Press "Enter" to skip to content

Birsen Öğretmen (7) / Emin Toprak

23.02.2021

Birsen Öğretmen (7)

Emin Toprak

Karabasanları olmayan çok sayıda güzel rüyaların olduğu huzurlu bir gece geçirmişti. Tatlı tatlı esneyerek gerindi ve bir o yana bir bu yana dönüp sevinç içinde gözlerini araladı.

Biraz ter koktuğunu anladı ve içinden: “Biraz sonra duş alırım” -dedi. Bugün yatak onu içine çekmek istiyor, bırakmak istemiyordu. Hem, zaten dün bahçede çok çalışmış, bugüne iş bırakmamıştı. İyi geçen gecesini hatırlamak, biraz da sabah keyfi yapmak isteğiyle yataktan çıkmayı erteledi. Yarı uykulu, yarı uyanık uzunca bir zaman daldan dala düşüncelerle oyalanıp durdu. Sonra ani bir kararla; “Önce banyo, sonra kahvaltı”-diyerek hızlıca kalktı.

Banyo, kahvaltı, bulaşık işleri çok uzun sürmedi. Kitaplığın önüne varıp orta çekmeceyi açtı, oradaki üç albümü göz ve elleriyle okşadıktan sonra, üçüncüsünü aldı ve onu, iki eliyle göğsüne bastırıp pencerenin önündeki kolçaklı koltuğa oturdu.

Kırlangıç çığlıklarını duyunca hemen pencereyi açtı, kırlangıçları çok severdi. Bugünler onların en hareketli günleriydi, çünkü saçak altında onlara ait mimari harikası birkaç yuva ve içinde de ağzını açıp bekleyen yavruları vardı. Kırlangıçların kimi yuvasına dalıp gagasına sıkıştırdığı yemleri bir ona bir diğerine sırasıyla veriyor, kimi bu işi bitirmiş ki, sevinç çığlıkları ve taklalar ata ata yeni yemler bulmaya gidiyordu. Birkaç dakika onları sevgiyle izledi izledi ve yeniden koltuğuna geri döndü.

Ve albümün yapışkanlı şeffaf jelatinle korunan sayfalarını bir bir çevirmeye başladı. Orta sayfaların birinde gördüğü bir fotoğraf ilgisini çekti. Ona uzun zaman baktı sonra da yapışkanlı koruyucuyu hızlıca kaldırıp onu eline aldı: Bu; ilkokulların 5, ortaokulların ise 3 yıl olduğu 80’li yıllardan bir bayram töreni… Her sınıf 3′ er şube ve öğretmenleri de yanlarında, böylece peş peşe 3’erli sıralanmış 5 uzun kuyruk oluşmuş. Birsen, 3/A sınıfıyla ortada ve en ön sırada.

Babasından kalan büyüteci eline alıp öğrencilerini tek tek görüntüledi, onları bakışlarıyla okşadı, sevdi, bazılarının ismini unutmuş olduğu için de üzüldü. Sonra da büyüteç elde fotoğraf karesindeki öğrenci, öğretmen, yönetici, velileri de bazı duraksamalar ve dönüşler yapa, yapa dolaştı. Sararmaya başlamış olan bu siyah-beyaz fotoğraf karesi, çokça yaşantıyı çağrıştırıp anımsatırken, onu, kâh sevindirdi, kâh üzdü.

Ve içindeki kendisi dile geldi: “Yaşam sürekli gelişerek, değişerek evrimleşiyor. Bunun için her canlı genleriyle; yaşam direncini ve pek çok özelini milyarlarca yüzyıl ötesine taşıyor. Peki, nasıl olur da bir insan, onlarca yılı kısacık bir ‘an’ içine sığdırıyor? O halde zaman, iki tik tak arasındaki sonsuzluktur! Eğer öyle olmasaydı, duygu ve düşünceleriyle yola çıkan insan, geçmişteki onlarca yılı birkaç saniye içinde yaşayabilir miydi hiç?” -diye sorular sordu kendine.

Şimdi ne uyuyor ne de düş görüyordu: Ortada; okulunu, öğrencilerini, öğretmen arkadaşlarını, velilerini ve onlara dair yaşanmışlıkları anlatan bir fotoğraf vardı. Fotoğrafın her noktasını detaylıca inceledi, fakat iki konuya odaklandı onları daha yoğun düşünmeye başladı. Tabii ki önceliği sınıfına, öğrencilerine ve onların içindeki en çok horlananlara verdi.

*

1. OKULU ve 3/A SINIFI:

Okulumuzun bulunduğu ilçe; verimli tarla ve bahçeleri ile ünlenmiş ve böylece mevsimlik çalışan yoksullar için bir ‘ekmek teknesi’ olmuştu. Burada ekim, dikim, kaldırma (hasat) işlerini mevsimlik işçiler yapardı. Bazı mevsimlik işçiler ailece yoksul mahallelere yerleşip kalıcı olurken, bazıları ise işlerin başladığı aylarda çocuklarıyla birlikte gelir, işler bitince de memleketlerine geri dönerlerdi.

Bir tepenin eteklerinde, daha çok yoksul ve orta halli insanların barındığı bir mahallenin orta yerindeydi okulumuz. İlçenin pek çok toprak zengini olsa da onların çocukları, bizim okula değil, daha çok ilçe merkezi ve ovaya doğru olan okullara giderlerdi. Okulumuzun ferah derslikleri, geniş bahçesi, yeterli tören ve etkinlik alanları vardı. Sınıflarda ortalama 35-40 öğrenci olurdu, fakat bu sayının yaklaşık dörtte birini mevsimlik işçi çocukları oluşturduğu için onların gidiş-dönüşlerine göre sınıfların mevcudu azalır veya çoğalırdı.

Burada da öğretmenliğin ilk iki yılında, Toroslardaki mezralardan okula gelen ‘Yörük’ çocuk ve velilerinin yaşadığı sorunların benzeri yaşanıyordu. (Ki, o günleri ve öğrencilerini her hatırlayışında, sanki içinde bir fırtına başlar, karla karışık yağmurlar yağardı). Orada; kendilerini elit sayan ‘köylüler’, bu insanları ‘Yörük’ diye, burada da mevsimlik işçi çocuklarını ‘Köylü-Kürt’ olarak ötekileştiriyorlardı. Bu ayrımcı bakışa çocuklardan çok anne-babalar sahipti. Bu da öğrenciler arasında ayrım yapmamaya özen gösteren Birsen’i çok çok üzüyordu.

Kara-kuru-çelimsiz-soluk benizli, yaşından daha yaşlı görünen çocukların herkes gibi siyah önlük-beyaz yakaları vardı. Belki önlük onların yamalı giysilerini biraz olsun saklardı, fakat ürkek bakışları, tarazlı saçları, arpa ekmeği gibi çatlak-patlak elleri ve çamurlu lastik çizmeleri herkese onların yoksulluklarını fısıldardı.

Boyunlarına asılı çantanın içinde; gazeteye sarılmış azık, kitap-defter bir de özenle koruyup, kaybolunca ağladıkları 2-3 santimlik kurşunkalemleri olurdu. Bunlar, daha çok ders yılı başlangıcında sınıfta-bahçede-çevrede yadırganırlar, sonra zamanla kabul görürlerdi. Hele de bazılarının değişik gırtlak sesleriyle türküler, ezgiler söylemesi sınıfa renk ve neşe katardı. Fakat bazı arkadaşlarının şivesi nedeniyle kıkırdaması ve alay etmesi onları çok üzerdi. Bunun için ders anlatırken veya bir parçayı sesli sesli okurlarken hep gergin, ürkek ve güvensiz olurlardı.

Bu çocukların, kendilerine benzer ürkek, çocuk yüzlü, anne ve babaları vardı ve bunların çoğu da Türkçe bilmez, Kürtçe konuşurdu. Yoksullukları bitsin diye, okula giden çocukları dahil, tüm aile fertleri fırsat buldukça çalışırdı. Herkes becerisine uygun işler bulur; kimi evlerde temizlik ve bakıcılık, kimi eskicilik, kimi seyyar satıcılık, kimi amelelik, kimi ayakkabı boyacılığı ve kimileri de tarla ve bahçelerde çalışırdı. Fakat her nedense, bu yoğun çalışmalar bile onların yoksulluklarını yok etmiyordu.

Anne-babalar, veli toplantıları ve çocukları için görüşme amacıyla okula pek gelmezlerdi. Bazıları izin alamaz, bazıları gerek duymaz, bazıları da gelmek istemezdi. Gelmek istemeyenlerin gerekçeleri; yoksullukları ve anadilleri nedeniyle ayrımcı bakışlar ve ‘Köylü’-‘Kürt’ gibi alaycı sözlerle karşılaşmak ve çocuklarına üzüntü yaşatmak istemedikleri içindi. Sanki kimlikleri onlar için bir eziklik ve ‘utanç(!)’ konusu olmuştu. Birsen bu durumu bildiği için fırsat buldukça kendisi giderdi o velilerin evlerine. Bu ev ziyaretleri yapıldığında hem veliler hem de çocuklar çok mutlu olurdu.

Çocuklar ilk günlerde sınıfta yadırgansalar da sonraları kabul görürlerdi. Kimi gırtlak farklılığı ile türkü ve ezgiler söyler, kimi sportif etkinliklerde başarı sağlar, kimi becerileriyle, kimisi de ders başarıları ile sınıfa renk katardı. Bu çocuklar beslenme saatlerinde de ki yaşanırdı. O gün eğer çantalarında azıkları varsa onu sessizce çıkarır, çaktırmadan da “Bakalım onlar neler getirmiş” bakışları atıp, imrenerek arkadaşlarına bakarlardı.

*

2. HAYDAR ÖĞRETMEN:

Tören sırasında çekilen fotoğrafta; 3/A sınıfının yanında, 4/A sınıfı ve sınıf öğretmeni Haydar Bey vardı. İçi ürperdi! Birsen ile aynı yaş ve meslek kıdemi olan Haydar öğretmenin albümde iki fotoğrafı vardı. Birisi şimdi elinde tuttuğu, diğer de öğretmenler odasında çekilmiş olandı. Hemen onu da bulup çıkardı, önündeki sehpanın üstüne koydu ve sonra da bir ona, bir diğerine bakarak düşündü ve hatırlamaya çalıştı.

Haydar Bey’le, kısa bir süre birlikte çalıştığı halde, ona duyduğu saygı ve sevgi yüzünden onu unutmamıştı. Aniden ayrılışına da çok üzülmüştü. Şimdi de onu bir fotoğraf karesinde görmenin duygusallığını yaşayarak o günleri düşünmeye başlamıştı:

Ülkede yine, yeni bir “sin-sus-sis” iklimini egemen kılan bir sıkıyönetim vardı. Sıkıyönetim çokça ve sıkça ilanı edildiği için hangi yıl olduğunu tam olarak hatırlamıyordu. İşte o yıllardan biriydi.

Haydar öğretmen, o yıl komşu bir ilden ‘sürgün’ gelmişti. Kendisine, o yıl il merkezine atanan bir öğretmenin 4/A sınıfını vermişlerdi.

Haydar, çocukları, velileri, öğretmenleri kısaca ‘insan sever’, kolayca dostluklar kurabilen değişik birisi idi. Kısa zamanda okulda ve çevrede çokça seveni, birkaç da sevmeyeni olmuştu. Onunla bazen öğretmenler odasında, bazen de okul bahçesinde karşılaştıklarında sohbet ederdi. Onun, yalın, doğru, hilesiz, samimi bakışları vardı. Dinleyenlerini daha çok gözleriyle, onların derinlerine işleyerek yankı yaratan bakışlarıyla etkilerdi.

Haydar’ın bu etkili iletişim gücü; ‘Çok seçicidir, çok zor beğenir’ denilen Birsen’den bile çokça ‘artı’ almıştı. Arkadaş olmaları böylesi duygularla başlamış ve sürüp gidiyordu. Bir gün okula, Haydar’ın evine sabaha karşı baskın yapılarak gözaltına alındığı haberi gelmişti. Bu haber; öğrencileri, öğretmenleri, velileri hatta okul yönetimini bile çok üzmüş, bir şok etkisi yaşatmıştı. Sonraki günlerde de Haydar’ın tutuklandığı, okulla ilişkisinin kesildiği ve uzak bir cezaevine gönderildiği haberi gelmişti…

Birsen, nemli gözler ve özlem duygusuyla bu anları anımsadı ve her iki fotoğraf karesindeki Haydar’ı sevgiyle okşadı. Sonra birdenbire: “Belki sosyal medyada Haydar’ı bulabilirim!..” -dedi.

Kalp atışları hızlandı, gözleri ışıldadı…

(Devam edecek)

 342 total views,  1 views today

Birsen Öğretmen (6) / Emin Toprak

15.02.2021

Birsen Öğretmen (6)

Emin Toprak

Dün, gün boyu aralıklı olarak gök gürültüsü ve şırıltılar eşliğinde yaz yağmuru yağarken kızgın toprak, damlacıkları aç kalmışın iştahıyla tıs tıs sesleri çıkararak emiyor ve dışarıya sigara içmiş gibi buhar üflüyordu.

Bugün yağmur yok, hava çok sıcaktı. Bu hava gün yarısından sonra daha çok yorardı insanı. Eğer bir işiniz için siz o saatlerde dışarı çıktıysanız, demek ki çok zordasınız. Havada uçuşan mor, kırmızı, yeşil, sarı her renkteki alev topları ve alazların saldırısıyla nefessiz kalır, kavrulup yanarsınız. Sizi bu yangından ancak bir bahçe, bir gölge korur. Fakat bahçe de sizin gibi canlı bir organizma, o da her gün her mevsime göre değişen bakımı için emek ister.

Birsen, bahçedeki budama ve ekim işlerini işin ehli ustalara yaptırır, ayrık otlarını ayıklama, gübreleme, çapalama, sulama işlerini kendisi yapardı. Bu işleri rahat yapabilmek için mahallenin ‘Terzi Teyze’sine gidip kendisi için dallı güllü bir şalvar diktirmişti.

Eğer bahçenin işleri bitmişse, çardakta oturur, canı isterse çayını demler ve kitabını alıp okumaya başlardı. Bazen de “Huuu!… Biricik Hanım!” -diye seslenerek gelen komşuları ile birlikte içerlerdi çaylarını.

Komşu hanımlardan çok onların genç kızlarıyla çardakta oturup sohbet etmek hoşuna gidiyordu. Onlar henüz iğneleyen, eşeleyen dedikodu yapmayı bilmiyorlardı. Onların diliyle konuşmak, anlaşmak, onlardan yeni bi’şeyler öğrenmek istiyordu. Onlarla her buluşmasında yeniden ‘öğrenci’ oluyor çok şeyler öğreniyor, bundan büyük bir haz alıyordu. Yanıla-öğrene çalışmalar sonunda, sosyal medyada bazı dost gruplara girmiş, kendisi için iki hesap açmıştı. Böylece; eski öğretmenleri, sınıf arkadaşları, meslektaşları, öğrencileri ve velilerin bazılarına ulaşmıştı. Yıllar sonra bu yitiklerle karşılaşmak, onların sanal ortamda ki beğeni paylaşım ve fotoğraflarını görmek çok sevindiriciydi.

Artık dostunuzun postaya verdiği mektubu günlerce beklemiyor, istediğiniz an, sesli, görüntülü, yazarak ona ulaşabiliyorsunuz. Artık, dünyada olup bitenleri kısa sürede öğrenebiliyorsunuz… Sanki dev bir dünyayı küçücük bir cihaza sığdırmışlar.

Böylece birçok ‘yasak’ etkisiz kalmış, çoğu zalimin zalimliği açığa çıkmış! Ve sosyal medya özgür korkusuz bir iklim başlatıcısı olmuştu…

Ne güzel bir buluştu bu ne güzel!

Birsen, o gün bahçede çok çalışmış, çardakta misafir ağırlamış, içi de yorgun ve karmaşık duygular içinde eve gelmişti. TV’den bazı iç karartan haberler dinledikten sonra, pencerenin önüne geçti, gözlerini ufka, ta uzaklara dikip uzun uzun baktı. Sarı sıcak günden eser kalmamıştı, şimdi uzaklarda ürküten bir karanlık vardı. Bu karanlığı, yoksullar mahallesinin yanıp sönen ölgün ışıkları bile biraz olsun azaltmıyordu. Bakanlar, sanki, o mahallenin yüzbinlerce ateşböceğinin işgali altında olduğu duygusunu yaşar ve düşünürdü.

Sonra da kırpışan kirpiklerinin ucundaki bakışları usul usul kendi içine yöneldi ve bu kez de oraları eşelemeye başladı. Fakat orada da tek başınaydı ve ‘yalnızlık’ duyguları ortaya çıkmak için fırsat kolluyordu.

 Eyvah!” -diyerek irkildi ve o sıcak odada birdenbire üşümeye başladı. Yalnızlığa da onun ardılı olan depreşme ve çığlıklara izin vermemeliydi. Onlara dur deyip değişmeliydi…

Sanki uyur-uyanık gibiydi. Ardın ardın gitti fakat kitaplığa toslamaması için ayakları durdurdu onu. Dönüp kitaplığa baktı, böylesi darda ve zorda kaldığı zamanlarda hep kitaplığa başvururdu. Orada, sorunlarına çözüm bulabilen çok önemli iki kaynağı vardı onun.

Kaynakların: birincisi, kitapları, ikincisi, fotoğraf albümleriydi.

Kitaplığı pencereleri yapan ustaya yaptırmışlardı. Birsen de onun üstüne ‘Kütahya Çinisi’ karanfil-lale motifli bir çini vazo, onun iki yanına da aynı çini ustasının eseri iki tabak alıp asmıştı.

Budaklı çamdan yapılan ve dokuları görünsün diye mat vernikle cilalanan bu kitaplığın, öne açılan kanatlarında üç milimlik camları, alt tarafında da çekmeceleri vardı. Kitaplığın raflarında: Fransız, Rus klasikleri, bizden öykü-romanlar ve ayrıca eğitimle ilgili kitapları vardı. Her kitabın girişine de kurşunkalemle; alınışı, okumaya başlama ve bitirme tarihleri yazılmış, bazı sayfalardaki kimi satırlar çizilmiş, kimi boşluklarda da bazı kısa görüş notları, anımsatan-uyaran soru ve ünlemler bulunurdu.

Üç albüm, kitaplığın orta çekmecesindeydi. Birinde; çocukluk ve öğrencilik yıllarına ait siyah-beyaz, diğer ikisinde de öğrencilik sonrasından bugüne varan çoğu renkli fotoğrafları vardı. Sanki, bu günlere kolaylık sağlasın düşüncesiyle, her fotoğrafın arka yüzünde de ‘Kim kiminle, nerede, ne zaman’ notları yazılmıştı.

Birsen, ne zaman kitaplığa yönelecek olsa gözleri en önce: Georges Politzer’in ‘Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ ve ‘Felsefenin Temel İlkeleri’ isimli, birbirinin devamı sayılan iki kitabı görürdü. Bu iki kitabı odak yapan bazı haklı nedenleri vardı.  Tabii ki, her seferinde de bu nedenleri bir bir hatırlamaya başlardı:

*

Öğretmen okulundaki meslek dersleri öğretmeni, haftada 40 dakika da ‘Serbest Çalışma’ dersine de girerdi. Öğretmen adaylarını köy gerçekleri ile tanıştırmak için derste Fakir Baykurt’un ‘Yılanların Öcü’ romanını, diksiyonu iyi olanlara okuturdu. Tüm öğrenciler bundan çok etkilenir ve o dersin bir hafta sonraki saatini sabırsızlıkla beklerdi (Birsen’in, kitap okuma tutkusu işte o günlerde başlamıştı).

Son sınıf öğrencilerine; köyü, okulu, öğrenci ve çevreyi tanıtmak ve uyum sağlamak için 2 ay süreli bir “staj” yaptırırdı. Öğrenciler de belli bir sırayla sınıflarda ders verir, ders bitiminde o sınıfın öğretmen ve stajyer arkadaşları tarafında eleştirilirdi. Ayrıca; yazışma kuralları, kayıt, devam-takip işleri, köy ve çevre sorunları ve okul yönetimi konuları konuşulur, tartışılır, çözüm için izlenecek yol-yöntemler dile getirilirdi.

On kişilik ‘öğretmen adayı’ arkadaşı ile birlikte 2 ay kalacakları bir köyde, ‘öğretmenlik stajı’ yapmaya başlamışlardı. Birsen 4. sınıfa ders veriyordu. Öğrenciler arasına dağılmış dinleyiciler arasında; rehberlik yapmak için gelen meslek dersleri öğretmeni, 4. sınıfın öğretmeni ve 3 ‘stajyer’ arkadaşı vardı. Ders bitiminde toplanmış ‘Değerlendirme’ yapıyorlardı. En son değerlendirmeyi de meslek dersleri öğretmeni yapmış ve kısaca: “Birsen’in, bireysel farklılıkları önemseyen sınıf yönetimi, planlaması, ses tonu, zamanı kullanması çok iyi.” –deyip, çok olumlu tespitlerde bulunmuştu. Sonra da yalnız kaldıklarında öğretmeni ona: “Kızım, dünyada olup bitenleri anlayıp, yorumlamak için felsefeyi bilmek gerekir. Bunun için de Georges Politzer’in: Felsefenin Başlangıç İlkeleri ve Felsefenin Temel İlkeleri kitaplarını mutlaka alıp okumalısın.” -demişti. Birsen de hemen o kitapların isimlerini defterine yazmıştı.

Hani, göreve başladığı gün gaz lambası ışığında, tahta bavulu boşaltıp, yerleştirdiğinde duygu seli yaşayıp ağlamıştı ya, işte o eşyalar arasında bugün kitaplığın odağında olan bu “iki kitap” da vardı.

Ve o tek odalı evinde, yalnız kaldığında bazen günışığında, bazen gaz lambası ışığında okumaya başlamıştı bu kitapları. Roman ve öykü benzeri bir akıcılıkları olmadığı için de bazen bir cümleyi, ya da paragrafı anlamak için tekrar tekrar okuyup kendisiyle tartışırdı. Ayrıca bu kitaplar, okunup rafa kaldırılacak türden de değildi. Bazı günler bir paragrafı veya bir bölümü açıp yeniden yeniden okuyordu.

O iki kitap‘sebep-sonuç yasası’ (ya da karşıtlar yasası) gereği; doğada ve yaşamımızda sürekli bir dönüşüm, gelişim, başkalaşım olduğunu. Var olan tüm durumların da birer sonuç… İnsanlığın bu nesnel sonuçlardan, korkuya dayalı teslimiyetçi, kaderci ve bağımlı kılan anlayışlarla değil, o gerçekleri kabul edip, onlardan korunmak-kurtulmak amacıyla; soran, araştıran, sorgulayan, düşündüren özgür bilimlerin kontrollü çalışmaları ile kurtulabileceğini… O zaman bilinmezin daha bilinir, karanlıkların daha aydınlık olacağı, böylelikle daha iyiye, güzele, gerekliye ulaşılacağını… Emeğin en yüce değer olduğunu… Korku ve zorlukların, ancak birlik gücüyle yok olacağını, eşit haklarla yaşamın daha dengeli ve yaşanır olacağını da… Öğretmişti.

Birsen, yaşamda olup bitenleri; bu kitabı okuyup düşündükçe, sınayıp denedikçe daha iyi anlamıştı:

Artık, doğa kaynaklı sorun ve felaketlerin, koruyucu önlemler alarak daha az zarar vereceklerini, sosyal ve psikolojik sorunların da demokratik, dayanışmacı, eşitlikçi anlayışlarla giderilebileceğini anlamış-öğrenmiş ve bu yöntemle düşünüp sorgulayan, değişen bir öğretmen olmaya başlamıştı.

Yaşanmışlarla buluşmayı bunlar sağlıyor ve bu da ona çok iyi geliyordu. O kaynaklardaki öyküleri anımsayıp; onları biraz eşeler, o özne, nesne, içerikler, olgular ve sonuçları olan sevinç-üzüntü dolu anları yeniden yaşar, güler, ağlardı. Kitapların en önemli kazanımı; düşünerek, sorarak, araştırıp, yorumlayarak yol alacak yöntemler öğretmesiydi. Ancak bu yolla bazı psiko-sosyal yaşam zorluklarını aşmıştı. Onun için kitaplarla konuşmak ona çok iyi geliyordu.

Bazı günler, bir ses, bir dize, bir ezgi, bir görüntü, bir çığlık, bir coşku, bir gezi, bir dost grubu kısaca ‘eski’ çekip alır onu içine. O bir insandı, onun da sezdirmek istemediği baskılanmış cinsel güdüleri, duyguları, düşleri vardı, bir başına kalınca onlar alevlenirdi. Hele de ergen olduğundan beri hiç kimseyle paylaşmadığı yatağına uzanıp gözlerini yumunca sıralanırdı; öğretmen arkadaşları, yöneticileri, öğrencileri, velileri… kimini; “Acaba ne oldu?” -diye merak eder, kimiyle kendini kıyaslar, kimini özlerdi. O anlarda yaşanmışlıkları hızla yansırdı içindeki ekrana. Seçtiği bazı özne, içerik ve çağrıştırdıklarıyla baş başa kalınca engel olmadığı duyguları öne çıkar kendiyle fısıltılar, iç çekişler, iniltiler eşliğinde sevişir ve uyurdu.

Öyle yaptı ve uyudu.

(Devam edecek)

 346 total views

Birsen Öğretmen (5) / Emin Toprak

09.02.2021

Birsen Öğretmen (5)

Emin Toprak

Bir başına kalmışın, ya da bir sese bir nefese özlem duyanların; karanlığı ve karabasanı bol, bitmek tükenmek bilmez geceleri olur. Buna ‘yalnızlık‘ diyebiliriz, ayrıca bunu ‘acımasız gece’ olarak da tanımlayabiliriz. İşte, Birsen’in yalnızlığı tam da böyleydi. O, emekli olunca belki; öğrencisiz, arkadaşsız kalmış, ancak bu boşluğu annesi, komşuları, bahçe işleri ve kitap okumayla doldurmaya çalışmış, kısmen de başarmıştı. Fakat, yedi ay önce can yoldaşı annesini kaybettiğinde; emzirmekte olduğu bebeğini kaybetmiş bir annenin acı, sızılarını yaşamış, bu ağır-yoğun yük onu dipsiz bir boşluğa düşürmüştü. Orada çırpınıyordu hem de tek başına…

Onu gün içinde bazen öğretmen arkadaşları, eski öğrenci velileri arar, komşuları evine, bahçesine gelir, bazen de kendisi misafirliğe giderdi. Böylece gününü dolduracak, avunacak, oyalayacak uğraşları olurdu. Ama, tüm bunlar gündüzde kalıyordu.

Fakat son günlerde gece olup da yatağına girdiğinde ister sırtüstü ister virgül şeklinde, isterse de yastığa sıkıca sarılıp yüzükoyun, nasıl yatarsa yatsın, bir süre sonra karabasanlara yakalanıyor ve bitmek bilmez boşluklara, dehlizlere sürükleniyordu. Karabasanın baskısından kurtulmak istiyor buna gücü yetmiyor, yardım istemek istiyor sesi çıkmıyordu. Sonra bazen, sıçrayarak, bazen çığlıkla, ürkerek, titreyerek, dili zımpara olmuş durumda fırlardı yataktan. Ve o gecenin artçı dalgaları, sonrası günün hafakanları olurdu. Çok zalimdi geceler…

Bir gerçeği daha vardı Birsen’in, o, lafın lafı açtığı, “Kim ne dedi ne yaptı…” türü eşeleyen, dedikodu yapan sohbetleri hiç sevmezdi. Bu tür konuşmalar yerine, gerçeklere dayanan, soran sorgulayan, yorum yapan, ufuk açan özgün sohbetleri sever ve isterdi. Fakat komşuları, hatta meslektaşlarının çoğu da bu tür konuşmayı bilmiyor ya da istemiyordu.

İşte bu gerçekler ve iç çelişkileri yüzünden kendisine gösterilmek istenen ilgi ve sevgi ile yetinmiyor, bu yüzden de yalnız ve kimsesiz kalıyordu.

Artık onun bu acımasız yalnızlık duygusunu yok edip, kendini hayata bağlayacak yeni adımlar atması, yepyeni bir yaşam başlatması zorunlu olmuştu.

Birdenbire öğretmenlikteki ilk iki yılını anımsadı.

*

Henüz 18 yaşında iken öğretmen olarak atanmıştı bir köye. O köyde, yaşamına kazınarak iz bırakan pek çok olgu, sezgi, acı ve sevinç vardı. Onlar kronolojik sırayı izlemeden bir bir sıralandı içindeki ekranda:

Bu köy, Torosların doruklarından derin Göksu vadisine kadar inen eğimli bölgeye yerleşmiş bir ‘Orman Köyü’ idi. Köy halkı, yetiştirdiği sebze-meyve, hayvan ve orman ürünlerini satar, ormandan çıkma tarlalarda da kendilerine yeter tahıllar eker, biçerdi. Köyün ünlü ürünleri, yaylalarda nohut ve Göksu vadisinde de susamdı. Buranın insanları ‘Jandarma’  korkusundan çok ‘Ormancı’ korkusu ile yaşardı. Onlar, en yetkili ve en büyük makamın ormancıya ait olduğuna inanırdı. Hatta Anadolu’nun buraya benzer yerler için üretilen fıkramsı bir yakıştırma ile: “Vali Bey, biraz daha okuyup, ‘Ormancı’ olsaydın ya!” -dedikleri söylenirdi.

Köy okulunun 3’ü erkek 2’si kadın olan 5 genç öğretmeni vardı. Birsen ve okul müdürü bekar, iki öğretmen birbiriyle, birisi de komşu köyden biriyle evliydi. Ders yılının başlamasına 10 gün vardı, okula yeni atanmış olan ‘stajyer öğretmen’ yani Birsen’in o gün göreve başlayacağı duyulunca her öğretmen o gün evinde olan yemeklerden birazını alarak tanışmak için gelmişti. Yörenin bu güzel misafirlik geleneğine uygun yapılan tanışma ve sohbet eşliğinde öğlen yemeği yendi. Okul Müdürü Celal, Birsen’e doğru bakarak: “Öğretmenim, siz buraya gelmeden önce haberiniz gelmişti, biz de ataması çıkan öğretmenin 4. sınıfını size vermeyi konuşmuş, hem de o öğretmenin oturduğu ev için ‘söz’ almıştık.” -dedi.

Birsen’i, daha buraya gelmeden önce düşünülmüş olması, samimice karşılanması ve her evden yemek getirme geleneği çok sevindirmişti. Bu sevincini de güler yüzüyle, saygılı söz ve davranışlarıyla sezdirmişti. Bu samimi tanışma sohbeti: “Haydi yeni eve bakmaya gidelim.” -diye son buldu.

Sonra da iki erkek öğretmen, Birsen’in iki tahta bavulunu almış ve hep birlikte sözü alınan eve gitmişlerdi. Ev sahibi hemen bitişikteki büyükçe evde oturuyordu. Burası her şeyi bir odaya sığdırılmış bir evcikti aslında. Yaklaşık olarak 30 metrekare olan bu tek odalı evciğin iki penceresinden biri, köyün merkezine bakardı. Diğer pencereden kuşbakışı baktığınızda ise; çam, kayısı, elma, armut, ceviz, badem ve daha birçok ağacın süslediği Göksu vadisini görürdünüz.

O sırada herkes iki duvarın önündeki sedire oturmuş, sohbet edip ev sahibesince hazırlanan akşamüstü çayını içiyor ve sanki Birsen öğretmenin kararını bekliyordu. İçsesi Birsen’e: “Senin başka bir seçeneğin yok ki! Burayı beğenmek zorundasın” –diye fısıldıyordu. Ve o da “Hepinize çok teşekkür ederim evi beğendim.” -dedi. Ve böylece yeni evi kutlama sohbeti bir-iki saat devam etti.

Öğretmenler ve ev sahipleri: “Hayırlı olsun, güle güle otur” -deyip gittikten sonra, Birsen o küçük evcik içinde bir başına kalmıştı. Evde demirbaş olarak; sac soba, gazocağı, gaz lambası ve sedirin üstüne sarılı duran bir yün yatak ve yorgan vardı. İki tahta bavulun içinde; tencere, tava, tabak, kaşık vs. vardı. Bunlar şimdilik yeterliydi, çıkacak başka ihtiyaçları da zamanla alırım diye düşünüyordu.

Bavulları açtı ve çıkanları uygun yerlere yerleştirmeye başladı. Hava yavaş yavaş kararmaya başlayınca, yuvarlak aynası metal bir telle zümrüt yeşili haznesine bağlanmış, üstüne de zarif şeffaf bir cam kondurulan gaz lambasını yakıp, titrek alevini ayarladı. İşte tam o anda Birsen bir duygu seline kapıldı ve gözlerinden peş peşe iri yağmur damlası yaşlar boşaldı.

Fakat çok geçmeden sorunlarla başa çıkmış ve kurtulmuştu o çaresiz bırakan yalnızlıktan. Okulun açılış törenine de o dingin haliyle katılmış ve 22 sevgili öğrencisiyle tek tek konuşup, tanışmıştı.

Bu köyde iki tür iklim olduğunu insanlar ancak kış aylarında anlar, bunun en büyük çilesini de çocuklar çekerdi. Kış gelince bu köyün doruklarında yer alan birkaç mezrasındaki çocuklar önce karlı-fırtınalı hava ile boğuşur, biraz sonra da daha çok yağmurun yağdığı köy içindeki okullarına gelirdi. Okul kapısından girdiklerinde; yamalı giysileri sırılsıklam, çizmeleri vıcık vıcık ses çıkaran suyla dolu, sapı boyunlarına takılan keçi kılından yapılan torbada; ıslanmasın diye muşambaya sarılmış bazlama ekmek, gününe göre yumurta, peynir, zeytin, reçel türü azıklar, defter-kitapları ve diğer koltuk altına da sıkıştırılmış birkaç odun parçası olurdu (sınıfları bu odunlarla ısınırdı). Çocuklar ellerini ovuşturup sobaya yaklaşır, utanarak, kıpkırmızı olmuş çorapsız ayaklarını çizmelerinden çıkarıp ovarak ısıtmak isterlerdi. Bir süre sonra da çocukların içi ısınır ve gözleri ışırdı. Birsen, bu iç acıtan görüntülere tanık olduktan sonra, her sabah erken kalkar ve acele bir kahvaltıdan sonra okula gelerek sobayı yakar veya yakanlara yardım eder olmuştu.

Bu yörede; ‘Köylü’-‘Yörük’ çatışması olduğunu, köylülerin kendilerini Yörüklerden üstün görüp ayrımcılık yapıp, aşağıladıkların, onlardan kız aldıkları halde, onlara kız vermediklerini duymuş, birkaç olaya da tanık olmuştu. Tabii ki bu durum köyde bazı sosyal ve psikolojik sorunların yaşanmasına neden oluyordu.

Birsen’in bir başka üzüntüsü de çocuk gelinlerdi: “Bunlar; baharları henüz başlamış alevli çocuklar! Peki, yaşlarının 3-4 misli yaşta, sonbaharı bitti bitecek olanlarla neler paylaşır, neler konuşur, nasıl sevişir…”  -diye düşünürdü. Gençlik duyguları günahtır’ diye engellenip, bastırılan çocuk yaştaki bu ergenler, fiziki şiddet görür, aşağılanırdı. İnsan hakları gasp edilen bu kimsesi kalmayan çaresizler; değersizlik duygusuyla yenik düşüp yaşama küserler ve iç çatışmaları onları intihara sürüklerdi.

İkinci ders yılının yarısında bir bahar günü 5. sınıf olarak; Göksu vadisindeki bir çayırda piknik ve çevre incelemesi yapma kararı almışlardı. Gezinin yapılmasından iki gün önce, teneffüs zili çalmış, çocuklar bahçeye çıkmış, nöbetçi öğrenci pencereyi açmıştı. Hazırladığı gezi planını alıp 9 metrekarelik müdür odasına girdi. Müdür sigarasını yakmış ağır kokulu havasız odasında oturuyor ve sigara dumanları boğum boğum yükseliyorken, bahçeden çocukların koşuşup bağrışmaları duyuluyordu. Birsen elindeki planı uzatarak: “Müdür Bey, cuma günü sınıfça geziye gitmek istiyoruz.”-dedi. Müdür, plana baktı baktı ve imzalayıp geri vermek için uzattığında başını kaldırdı, göz göze geldiler. Birsen kan oturmuş gözleri görünce, ürperdi: “Kim bilir belki yine gündüz gündüz içmiştir.”-dedi içinden. (Her gece içtiğini, içki bulamayınca ispirto bile içtiğini, bu yüzden de yaşlı annesi ile kavga ettiklerini söylerlerdi.). İmzaladığı gezi planını vermeye çalışırken birden Birsen Öğretmenin bileğinden tutup onu kendine doğru çekmeye çalıştı ve duyulur duyulmaz titrek bir sesle: “Seni çok seviyorum Birsen”-demiş fakat devamını getirememişti. Çünkü Birsen “Ne yapıyorsunuz!” -diyerek bileğini kurtarmış ve duyan, gören olmadan, öfke içinde odayı terk etmişti. Sonuçsuz kalan bu çok kaba ve hadsiz girişim, Birsen’i çok incitmiş ve ‘Yaşar’ aldatmasından sonra yaşadığı en yaralayıcı darbe olmuştu…

*

Kendi sevinç ve yüklerine başkalarına ait yüklerin de eklendiği o iki yıl…

Evet, o iki yılda da tıpkı bugünkü gibi bazen bir başına, yapayalnız kalmış çok kötü anlar yaşamış, fakat daha sonraları çok güzel günler de yaşamıştı. Zaten felsefeciler ne derler: “Asıl sorun, sorunsuz kalmaktır.”-(eğer dememişlerse bile desinler).

İşte bu günlerde de Birsen’in yalnızlığı ile yüzleşmesi, kendisine dinginlik getirecek bir iklim yakalayıp, özgünlüğünü ortaya çıkaracak etkinliklere katılması gerekiyordu. Bunlarında ancak öğretmence; neden-sonuç ilişkileri kurarak, sorup, sorgulayıp, düşünüp, yorumlayıp ve yakından-uzağa çözüm adımları atarak yapabilirdi…

(Devam edecek)

 385 total views,  1 views today

Birsen Öğretmen (4) / Emin Toprak

02.02.2021

Birsen Öğretmen (4)

Emin Toprak

Birsen, emekli olmadan önce kiracısı olduğu evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, karyola, koltuk gibi eşyalarını, evin yeni kiracısı bankacı genç kıza çok uygun bir ücretle verirken, içinden de samimi bir oh çekmişti, çünkü baba evinde bu eşyalara gerek de yer de yoktu. Zaten oldum olası göç etmeyi de eşya taşımayı da pek sevmezdi. Hem bunları düşünüyor hem de kalan eşyalarını bir araya topluyordu. Sonra da yıllar önce çocuğunu okuttuğu bir veliye telefon etti, bugün uygunmuş, hemen geldi, onun kamyonetiyle iki bavul birkaç kolideki eşyalarını ana-baba evine taşıdı. Ve böylece yepyeni bir hayata başlamıştı.

Anne-babasının evi; tatlı bir rampanın hemen bitiminde, mahallenin orta yerinde, alt katı kömürlük ve depo olarak kullanıldığı için tek katlı sayılan bir evdi. Bahçesi ve pencereleri batıya bakardı. Pencere veya bahçeden batıya bakarsanız; yoksul bir köy iken, kıraç tarlaları plansız-altyapısız olarak gecekondularla doldurulup kente eklenmiş yoksulu, işsizi çok olan bir mahalleyi ve ta uzaklarda ise her mevsim tepesi sis-pus içinde olan yüksek sıradağları görürsünüz. Birsenler; ilkbahar, yaz, sonbahar -üç mevsim- hemen her gün, daha çok öğleden sonraları bu bahçe ve çardakta olurdu. Orada; bahçe bakımını yapar, yer-içer, kitap okur, sohbet edip, konuklarını ağırlarlardı. Bir bakıma burası Birsen’i hayata bağlayan önemli bir sığınaktı.

Eğer o günbatımı yakınsa ve gökte de parçalı kara-kirli bulutlar varsa; Güneş, afacan bir çocuk olur. Bulutlara dalıp-çıkar, onları iter-kakar, köşe kapmaca oynar, dalga geçer ve sonra da telaşlı bir hızla yuvarlanıp ta uzaklardaki sıradağın ardına gizlemeye çalışır… Bu afacan alev topu; ufuk çizgisine varıp yarısı kaybolduğunda ise bakanlara güzel görünsün diye o bölgeyi, sarı ve kırmızın her tonuna boyar ve bulutları delip geçen oklar fırlatırdı. Bu ışık huzmeleri gözleri kamaştırır, titreşerek yüzleri dans pistine çevirir ve dünya ile barışık olanlara doyumsuz anlar yaşatır.

Annesi evde iş yapmayı da konuşmayı da pek sevmezdi. Hele de kocası emekli olup, ev-yemek işlerini de yavaş yavaş devralmaya başlayınca! O zamandan beri daha az iş yapar, daha az konuşur olmuştu. İşte şimdi bu can dostunu kaybetmiş olmanın acı ve üzüntüsü, onu dipsiz bir kuyuda yapayalnız bırakmıştı. Bunun için yaptığı ender konuşmalarının öznesi hep ‘rahmetli’ kocası olurdu. Ve ‘Hasan’ı her anışında; gözleri nemlenir, dudakları titrer, sözcükler boğazında kitlenir, konuşamaz olurdu. Birsen de bu durumdan çok etkilenir, evde bir sessizlik olurdu. Annesi akşamları pek yemek istemez, ama doktorun verdiği saati ve dozu belli ilaçları tok olarak alması gerekiyordu. Daha önce babasının yaptığı bu işleri de şimdi Birsen yapacaktı. İlaç öncesi beslenme işi bitip ilaçlar alındıktan sonra annesi haber saatine kadar varsa, gazete dergileri, başaralı geçen göz ameliyatı sayesinde okuma gözlüğü olmadan okur ve oyalanırdı. Birsen ise o zamanı bahçede dolaşarak böcek, kuş, bitkilerle konuşarak, kendine yapacak işler arayarak geçirirdi.

Haber saati geldiğinde salona geçerlerdi. TV’deki bazı haberlere üzülen anne: “vah vah!” -der, bazen de duygulanıp gözyaşı dökerdi. Haberleri bir süre de yarı uykulu izler, sonra da ayağa kalkıp: “Biricik, kızım benim uykum geldi” -diye tuvalete gider ve yatak odasına geçerdi.

Daha çok savaş haberleri, doğa felaketleri, politik atışma ve kadın cinayetleri yer alsa da bu sonucu yaratan nedenler iktidarın hoşuna gitmez diye pek irdelenmez, konuşulmazdı. Haber bültenlerinin peşi sıra her rüzgâr ve iklime uyum sağlayanların yönetiminde toplanan bilindik isimler; egemenlere selam olsun, onların çıkarına algılar oluşsun diye içeriği, sınırları çizili konuşmalarla, söz hakkı verilmeyen ‘öteki’ sayılanlara saldıran dedikodu türü konuşmalar yaparak iktidara güç ve taraftar kazandırmaya çalışırlardı. Pek çok kanalda ve sıkça tekrarlanan böylesi söyleşileri biraz dinleyen Birsen, söylenerek kumandayı alır ve TV’yi kapatıp, kendisiyle baş başa kalırdı.

Birsen, gündüzleri bahçe ve çardakta çalışıp oyalanıyordu, fakat geceleri hiç de iyi geçmiyordu. Çünkü kafası, birbiriyle örtüşen-örtüşmeyen birçok insafsız düş, düşünce ve karmakarışık duyguyla dolup taşardı. O anlarda; içini titreten heyecanları, özlemleri bir bir dile gelir, yaşamında iz bırakan olgular sıralanırdı. Ve sonra da ona; ‘ama- fakat’ ile başlayan varsayımlar yaptırır, iç çekişli pişmanlıklar yaratıp ‘keşke’ dedirtirdi.

*

Dün gece de çokça sorgulamanın olduğu insafsız bir gece idi:

Bu kez de karşısına çıkan, öğretmen olmasına bir yılı kalmış olan 17 yaşındaki cıvıl cıvıl kendisiydi. Bu yıl onun için diğer yıllara göre en mutlu olduğu yılı sayılabilirdi. Çünkü bu yılda; ders başarısı çok iyi idi ve kendisine çokça arkadaş, bir de sevgili bulmuştu. Sevgilisi Yaşar, okul futbol takımında oynayan, sevilen, oldukça yakışıklı ve boyu kendisininkinden 10-15 santim kadar uzun bir gençti. Kendi anlatımına göre ders başarısı da fena değilmiş. Daha önce onun birkaç kaçamak bakışıyla karşılaşmış olsa da bu bakışların onları bir gün ‘sevgili’ yapabileceğini hiç düşünmemişti. Bir gün tam öğle yemeğini yemiş tek başına dalgın dalgın yemekhaneden çıkarken, “Merhaba Birsen” –diyen bir sesle irkilmiş ve dönünce de Yaşar ile göz göze gelmişti. Şaşkın bir sesle “Merhaba, Yaşar abi’ –dedi. Çünkü yatılı okullarda, kendinizden bir sınıf yukarıda olanlara, yaşına bakmaksızın ‘Abi-Abla’ demek kabul gören bir kuraldı. Bu selamlaşma sonrasında, Yaşar’la derslikler ve yemekhane arasında iki yanı akasya ağaçlarıyla donanmış hafif kavisli uzunca yolu, ders zilinin çalmasına çok az bir zaman kalıncaya kadar pek çok gidiş-dönüş yapa yapa yürünüşlerdi. İşte o zaman Yaşar’ın yüzü hafifçe kızarmış, sesi titremiş, bazen de kekelercesine konuşarak Birsen’e erkek arkadaşı olup olmadığını sorabilmişti. Birsen’in de utangaç bir sesle: “Hayır, benim erkek arkadaşım yok” –demesi üzerine de duyulur duyulmaz bir sesle: “Ben seni seviyorum, eğer sen de istersen…” –diyebilmiş ve ondan bir cevap istemişti.

Sonraki günlerde de çok hızlı gelişmeler sonucu; arkadaşlık teklifi kabul edilmiş, hafta içi fırsat buldukça okulda bilindik yolda, hafta sonu okul dışında pastane, sinema buluşmaları, gözlerden ırak anlarda el ele tutuşmalar artmış, birkaç kez de uzun sürmeyen hızlı öpüşmeler… Ve bu arada gelecek için kurgular yapılmış, anne-babaları tanıştırmayı, kız istemeyi, düğünü, hatta doğacak çocukları bile konuşmuşlardı.

Zaman hızla geçip gitmiş Yaşar okuldan mezun olmuş, öğretmen olarak atanmak istediği üç il sıralamasını, ülke haritasını karşılarına alıp birlikte belirlemiş ve buna uygun tayin dilekçesini vermişti. Sonra da yazın haberleşecekleri adres alışverişini yapıp, ağlaşıp, sarılıp vedalaşmışlardı.

İşte gidiş o gidiş olmuş ne Yaşar bir mektup yazmış ne de Birsen… Bu konuda günler boyu uzun uzun düşünmüş, taşınmış, uykuları bölünmüş ağlamış fakat yazmamıştı. Bu aldatılmışlık onun içinde, dokundukça acı veren, gözyaşı döktüren büyük bir yara açmıştı. Önceki yıllara göre ders başarısı biraz düşmüş, fakat yine de başarılı bir öğrenci olarak okulunu bitirip öğretmen olmuştu. Hem yaralı hem de öfkeliydi. Ve bu öfkesi nedeniyle de atanmak istediği ‘üç il’ sıralaması yaptığı dilekçesinde, Yaşar için birlikte seçtikleri o illerden hiçbirine yer vermemişti…

*

Annesi, Birsen’e hayran hayran bakıyor, gülümsüyor olsa da neşesizdi. Az yiyor, az konuşuyor, her gün bir önceki güne göre daha çok içe kapanıyor ve zayıflıyordu. Birkaç sefer doktora götürüp tahlil yaptırdı fakat seferinde de: “Tansiyon ilaçlarına devam. Olumsuz bir bulgu yok. Şikayetleri de yaşından kaynaklı” dediler. Birsen zaman zaman annesine sorular sorup onu konuşturmaya çalışsa da onun cevapları “evet-hayır-ya!” şeklinde çok kısa olurdu. Anne-kızın aynı ev içindeki sözü sohbeti olmayan sadece gülücük ve hayran bakışlarla sürdürmekte olduğu yaşamları akıp gidiyordu.

Aralık ayının son günleriydi. Birsen’in emekli olması üzerinden yedi ay geçmişti. Evdeki tek yoldaşı olan annesi ise gün be gün durgunlaşıyor, kendisine, sanki annesine muhtaç bir bebeğin bakışlarıyla bakıyordu. Fakat nedense hiçbir istekte bulunmuyordu. Ama Birsen onun ne demek ne yapmak istediğini anlar ve hemen gereğini yapardı. Onu bir bebek özeni içinde yedirir, içirir, saatinde ilaçlarını verir, banyoda keseler, köpüklü sularla yıkar, giydirir odasına götürür getirirdi. Her seferinde de “İyi ki, daha ayaklarının üstünde!” diye sevinirdi. Son günlerde annesi uyurken olası tehlikelere karşı hem kendi hem de onun yatak odasının kapısını aralık bırakmaya başlamıştı.

Her günkü gibi uyanmış, yatak keyfi yapıyordu ki, hafifçe bir inleme sesi duydu, hemen annesine koştu. Kendisini görünce onun sevinçten gözleri ışımış ve her zamanki gibi gülümsemek istemiş fakat becerememişti. Belli ki bir sıkıntısı vardı. Hemen eğilip onun yanak ve ellerini okşayıp öperek: “Günaydın anneciğim nasılsın?”  -dedi. İyiyim anlamında başını salladı, fakat iyi değildi. Kucaklarcasına sarmalayıp onu yavaşça kendine doğru çekerken: “İstersen tuvalete gidelim, elini yüzünü yıkarsın” -dedi. Dediğini anlamış ve ‘evet’ demek yerine başını sallamıştı. Onu, yavaşça yataktan kaldırıp oturur duruma getirince de terliklerini giydirdi ve koluna girip yavaş yavaş tuvalete doğru yürüttü.

Daha klozete varmadan pijamasını sıyırmaya çalışıyordu, yardım ederek onu klozete oturtup, rahat olsun diye dışarı çıktı. Biraz sonra temizlenip kurulanmasına yardım ettikten sonra birlikte lavaboya yanaştılar. Elini yüzünü sabunlayıp, bol suyla yıkayıp kuruladı, sonra da koluna girerek onu mutfaktaki sandalyesine oturtmak için yavaş yavaş yürütmeye başladı. Daha üç-dört adım atmışlardı ki birdenbire annesi bir titreme ile sarsıldı, soğuk ter dökmeye ve hırıltılı sesler çıkarmaya başladı, o an Birsen’e bakıp konuşmak istedi fakat konuşamadı. Birsen de onu hızlıca belinden kavrayıp, biraz da çekiştirerek yatak odasına götürüp yatırdı. Hemen ambulans çağıracaktı. Fakat geç kalmıştı. Artık nefes almakta güçlük çekiyor, hırıltılı sesler çıkarıyordu, sonra da hareketsiz kalıp gözlerinin donuklaştığını ve üflercesine son nefesini verdiğini gördü. O anda Birsen’in içinde çığlıklı fırtınalar koptu, göz pınarları dolup dolup boşaldı ve duyulacak sesle: “Anneciğim sevgili Hasan’ına kavuştu!” -dedi. Sonra da onun donuk kalan iki gözünü de okşarcasına kapatıp, beyaz bir tülbentle çenesini bağladı.

Ve ‘Belediye Cenaze Hizmetleri’ni aradı…

(Devam edecek)

 360 total views

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu