her bilimsel-teknolojik gelişme sosyoekonomik ve politik alanda kazanlar ve kaybedenler üretmiştir. Örneğin motorlu araçların gelişmesi at arabacılığı yapanların yok olmasına sebep olmuştur. YZ elbette birçok iş alanını insansız hale getirecektir ama bu yeni durumun çeşitli ve yeni iş alanları oluşturmayacağını kimse öngöremez. Kaldı ki teknolojik gelişmenin kendilerine ihtiyaç duyulmayan yoksul kitleler yaratması bariz bir medeniyet krizidir. Fakat bu Sol dünya görüşünden ziyade kapitalizmin derin bir krizidir. Emeğine ihtiyaç duyulmayan kitleler müşteri-tüketici de olamaz. Kapitalizmin ideologları bu durumun farkında; herkese asgari ücret türünden fikirler ortaya atarak nabız yokluyorlar.

Teknolojinin Sol idealler doğrultusunda kullanımı (Laçiner’in söylemiyle) pekâlâ mümkündür. Ama önce bu ideallerin ne olup olmadığına iyice karar vermek gerekir. Örneğin geçen yüzyılda liberallerin sosyalizme yönelttiği en büyük eleştiri, mal ve ihtiyaçların merkezi olarak planlanıp dağıtılmasının pratik olarak mümkün olmadığı ve bunu piyasaya bırakmak gerektiği yönündeydi.

Bu eleştiri bugün tamamen geçersizdir; bu dağıtım basit bir optimizasyon yazılımıyla birkaç dakikada (bir klavye dokunuşuyla) halledilebilecek bir meseledir. Keza, taşımacılık alanında şu anki haliyle bir emek sömürü aygıtı olan Uber, emeğin iktidarında teknolojinin kolektif bir çalışma ve bölüşüm hayatını nasıl mümkün kılabileceğine çok güzel bir örnektir.

Küreselleşme

Sermayenin ulusal sınırları aşması ve tüm dünyayı tek bir pazar yapma çabası yukarıdan aşağıya, dev uluslararası şirketlerce inşa edilen bir küreselleşme süreci olarak okunabilir. Küreselleşme kendi başına kötü bir şey değildir. Son tahlilde Sol’un kapitalist (yukarıdan-aşağıya) globalleşmeye vereceği cevap aşağıdan-yukarıya doğru demokrasi ve evrensel insan hakları temelinde şekillenen bir küreselleşmedir. İletişim teknolojileri sayesinde bu her zamankinden çok daha mümkün görünmektedir.

Ayrıca, genel olarak Solun özelde Marxistlerin kapitalizmle paralellik gösteren sanayileşme-üretimi artırma-büyüme gibi kavramları çevre ve insan sağlığını merkeze alan bir yaklaşımla tekrar gözden geçirmesi gerekiyor. Marx’ın “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” diye formüle tezi çok sağlam bir çıkış noktası olabilir.    

Sınıf kavramı ve kimlik politikaları

Yetmiş yıllık sosyalist deneyimin kapsamlı bir değerlendirmesini yapmayan Sol, geçmişe ait 1980 öncesinin düşünme, söyleme ve yapma biçimleriyle ayakta kalmaya çalıştıkça bir kısır döngüye girdi. Ve neoliberal kapitalizm sosyal ve politik arenada boşalan alanları doldurmaya başladı. Klasik liberalizm büyük buhran (1930’lar) deneyiminden hareketle kendini neoliberalizme (yeni sağ) dönüştürdü. Bu süreçte ilk hedefleri sınıf kavramını hem gündelik hayattan hem de teorik alandan silip atmaktı. Toplumdaki mikro iktidar ilişkilerini suistimal eden neoliberal ideoloji feminizm ile oyuna başladı. Elbette erkek egemen toplumda kadın örgütlenmelerinin dengeleyici bir yönü vardır ve bu yönüyle son derece olumludur. Ama bu hareketin sınıf ilişkilerinden bağımsız olabileceğinin düşünülmesi ideolojik bir tuzaktı. Solun birçok kanadı bile isteye bu tuzağa düştü. Eğer bir politik hareket Bebek sahilinde köpek gezdiren yüksek sosyeteden bir kadınla Gaziosmanpaşa’da merdiven altı bir tekstil atölyesinde haftanın 6 günü günde 12 saat çalışan bir kadını aynı kefeye koyuyorsa orda bir numara vardır ve oturup üzerine düşünmek gerekir.  Tamda bu yüzden “ben feministim” demek hiç kimseyi demokrat falan yapmaz; tamda bu yüzden feminizm giderek ayağa düşen bir kavram olmaya başladı ve bir önek almadan kullanılmaz oldu-liberal-feminist, Hristiyan-feminist, Afrika’n-feminist, Marxist feminist gibi. Özgürlük meselesinin kadın-erkek kategorilerine indirgenemeyeceği anlaşılsa da Sol çevrelerin bu alandaki kafa bulanıklığı epey daha devam edeceğe benziyor.

Neoliberalizmin kimlik politikalarını yaygınlaştırarak sınıf kavramını belleklerden silmeye dönük çabalarında ikinci aparatı etnik temelli politikalardı. Ulus-devletler içindeki etnik yapıları harekete geçirme küreselcilerin ince çalışılmış bir projesiydi ve ulus-devletleri zayıflatmaya dönük bir dizi çalışmalar içeriyordu. Sınıf çelişkilerinden bağımsız düşünüldüğünde bu ve benzeri kimlik politikalarına destek veren ya da doğrudan içinde yer alan Sol kendi ayağına sıkmış oldu.

Türkiye özelinde düşünürsek, Sol Kürt sorununa sınıfsal (alternatif) bir yaklaşım getiremedi.

Son kırk yıldır politik arena ülkenin batısındaki faşistlerle doğusundaki milliyetçilerin arasında sıkıştı kaldı. Oysa etnik temelli kimlik politikaları meşru hale gelince, Türk milliyetçiliği ve giderek faşizm de meşru hale gelir. Günün sonunda, Solun bir kısmı Kürt siyasal hareketine eklemlenirken diğer bir kısmı devletten çok da farklı olmayan bir noktaya sürüklendi.

Bireyler ve kurumsal düzeyde insanlar etnik ve kültürel kimliklerine sahip çıkabilirler ve çıkmalıdırlar. Ama bu şovence bir yaklaşımla da yapılabilir; evrensel değerlere dayalı sosyalist bir duruşla da yapılabilir. Kazım Koyuncu’nun, 2005 yılında kaybettiğimiz arkadaşımız, Laz ve Hemşin müziğine devrimci bir perspektifle yaptığı katkılar bunun en iyi örneğidir.

Kimlik politikalarının ana yurdu Amerika’ya dönersek. İlginçtir Hillary Clinton Amerikan başkanlık seçimlerini kimlik politikaları yüzünden kaybetti. Seçim çalışmalarında tüm etnik gruplardan bahseden ve onlara vaatlerde bulunan Hillary, beyaz bir kadın olarak, orta ve alt sınıf beyaz kadınlardan oy alamadı ve seçimi kaybetti; tüm etnik gruplara seslenip beyazlara ilişkin tek kelime etmeyince seçimi sadece beyazlara oynayan Trump kazandı. Aynı şekilde, Amerika’da egemen sınıfların liberal kanadı siyahlara biçimsel bir ırkçılık karşıtı söylemle giderken, muhafazakâr kanat ise beyaz yoksullara “sizin durumunuz en azından zencilerden daha iyi” diyerek manipüle etmekte. Yoksullar düz ovalarda etnik ve ırksal temelde birbiriyle boğuşurken, her ırk ve etnik kökenden tuzu kurular yüksek tepelerde kadehler boyunca keyif çatmakta. Bir zamanlar Martin Luther gibi devrimci önderlikleri olan zenciler bu günlerde Black Lives Matter (zenciler değersiz değildir) gibi sağcı-muhafazakar düzeni meşru kılmaktan öteye bir işe yaramayan oluşumların etrafında toplanıyor. BLM hareketi, kendi içinde çoktan sınıflara ayrılmış zenci toplumunun yoksul kesimlerinin yaşam dünyalarında en ufak bir düzelme sağlamadı ve sağlamayacaktır. Ama zengin beyaz ve zenciler beraber lüks sitelerde keyif içinde yaşamaya devam ediyor. Marxistler bu politik gerçeği yüksek sesle dile getirme cesareti gösteremediği için bunu söylemek Andrew Tate gibilerine kalıyor ve resmi söylemin çanağına çomak soktuğu için küresel sermayenin saldırılarına maruz kalıyor.   

Aynı şekilde bir neoliberal güzellemesi olan LGBT hareketi sayesinde ilk ve ortaokulda oyun arkadaşı olması gereken çocuklara, özendirme-propaganda derecesine varan bir akıl tutulmasıyla, cinsel kimlik eğitimi-yönelimi verilmeye çalışılıyor. Sonuçta kendi cinsel kimlikleri üzerinden kurdukları dünyanın dışında hiçbir sorunla ilgilenmeyen, atomize olmuş insan grupları çıkıyor ortaya. Dahası orta-üst sınıftan bir LGBT birey ile kenar mahallede tutunmaya çalışan bir LGBT birey arasındaki fark tamda sınıf kavramının kendisidir. Sınıfsal eşitsizliğin varlığında bu ve benzeri oluşumlar bir özgürlük illüzyonu yaratmanın ötesinde bir anlam ifade etmez.

Toplumun orta ve alt sınıflarını birbirine karşı kışkırtmaktan ve bölüp parçalamaktan başka bir işe yaramayan kimlik politikaları üzerinden yürüyen sosyal adalet ve eşitlik söylem ve talepleri ortalıkta dönüp durdukça sağ siyaset, sömürü ve her türden kötülük bir kere daha kazanacaktır. Sol kimlik siyasetini bir an önce terk etmeli ve içinde bulunduğumuz dijital çağda sınıf eksenli örgütlenme ve mücadele yöntemlerine odaklanmalıdır.  

Göç ve Emperyalizm

Günümüz dünyasında şahit olduğumuz kitlesel göçler emperyalizmin doğrudan bir sonucudur. İşgalcilerce evleri-yurtları yakılıp yıkılan, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilen, kültürel asimilasyona tabii tutulan insanlar, kitleler halinde, daha iyi ve güvenli bir hayat için batıya doğru göç ediyor. Bu sadece Türkiye’nin sorunu değil. Örneğin Londra’da ilk ve orta öğretim okullarında en çok rastlanan ilk isim Muhammet; ikinci en çok rastlanan isim ise Ahmet. Ortalama bir İngiliz vatandaşının bu demografik değişimden rahatsız olması anlaşılabilir bir şey. Aynı durum İstanbul’da yaşayan ortalama vatandaşlar içinde geçerli. Burada Solun yapması gereken Türkiye’nin somut olarak ne kadar sayıda göçmene ev sahipliği yapabileceğinin kapsamlı bir araştırmasını ve planını yapıp söylemlerini bunun üzerinden geliştirmektir.  Sol yabancı düşmanlığına net tavır almalı ve halkın eleştiri ve öfkesini nakit para karşılığı sığınmacı anlaşmaları imzalayan iktidar odaklarına yönlendirilmelidir. Göçmenlerin geri gönderileceği gibi (kimsenin bir yere gideceği yok) akla zarar söylemlere itibar etmeden, bir arada ve kardeşçe yaşamanın yolları aranmalı. Sol buna öncülük etmelidir   

Özetlersek, Sol dünya görüşü dönemsel bir kriz yaşıyor. Alternatifsiz kalmış kapitalizm paranın imparatorluğunu kurmuş ve insanlığa azgınca saldırıyor. Global düzeyde toplumların ezici çoğunluğu küçük bir tuzu-kuru azınlığın sağlık ve mutluluğu için sabah akşam karın tokluğuna çalışıyor. Mevcut kapitalist düzen insanları demokratik olmayan, baskıcı ve toksinli çalışma ortamı ve ilişkileri ile ruhsal ve bedensel olarak hasta ediyor; sonra onları doktor reçeteleri ile hiçbir derde merhem olmayan ilaçlara bağımlı kılıyor. Hiçbir ahlaki sınır tanımayan vahşi kapitalizm, yediğimiz gıdaları, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu ve de insani olan her şeyi kirleterek ezip geçiyor…

“Elden ne gelir; ne yapabiliriz” diyorsak önce şu basit gerçeği hatırlayalım. Gökyüzünden yeni bir peygamber inmeyecek; Marx mezarından kalkıp kapitalin 4. Cildini yazmayacak…

Eğer bizler, bu zalim dünyaya Soldan bakanlar, bu durumdan rahatsızsak ve başka bir dünya mümkün diyorsak, hep beraber nasıl bir mahallede, şehirde, toplumda-düzende, ülkede ve dünyada yaşamak isteriz sorusunun bir yerinden, sadece sözle değil aynı zamanda eyleme dökerek, tutmak durumundayız.

Konuyu eğitim üzerinden ele alacağımız yazının üçüncü serisinde görüşmek üzere.          

Bülent Avcı
Seattle, Ocak 24

 162 total views,  3 views today

DOSTÇA  
Emin Toprak

18.02.2024

Okullarda Neler Oluyor? (4)

Okullarda neler oluyor diye yola çıkmıştık, devam ediyoruz.
Eğitim sürecinin tarihsel bir genellemesini yaptıktan sonra da okula ya da dersliklere girmek istiyorum.

İnsanlar dünyaya bir genetik miras ve beş duyu organıyla donanmış bir bedenle gelirler. Her canlı gibi onun da amacı güven içinde, sağlıklı-mutlu yaşamaktır.

Lütfen dikkat ediniz her canlı dünyaya; iyi ve mutlu ‘yaşamak için’ gelir dedim. Ölünce gidileceği varsayılan ‘öteki dünya’ için gelmiyor demek istedim!

O halde, doğumla başlar insandaki yaşam tutkusu ile eğitim ihtiyacı. Eğitim insanın; gördüğü, duyduğu, kokladığı, tattığı dokunduklarını akılla değerlendirerek, yaşamı daha iyi kılma arayışıdır. Başka bir anlatımla bir sorunu çözebilme başa çıkmadır eğitim. Eğitim insanın beceri kazanıp üretmesidir. Bu çabaların sonucuna göre de insan: güler, ağlar, konuşur, düşünür, gelişir ve değişir.

Çok önceleri henüz devlet yokken insanlar ev-sokak-meydan-mahallede alırmış eğitimi. Daha daha sonra ‘devlet’ denen bir ‘güç’ ortaya çıkmış, o güç de gücünü sürekli kılmak için okullarda başlatmış eğitimi.

Asırlar boyu insanlar yaşamak, kralın kul-kölesi olmak için eğitim almış, savaşa gidip ölmüş-öldürmüş. Farklı olanlar da kul-köle olarak değil daha özgür bir yaşamın yol-yöntemlerini bulmak için yaşamı pahasına asırlarca düşünmüş, tartışmış…

SONUÇ:

Dünyada çokça otokrat, çok az sayıda demokratik devlet var oldu. Ve tabii ki eğitimi demokratik olmayan ve demokratik olan iki anlayış….

Okullardaki eğitim-öğretim sürecinin içerik-amaç-ilke-yol-yöntemlerini o devletin egemen anlayışları düzenler, uygular ve denetlerler.

***

Okullardaki derslerin tümüne: “Hayat Bilgisi” diyebiliriz. İnsanlar ömür boyu bu yaşam bilgilerini arar dururlar.

Okuldaki akranların beş duyu organına sahip olması, onlara benzer algılar ve eşitlik sağlar. Algıların eşitliği her bireyin; akıl-mantık-yetileriyle birleşince ortaya bireysel farklıklar çıkar.

Bu farklılıklar öğrencilerin gerçekleridir. Okulun ve öğretmenin görevi bu bireysel farklılıkları kabul etmek ve onlara uygun koşul ve ortam sağlamaktır.
Sınıflar toplumun küçük bir kesitidir, orada da bireysel farklılıkları olan öğrenciler hem de farklı eğitim anlayışına sahip öğretmenler bulunur…

Şimdi size tüm resmi ve özel okullarda, bireysel farklılıkların, farklı eğitim anlayışlarınca nasıl yönetildiğini abartısız olarak sunuyorum:

Diyelim ki, iki 3. sınıfı şubesi bulunan X okulunda o gün:

Ders: Hayat Bilgisi, Konu: Ulaşım. Süre: 40 dakika

Amaç: Güvenli ve ekonomik şekilde bir yerden başka bir yere gitmek.

Ve ders başladı!..

*

3/A sınıfı ve öğretmeni:

Öğretmen tahtaya kocaman bir gemi fotoğrafı yansıtır ve gördüklerini anlatmaya başlar.

Güzel konuşan, planlı ve teknolojiyi sınıfa taşıyarak ders anlatan biridir o. Gemi çeşitlerini, su yoluyla ulaşımın kolaylık ve kazançlarını … detaylı anlatır…

Sınıf ise dikkatle dinlemektedir.

Ve zil çalar!
(Bir anımsatma: Şu an anaokulundan-üniversiteye tüm okullarımızda, öğretmenlerin %90 (yüzde doksan) böyledir. Ya da böyle bir öğretmen olma çabası içindedirler.)

Bu öğretmenler: çok sevilen, istenen, çevresi ve imkanı olan velilerin de uzak-yakın mesafeyi düşünmeden arayıp buldukları öğretmenlerdir.

Bu veliler; çocukları öğrendiklerini papağan veya muhabbet kuşu gibi tekrar etsin ve sınavlarda yüksek not alsın isterler.

Bu veli çocuğunun; güçlü bir bellek kazansı uğruna, onun duyu, duygu, deneyim, düşünce, sorma … beceri yoksunu olmasını göze alıyor!

Ve bu ezberci eğitim ile gelecekte ne büyük kayıplar yaşanacağını bilmek düşünmek istemiyorlar.

Tabii ki sadece veliler değil öğretmenler de böylesi bir ezberci eğitim-öğretimi içselleştirmişler!

Yani sanki bu tuhaflık genetik bir güdüye dönüşmüş!

Büyük çoğunluğun ortaklaştığı bir anlayış:

Ezberci neslin; nas ve dogmalara inanan, düşünemeyen, soru sormayan, yorum yapmayan, emirle iş yapan ‘kullar’ olduğunu..

Dindar ve kindar bir nesil yetiştirmek isteyen günün iktidarına güç sağladığını…

Düşündüren, soru sorup yorum yaptıran: felsefe, mantık, psikoloji, tarih, sosyoloji, biyoloji bilmeden büyümenin geleceği karanlık kılacağını…

Eğitim-öğretimin bugünlerde tarikat-cemaat gözetim ve denetimine bırakılmasına çokça katkı sağladığının farkında değil, tüm bunları hiç düşünmemiş gibi…

*

3/B sınıfı ve öğretmeni:

Öğretmen tahtaya kocaman bir gemi fotoğrafı yansıtır ve ne gördüklerini sınıfa sorar:

Öğrenciler söz alıp konuşmaya başlar:

Kimi: ‘gemi’ diyerek ‘yalın’ bir cevap verir.

Kimi: Aaa büyük bir yolcu gemisi! diyerek işlevini ve bir sıfatını söyler.

Kimi: Bu üç katlı, beyaz bir bir yolcu vapuru. Işıl ışıl parlıyor, çok yolcusu var. Yolcuları uzaklardaki eser ve güzellikleri görsünler diye götürüyor. Keşke biz de ailece böyle bir vapurla yolculuk yapsaydık. Denizle yolculuk hem güvenli hem de ucuzdur…

Görüldüğü gibi bu öğrenciler ‘yalın’ bir anlatımla yetinmezler. Vapuru, sosyal-kültürel-ekonomik detaylarla tanımlar. Fakat bununla da yetinmeyerek anlatıma kendi istek, özlem duygularını da katarlar…

Öğretmen onları dinler, bir trafik görevlisi gibi mimikleriyle destek verip, yol verir.

Ve zil çalar!

Böyle bir iklimde öğrenci; duyu organlarından aldığı algılara dayalı olarak öğrenir, akranlarıyla dayanışır, sosyalleşir, özgüvenli olarak ve öz gücünü bilerek kendi dünü ile yarışır.

İnsani değerlere uygun, demokratik amaç, ilke, konu, yöntemleri olan bu iklimin etkin öznesi öğrencidir, öğretmen ise ikinci öznedir.

Böyle bir öğretmen ‘ben bilirim’ demez! O, ‘öğrenci merkezli’ – ‘yaparak-yaşayarak’ anlayışıyla çalışır.

Öğretmenin amacı: sınıftaki farklılıkları ortaya çıkarmak, öğrencilerde farkındalık yaratmaktır. Böylece öğrenci, kendi artı ve eksilerini görür-bilir ve daha ‘iyi’ arayışına girmiş olur. Akran dayanışması ile arkadaşı çoğalınca da güzel konuşup yorum yapanlara özenerek kendini geliştirir.

Bizim öğrenciyi merkez alıp fırsat veren öğretmenlere, öz gücünü bilen bu gücünü geliştirerek sosyalleşen öğrencilere çok ihtiyacımız vardır.

Fakat ne yazıktır ki bu anlayışı, yönetimler de veliler de istemiyor!

Onlar ister ki; öğretmen anlatsın, çocuk öğrensin!

Ve onlar göre: çocuk, çocuğa ne anlatabilir ne öğretebilir ki!

Yazı dizimizi sınav ve ödev konularına dokunarak haftaya bitireceğiz.

Sevgi ve saygıyla…

Emin Toprak – DOSTÇA

 63 total views,  3 views today

Okullarda Neler Oluyor? (3) / Emin Toprak

12.02.2024

Okullarda Neler Oluyor? (3)

Bugün üçüncüsünü okuduğunuz bu serinin ilk ikisi, eğitim sistemimize bir ‘kuşbakışı’ idi.

Eğitim, yaşamın bugününü ve yarınını: geliştirir-dönüştürür-düzenler. Ve eğitimin bu işlevi yaşam oldukça kesintisiz olarak sürecektir.

Eğitim, yaşamın her an-alanında olan sınırları olmayan bir konudur.

Eğitim, herkesi ilgilendiren süreç, her birey de bu sürecin öznesidir.

Eğitimin amacı: yaşamın soru, durum, zorluklarıyla “başa” çıkmaktır.

Zorlukları olmayan hiçbir yaşam yoktur, olamaz da!

Eğitim bilim olarak, yaşamı anlamlı, zorlukları kolay kılan temel güçtür. Eğitim bazı zorluklara; sınama, deneme, düşünme, beceri, emek gücüyle çözüm bulur, bazı zorluklara da sürüp giden döngü içinde çözüm aramaya devam eder.

Bugün de konumuz eğitim!
Bu kez, örgün eğitim yuvalarımızın iklimi, ürünleri ve ürün kalitelerine bakalım istiyorum.

Yapacağım bu değerlendirmenin de nesnel olmasını istiyorum.

Fakat böyle bir değerlendirmenin verileri sadece ülkemize özel olmaz, olmamalı! Dışarıdan gözler de bize bakıp ayna tutmalı. Böylece, dünyadaki yerimiz ortaya çıkar, artı ve eksilerimiz daha görünür olur.

İşte o zaman ufkumuz açılır, daha sağlıklı değerlendirme yapar, güven içinde yol alırız.

‘OECD’: ‘Uluslararası Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma’ örgütüdür.

Kısaltılmışı: ‘PISA’ olan: ‘Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’, 2000 yılından beri üç yılda bir yenilenen araştırmalar yapmaktadır.

Araştırmaya, başvuru yapan ülkelerden ‘tesadüfi’ yöntemle seçilen 15 yaşındaki örgün eğitim öğrencileri katılır.

Araştırmada öğrencinin; Matematik ile Fen Bilimleri okuryazarlığı, Okuma Becerileri, özgün görüşleri, öğrenme biçimi, okul ortamı ve ailesi ile ilgili veriler değerlendirir.

Böylece, öğrencinin hem akranları arasındaki yeri hem de o ülkenin dünyadaki yeri belirlenmiş olur.

Araştırma sonuçları; bir ülkenin daha iyi bir eğitim-öğretim programı hazırlaması ve ortaya çıkan olumsuzluklara çözüm bulmasına yardımcı olduğu için de çok önemlidir.

Öğrencilerimiz, ‘PISA’ araştırmalarına: 2003 yılında 41, 2006’da 57, 2009-2012’de 65, 2015’de 72, 2018’de 79 ve 2022’de ise 81 ülkedeki akranlarıyla birlikte katıldı.

Üç yıl arayla 7 kez yinelenen bu değerlendirmelerde öğrencilerimiz:

Ne yazıktır ki, 7 kez de: okuma-matematik-fen bilimleri alanında OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldılar!

SONUÇ: 8 yıl okula gitmiş olan 15 yaşındaki çocuklarımız, henüz okuma-matematik-fen bilimlerinin birer okuryazarı olamamış!…

***

Çocuklarımız, üç yıl arayla 7 kez aynaya baktığı halde görüntüleri hep aynı kalmış: okuryazarı olamamışlar!

Peki, okuryazar olmak nedir ve ne değildir?

Okuryazarlık; okuma, dinleme, anlama, algılama, anlamlandırma, ifade etme, yorumlama, öngörüde bulunma, ilişkilendirme, veriyi başka bir alana transfer edip kullanabilme, ilişkilendirme, merak etme, soru sorma, iletişim kurma, hesaplama vb. yetilerini değiştirip geliştirmektir.

Okuryazarlık; asker mektubu okumak/yazmak, 200-300 sözcükle çocuk büyütmek/yetiştirmek, sular seller gibi ezbere şiir-dua okumak, verilen dersi gözü kapalı sözcük/satır aktarmak, çarpım tablosunu ezberlemek, ödevi velisine yaptırmak vb. değildir.

Peki bu ‘okuryazar olamama’ durumu niçin-nasıl oluştu?

Sorun, sistem kaynaklı olduğu için eğer son 20 yılımıza bakarsak, fatura şimdiki iktidara çıkar ki bu da bir haksızlık olur.

Bence, 100 yıl öncesine ayna tutmak daha objektif ve anlamlı olur:

1924 yılında ülkemize davet edilen ünlü eğitimci John Dewey’in ‘yaparak yaşayarak öğrenme’ kuramından esinlenen bir eğitim seferberliği başlar.

1929 dünya büyük bir ekonomik krizi yaşarken, bizde: Millet Mektepleri, Köy Enstitüleri, Yüksek Köy Enstitüleri açılır. Okullarda felsefe, sosyoloji, mantık, psikoloji dersleri okutulur. Sağlık, modern tarım, el sanatları, güzel sanatlar, dünya edebiyatı ile tanış olunur ve yoksulluk için çareler aranır.

Böylece, yaparak yaşayarak öğrenen, araştıran, düşünen, soru soran, yorum yapan, okur-yazar-düşünür birey sayıları hızla artmaya başlar. (Bu eğitim anlayış daha sonra az da olsa Öğretmen Okulları ile Eğitim Enstitülerine de yansımıştır).

Ancak Feodalite çok rahatsızdır! Halktan yana, kendisine karşı olan bu gidişi durdurmak ister. Bunun için dini ve hurafeleri araç yaparak, pek çok yalan ve iftira üretirler. Ve bu algılarla, 1946 dan başlayarak ülkeye çağ atlatan önder kurumlar, yıpratılır sonra da kapatılırlar.

İşte sekiz yıl okusa da okuryazar olamayan, ezberci, düşünemeyen, soru sormayan, yorum yapmayan ‘dindar nesil’ yetiştirme böyle başladı.

Ve şimdilerde sık sık: ‘Şeriat İsteriz!’ sesleri duyulur oldu!

Tabii ki, eğitim-öğretim için hem çokça konu hem de söz olacaktır.

Bakın henüz ne hanelere ne de dersliklere adım atabildik.

Acaba, veli-öğrenci-öğretmen ne yapıyor, hiç konuşmadık.

Demek ki, biraz daha yolumuz var, devam edeceğiz…

Emin Toprak – DOSTÇA

 141 total views,  3 views today

Okullarda Neler Oluyor? (2) / Emin Toprak

05.02.2024

Okullarda Neler Oluyor? (2)

Emin Toprak – DOSTÇA

 157 total views,  1 views today

Okullarda Neler Oluyor? (1) / Emin Toprak

29.01.2024

Okullarda Neler Oluyor? (1)

Okullarda ‘Yarıyıl Tatili’ bir hafta önce başladı, 2 Şubat günü yeniden çalacak ziller…

Emin Toprak – DOSTÇA

 191 total views,  1 views today

Savaş savaşmayana güzeldir ! / Emin Toprak

22.01.2024

Savaş savaşmayana güzeldir !

Kültürler halkların; dil, yazı, yaşam, inanç, eğitim, bilim, sanat, yönetim vb. alanlardaki ortaklaşmış ürünleridir.
Bu ürünler toplumsal yaşamı daha yaşanır kılmak için akıl-mantık ve yetilerle üretilir. Bunları: edebiyat, folklor, müzik, resim, zanaat, spor, inanç… olarak da sıralayabiliriz.

Kültürler, belli sınırlar içinde kalmak istemez sınırları aşarak evrensel bir kimlik kazanmak isterler.

Şimdilerde dünyada çokça taraftarı olan bir spor kültürü var. Bir parantez açıp biraz da bu kültürün etkisindeki taraftarlarının söz ve eylemlerine bakalım:

“Biz buraya ölmeye ölmeye, … gömmeye geldik!

“Biz yenildik fakat sonraki buluşmada karşılığını vereceğiz!

Belki birkaç gol yedik ama sonra daha çok gol atarız/daha çok sayı kazanırız!” …

İşte bu tür slogan ve davranışlar uzar da gider.

Beğenmediğimiz bu coşku, öfke, kin, küfür, şiddet dolusu söylemler ve eylemler “taraftar” kültürüdür.

Kendi takımını/tarafını övüp coşturan, karşı tarafı tehdit ve tahrik eden fanatik söylemlerle dolu bir kültür.

Tehdit ve tahrik edici bu fanatik söylemler bir bozulmuşluğun sonucudur. Belki anlıktır, belki sporcu ile taraftara psikolojik destek amaçlıdır. Ve belki de bu tahrikler daha iyi bir skor da kazandırabilir!

Fakat bu anlayış insani değerlerden uzaktır!

Çünkü bu anlayış; nesnel yenilgi ve başarısızlığı kabul etmez, daha çok emekle başarmanın yollarını aramaz, karşı tarafa sadece şiddet, çatışma ve kötülük ister.

Oysa, tüm sosyal etkinlikler gibi sporun da bazı etik ve yazılı kuralları vardır.

Bu kurallara uyan, olasılıkları akıllıca değerlendiren, araç ve organlarını iyi kullananlar övgü alır ve başarı kazanırlar.

Evrensel boyutta kabul görmek ise: duygudaşlık, akıl, sevgi-saygı ve barışçı bakış ister. Böylece mahalle takım ve fanatik taraftarlık aşılmış, beğeni, alkış alarak evrensellik kazanmış olurlar.

İnsanlığın fanatik takım ve taraftarlara değil barışçı duygudaşlara ihtiyacı vardır.

Zaten tüm sosyal etkinliklerin nihai amaç ve hedefi evrensel olmak değil miydi?

***

Bu genel girişten sonra şimdi de ülkemize yıllardır egemen olmuş anlayışın ürettiği ‘yerli ve milli’ bir kültüre gelmek istiyorum.

Ülkemizin on yıllardır çözüm bulunamayan bir ‘Kürt Sorunu’ vardır.

Peki, ne istiyor Kürtler:

Anadili ile konuşmak, eğitim almak ve kültürünü yaşatmak.

Yani ortak vatanda eşit vatandaş olarak barış içinde yaşamak…

Peki, bunlar her insanın doğumuyla kazandığı insan hakları değil mi?

Peki, niçin Kürtlerin bu hakları vardır ve kullansınlar demiyorlar?

Niçin?

Cevapsız bırakılan bu “Niçin?” yüzleşilmek istenmeyen yasaklı bir korku oldu.

Ve bu ‘insani sorun’, ülkemizde barışçı bir çözüm bulamayınca, komşu ülkelere taştı.

Komşu ülkelerde de çözüm, diplomasi yerine güvenlikçi-çatışmacı politikalara bırakıldı.

Ancak yıllar geçti bu politika hem içeride hem de dışarıda başarısız oldu, fakat can-mal kaybı ile acılar artarak devam etti.

Tabii ki bu bir başarısızlıktır!..

Kabulü ve savunulması da çok zor, çok üzücü bir durumdur bu. Hele de bu başarısızlık, yirmi yılı aşmış bir iktidara aitse. Ve bu iktidar da daha uzun yıllar iktidarda kalmak istiyorsa…

İktidarın ikbâli yani geleceği çok önemli ve devam etmelidir. Bu amaca ulaşmak için ‘öteki’ ve ‘düşman’ olanların yok, kültürlerini inkar eden taraftarlar ve onlara özel ‘milli kültür’ oluşturmak gerekliydi ve bunu da başardılar.

Biz, fanatik anlayışı olana: bencil, öfkeli, kinci, ayrımcı, şiddeti, kavgayı sever, duygudaş olmaz demiştik.

Ama bu kültür çok daha bencil, yok edip öldürüyor!

Dostluk, kardeşlik, eşitlik, özgürlük, barış isteyenleri bile suçlu ve terörist sayıyor.

Ekran ve meydanda ‘cinayetlere’ güzelleme yapıp:

“Geçmişimizde siyasi cinayetlere şahit olduk ama mertçeydi.”

“Biz ölmeye ölmeye, … gömmeye geldik!”

“Bizim … şehidimiz var fakat onlardan da misliyle yok ettik/edeceğiz…”

Diyenleri de oldu!..
“Mertçe cinayet olur mu?!

Oysa her ölüm bir acıdır!

Acıların kimliği olmaz!

Acıları insanlık ortaklaşa yaşar.

Ve hiç bir acı yarıştırılmaz!

Ama akşam sabah ekran ekran gezip acıları yarıştırıyorlar.

İşte bu ‘öteki’ olanı düşman sayan anlayışla, en az 40 bin genç ölmüş ya da öldürülmüş. Ülkenin kaynakları ölümlere kurşun, mallara yangın olmuş. Can yakan acılar ile yoksulluk her gün artarak devam ediyor.

Bunlar olup biterken de “Kürt Sorunu Yoktur!’ diyebiliyorlar!

Peki, ya bu yaşananlar nedir/nedendir?

Bugünlerde, bu düşmanlık kültürünü oluşturan iktidara destek verenler de çoğaldı. Ki onlar bu iktidara karşı olduklarını sürekli haykıranlardı. Vatan millet sakaryacı bu teskereci ‘yerli ve milli’ muhalifler, gizli ortaklığı bitirip saflarda yer aldılar.

İnsanın, doğanın, her tür canlıya yaşam hakkı tanımayan bu düşmanca gidişi ancak hak ve özgürlüklerini isteyen halkın iradesi dur diyebilir.

Halkımız ‘Edi bese!’ (Artık Yeter!) diyerek, tüm karanlıklara ışık tutmalı. Uyumlu, demokratik, adil çözüm sağlayan barış ile çatıştıran güvenlikçi anlayışlara son vermeli. Ve bu kanlı çatışmalara harcanan kaynaklar da halkın huzuru için kullanılmalı.

Ben, çatışma-savaş-şiddet-sömürü karşıtı bir barış severim. Herkese ve kimliğe özgür, eşit ‘insanca’ iyilik dolu bir yaşam isterim. Hem yaşarken hem de rüyalarımda: zalime ve zulme karşı durur, bazen Kürtçe bazen de Türkçe bir çığlık olurum.

*

Lev Tolstoy, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ adlı eserinde: “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.”

*

Ahmed Arif: “Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim; Olmalı zaten, olmazsa insan olmaz yüreğim.”

*

Düşman sayan kültürün yok ettiği, barışsever Hrant Dink diyor ki:

“Ben üç dil biliyorum. Ermenice, Kürtçe ve Türkçe.
Benim içimde bu üç dil hiç kavga etmiyorlar,
Barış içinde yaşıyorlar!”

*

Ve kime ait olduğunu öğrenmediğim bir sözle yazımı bitireyim:

“Yağmur ıslanmayana, Aşk yaşamayana, Savaş savaşmayana güzel.”

Emin Toprak – DOSTÇA

 67 total views,  2 views today

Bir ‘Aralık’ daha geçip gitti! / Emin Toprak

15.01.2024

Bir ‘Aralık’ daha geçip gitti!

Aralık, yılın tüm acı ve sevinçlerinin toplandığı yorgun bir aydır.
Bu ayda, ülkedeki herkese-keseye dokunan gelecek yıl bütçesi hazırlanır. Bütçeler, toplumsal yaşamın güvenli-özgür-huzurlu olmasını sağlamak ve imkanları adilce paylaşmak içindir.

Mecliste yapılan bütçe görüşmelerinde geçmiş yıllarla yüzleşme, gelecek için umut, ihtiyaç, dilekleri dile getirilir ve yeni bir yıla kapı aralanır.

Ekranların bu ayda bolca izleyici bulması da bundandır. Fırsat buldukça bu izleyicilerden biri de ben olurum.

Politikacılar, dört yılda bir yapılan seçimlerdeki gibi bütçe görüşmelerinde de kürsüde olurlar. İktidar yanlısı vekiller iktidarı savunmak için bolca hamaset yapar, muhalif olanlar ise hesap sorarlar.

Her iki taraf da bu fırsatta: “23 Nisan heyecanı” içinde “seçmene selam” konuşmasını yapmış olurlar.

Çünkü, ülkemizde; ‘çoğulculuk’, ‘çokseslilik’ ‘demokrasi’ yok olmuştur.

Yasama-yürütme-yargı güçleri ‘Tek Kişi’ iktidarında birleşince de güç zehirlenmesi ülke çapında korku iklimi yaratmıştır. Bunun etkisiyle de parlamento ile yargı etkisiz-yetkisiz-işlevsiz-suskun kalmıştır.

Ancak, bütçe görüşmelerinde, suskun bırakılan muhalif parti ile vekillere yasa gereği ‘mecburen’ söz hakkı verilir. Böylece nefessiz bırakılan parti ve vekiller de bir nefes almış olurlar.

Onlar da bu fırsatta kısıtlanan hak ve yetkilerini hatırlatıp hesap sorarlar.

Hangi hakkı kimin, nasıl kısıtladığını söylemeden önce yasalara göre ana kurumların görev ve yetkilerini hatırlamak gerekir.

*

ÖN AÇIKLAMA:

Toplumsal yaşam, üç ana güç olan yasama-yürütme-yargı işbirliği içinde düzenlenir ve sürdürülür. Ve ‘Kuvvetler Ayrılığı’ denen ilkeye göre, bu üç ana gücün hiçbiri diğerinin emrinde değildir.

Beğensek de beğenmesek de uymak zorunda olduğumuz bir anayasamız var. Bu görev alanların, esas aldığı, üzerine namus ve şeref sözü vererek yemin ettiği bir anayasadır ve: “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” der.

Sonra da üç ana gücün görev-yetkilerini sıralar:

  1. “YASAMA yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
  2. “YÜRÜTME yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”
  3. “YARGI yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.
    Özetlersek: toplumsal yaşam kuvvetler arası bir denge-denetim ile sağlanır. Bunun için gerekli yasaları yasam’a hazırlar, yürütme uygular, yargı ise hukuku esas alan kararlarıyla yasama ve yürütmeyi denetler.

**
GÜNCEL DURUM:

Duvarına iri puntolarla: “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazılı ve yasama yetkisi verilen TBMM’de yasa gereği 650 Milletvekili bulunur.

TBMM, 2023 yılı boyunca:

-*295 maddeyi görüşmüş.

-*37 teklifi yasalaştırmıştır.

Bugünkü anayasa yürütme yetkisini tek başına Cumhurbaşkanına vermiştir. Ve Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin de genel başkanıdır. 2023 yılında “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adına yapılan çalışmaların birkaçı ise:

-*227 maddeden oluşan 41 ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’,

-*1499 madde olan 577 ‘Cumhurbaşkanlığı Kararı’ çıkarmıştır.

-*Anayasa, ‘ulusal ve uluslararası yargı kararlarına uymayı zorunlulu kılar. Ancak, bu kararların bazısına uyarak, bazısına da uymayarak ‘keyfi’ davranışlar gösterilmiştir.

-*Yargı çalışanlarının maaş-atama-yükselme gibi tüm özlük hakları bir ‘koz’ ya da tehdit aracı olarak kullanmıştır. Bu korku ile tehditler etkili olunca da önemli sayıda yargı çalışanı iktidarın isteği doğrultusunda etik ve hukuk dışı kararlara imza atmıştır.

-*YSK’nın aldığı bazı hukuk dışı-garip kararları yüzünden yaşananları henüz unutmadık. Bugünlerde ise yargıda çıkara dayalı girift karanlık iş ve ilişkiler çoğaldı.

-*AYM ve Yargıtay arasında başlayan kavga büyüdü, daha da büyüyecek.

Yukarıdaki birkaç sayı ve başlık bile bize toplumsal yaşamımız için gerekli olan kuvvetler arası denge-denetimin nasıl bozulduğunu apaçık göstermektedir.

Demek ki, yok sayılan, susturulan, sindirilen işlevsiz bırakılan vekiller de çok zor durumdadır. Onlar da kendilerini ezik-mahcup bırakan durum ve duygulardan arınmak istemektedir. O halde onların aralık ayını bir fırsata çevirme istekleri doğaldır.

Az sayıda vekil de ülkemizin; demokrasi, hukuk, insan hakları, eğitim, ekonomi, bilim, sanat alanında dünyadaki ki yerini anlattı. Böylece ülkemizin başarı, kazanç ve kayıp karnesini görmüş/duymuş olduk.

Bugünkü yokluk, yoksulluk, hukuksuzluklardan kurtulmamız için sosyal, ekonomik, kültürel ve yönetsel alanlarda pek çok değişime ihtiyacımız var. Ve öncelikle tüm sorunlarla yüzleşmemiz gerekir. Bunun için de olup bitenlere eleştirel bakan, farklılıkları önemseyen, farklı düşünen ve çözüm arayanlara çok çok ihtiyacımız var.

***

İşte bir ‘Aralık’ daha halkımıza büyük bir bagaj bırakıp, çekip gitti!

Bu bagajda; halktan görev/yetki almış ‘seçilmişlerin’ hem gasp edilmiş hakları hem ahları hem de iş başına oturtulan ‘kayyumların’ yolsuzlukları var!

Bu bagajda; demokrasi, hak, özgürlük yoksunu kalanlar ile aç ve acılı olanların çığlıkları var!

Ve bu bagajın tüm hukuksuzluk-zalimlik öznesi failleri: ya dokunulmaz ya yalanlarla aklanmış ya da ‘zaman aşımı’ ile gizlenmiş olup ‘cezasızlık’ ödülü almıştır!

Acı, kötülük ve çürümüşlük taşımakta olan bu bagaj, işte bunun için çok kötü kokular saçıyor!…

Yerel seçimlere çok az kaldı. Devletin tüm güçlerini elinde bulunduran iktidar da bu seçimi kazanmak için halkı kutuplaştırmak ve çatıştırmak istiyor.

Kim bilir bu senaryo için hangi algılar yayacak!

**

Ben bu satırları yazarken, 1970’lerde duyduğum, okuduğum ve unutmadığım bir sosyoloji terimini anımsadım o terim:
“Anomi!”

Bu terimi kullanan ilk bilim insanı da Fransız Sosyolog Emile Durkheim olmuştur.

Anomi: toplumsal kural ve etik değerlerin geçerliliğini yitirmesi, birey ile toplum arasında çatışma yaşanmasıdır. Anomi, tek sözcükle: ‘kaos’ veya ‘kuralsızlık’ olarak da tanımlanabilir.

Anomi olan yerde; kurallar bozulur, baskı, şiddet kullanımı artar, haksız kazanç edinenler ve bunlara özenenler çoğalır. Toplumsal farkındalık ile kişilerin toplumla barışıklığı azalır. Böylece örtük kalan tüm öfke-kin-şiddet duyguları ortaya çıkar, suç ve suçlular çoğalır.

Kaos başlar!…

Emin Toprak – DOSTÇA

 

Yazarın Diğer Yazıları

KİT’leri yıkıp karadelikler açtılar !  http://www.criticaleducationnetwork.net/kitleri-yikip-karadelikler-actilar/
Yaşam Kozamızdaki Değişim! http://www.criticaleducationnetwork.net/yasam-kozamizdaki-degisim/
Cumhuriyet 100 Yaşında! http://www.criticaleducationnetwork.net/cumhuriyet-100-yasinda/
YILGINLIK YOK! http://www.criticaleducationnetwork.net/yilginlik-yok/
Etik ile Önyargılar http://www.criticaleducationnetwork.net/etik-ile-onyargilar/

Kadın Tanrılardan Bugüne http://www.criticaleducationnetwork.net/kadin-tanrilardan-bugune/
Yönetemiyor! http://www.criticaleducationnetwork.net/yonetemiyor/

İnsanlıkta Buluşmak http://www.criticaleducationnetwork.net/insanlikta-bulusmak/ 
Depremle Yaşamak http://www.criticaleducationnetwork.net/depremle-yasamak/
İnkâr edenle uzlaşılmaz! http://www.criticaleducationnetwork.net/inkar-edenle-uzlasilmaz/

‘Aman ha konuşma!’ SUS(MA)! http://www.criticaleducationnetwork.net/aman-ha-konusma-susma/

‘At Sinekleri’ http://www.criticaleducationnetwork.net/at-sinekleri/

Karanlık İş ve İlişkiler http://www.criticaleducationnetwork.net/karanlik-is-ve-iliskiler/

Yorgun ve Karanlık Aralık ! http://www.criticaleducationnetwork.net/yorgun-ve-karanlik-aralik/

 

 

 

 

 

 189 total views,  2 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu