Press "Enter" to skip to content

Sesto San Giovanni MEKTEP-MEDRESE Coyotepec   Dr. Bülent Avcı

30.01.2024

Türkiye’nin Solu, Solun Türkiye’si (II)

Bir önceki yazıda, Ömer Laçiner röportajı kapsamında, kısaca özetlediğimiz konuların detaylarına bu yazıda gireceğiz. Ancak başlamadan bir konuya açıklık getirmek isterim. Bir önceki yazıyı okuyan Hollanda’dan bir arkadaş (önceden tanışıklığım yok) böylesine çok boyutlu bir mevzunun köşe yazısına sığmayacağını ve eksik kalan noktaların tepki çekeceğini ve bu yüzden nerden tutsan elinde kalır bir durum olduğu minvalinde bir mesaj attı. Kısmen doğruluk payı var bu eleştirinin. Sol dünya görüşünün, 9-6 bu işlere mesai harcayan memur bir kadrosu yok. Konuyu derinlemesine ve kapsayıcı olarak ele almaya, bırakın köşe yazısını, bir faninin ömrü yetmez.

Öyle ama Sol düşün dünyasını içine düştüğü bunalımdan kim kurtaracak? Cevap aslında çok net: hiçbirimiz ve hepimiz. Bizler, ülkenin ve dünyanın mevcut durumundan endişe eden insanlar olarak, “biz nasıl bir insan, toplum, ülke ve dünya istiyoruz” sorusuna kafa yormak zorundayız; sadece yazılanı okuyup, söyleneni dinleyip ve facebook paylaşımlarına beğeni atarak değil aynı zamanda bulunduğumuz yaşam alanlarında inisiyatifler geliştirerek bu sürece katkıda bulunmak durumundayız. Neoliberal sistemin işgal ettiği yaşam dünyamızda nefes alabileceğimiz küçük alanlar yaratmak ve bunları çoğaltmak için zihnimizin temel konularda berrak olması gerekir. Bir eğitimci-akademisyen olarak benim yaptığım ya da yapmaya çalıştığım şey tamda budur.

1991’de Bolşevik devriminin yıkılışının ardından ne Dünyada ne de Türkiye’de yetmiş yıllık sosyalist deneyimin kapsamlı bir değerlendirmesi maalesef yapılmadı. Bu durum beraberinde büyük bir şaşkınlık, entelektüel yorgunluk ve moral bozukluğu getirdi. Dahası, Sol entelektüel çevreler (özellikle akademik dünya) kapitalizmin ideologlarının, Paris’te 1938 yılından Walter Lipman toplantılarıyla başlayıp 1970’lerin sonunda neoliberal politika paketiyle sona eren süreç sonrası, saldırılarına maruz kaldı. Ve maalesef reel sosyalist deneyim, tümüyle olumsuz yönleriyle anılır oldu. Bu sebepten, Solun sorunlarını ve dönemsel başarısızlığından tartışırken, şimdiye dek başardıklarını görmezden gelemeyiz. Sol idealler insanlığın vicdandır ve Solsuz bir Dünya kalpsiz-vicdansız bir dünyadır. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ideallerinin son iki yüz yıldır bayraktarlığını yapan sosyalizm sayesinde insanlık önemli kazanımlar elde etti; çalışma hayatının demokratikleşmesinden tutun da parasız eğitim ve sağlık hizmetlerine, kültür ve sanatın halka açılmasına dek birçok alanda insanlığa-medeniyete olumlu katkıları oldu. Marxizm birçok ulusal kurtuluş-bağımsızlık mücadelelerine rehberlik etti. Sovyet (sosyalist) Rusya 2. Dünya ülkesi iken, günümüz (kapitalist) Rusya’sı 3. Dünya ülkesi konumundadır. Ayrıca bu kazanımlar sadece Sovyetlere bağlı ülkelerle sınırlı değil: kıta Avrupa’sında ve ABD’de sermaye, verili bir sosyalizm korkusuyla, çalışan sınıflara tavizler vermek zorunda kaldı. İlginçtir, Sovyet Rusya’nın çökmesinin ardından egemen sınıflar bu tavizleri günbegün geri almaktalar.

Teknolojik yenilikler genellikle kapitalizme atfedilir. Oysa çağdaş dünyada gündelik yaşamı belirleyen cep telefonu, internet ve benzeri ürünlerin altyapısını oluşturan uzay bilimleri insanlığa proletaryanın bir armağanıdır: uzay araştırmalarını başlatan Sovyet Rusya’dır. Amerika Rusya ile rekabet etmek için bu alana bütçe ayırmak zorunda kaldı. O dönemde uzay araştırması kazançlı bir alan değildi ve kapitalizm getirisi olmayan yere yatırım yapmaz.

Genel olarak bakarsak, analog çağdan dijital çağa geçmenin yol açtığı bunalımı yaşayan dünyamızda aslında bir tükeniş sürecinde olan sadece Sol dünya görüşü değil; aynı zamanda Liberalizmin tükenişine de şahit oluyoruz. Geçen kırk yıl boyunca küresel kapitalizm neoliberalizm rehberliğinde durumu idare etmiş olsa bile, benzer bir tükenişle karşı karşıya. 1990’ların başında “tarihin sonu geldi” diye naralar atan liberal ideologlar neoliberalizmin faşizme evirilmesi karşısında afallamış vaziyetteler.

Öncülerin ve geleneksel ideallerin sorgulanması

Laçiner’in Sol öncelerini terk etmelidir söylemine gelirsek. Öncülerden kasıt geçen iki yüzyılda politik mücadelede öne çıkmış Lenin, Rosa Luxemburg, Mao ve benzeri liderler ise, bu söylem anlaşılabilir. Bugün ne Rosa’nın Almanya’sı ne Lenin’in Rusya’sı ne de Mao’nun Çini geçen yüzyılda olduğu gibi duruyor. Fakat burada kasıt Marx ise durum değişir. Marx’ın kapitalist politik ekonomiyi anlama metodu halen canlıdır. Eğer, başka bir dünya mümkündür deyip, kapitalizm sonrası bir hayat tahayyül edeceksek, bunu ancak sınıfsal analizi merkez alan, Marxizm’in rehberliğinde yapabiliriz. Her şey sınıfsal değildir elbette ama sınıf ilişkilerini anlamadan hiçbir toplumsal sorunu anlama şansımız yoktur. Sınıf ekseni dışında yapılacak çıkışlar liberalizmin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.

İnsanlığın varoluşsal ihtiyaçları ve eşitlik Talebi

Elbette ki insanlığın temel varoluşsal ihtiyaçları sadece üretimden fazla pay alma çabasına indirgenmez. Marx’ın yabancılaşma kavramından hareketle insanlığın günümüz dünyasındaki ihtiyaçlarına bir çerçeve çizilebilir. Bu çerçevenin ayaklarının yere basıyor olması için sosyal adalet, özgürlük ve eşitlik kavramlarının, geçmiş deneyimlerin ışığında, liberal ve Marxist tanımlarına tekrar dönüp bakmak durumdayız. Eleştirel teori dijital çağda insanın varoluşsal ihtiyaçlarını tespit edebilecek tarihsel birikime ve olgunluğa fazlasıyla sahiptir. 

Teknoloji ve emek-sermaye çelişkisi

Teknolojik gelişmelerin insanlığın hatırı sayılır bir kısmını gereksiz (emeğine ihtiyaç duyulmayan) hale getirdiği ve getirmeye devam edeceği iddiaları, haklılık payı olmakla beraber, tek elden yürütülen ve de eksik bir tartışmadır. Tarihin hiçbir döneminde teknolojinin güç ve iktidar ilişkilerinden bağımsız metafizik bir meziyeti yoktur. Teknoloji egemen sınıfların elinde sadece bir üretim aracı değil aynı zamanda baskı, kontrol ve yönetme aracıdır. Bu anlamda yapay zekâ (YZ) üzerine köpürtülen tartışmalar yine tek taraflı ve egemenlerin istek ve arzuları doğrultusunda yapılmaktadır. Özelde YZ ve genelde teknoloji, ideoloji ve politikayla ilgisi olmayan şeylermiş gibi sunuluyor. Oysa yapay zekâ ne yapaydır ne de zekidir; algoritmalar ile işleyen bir sistemdir ve bu algoritmalar küresel kapitalizmin çıkarları doğrultusunda yapılandırılmaktadır.

Tarih boyunca her bilimsel-teknolojik gelişme sosyoekonomik ve politik alanda kazanlar ve kaybedenler üretmiştir. Örneğin motorlu araçların gelişmesi at arabacılığı yapanların yok olmasına sebep olmuştur. YZ elbette birçok iş alanını insansız hale getirecektir ama bu yeni durumun çeşitli ve yeni iş alanları oluşturmayacağını kimse öngöremez. Kaldı ki teknolojik gelişmenin kendilerine ihtiyaç duyulmayan yoksul kitleler yaratması bariz bir medeniyet krizidir. Fakat bu Sol dünya görüşünden ziyade kapitalizmin derin bir krizidir. Emeğine ihtiyaç duyulmayan kitleler müşteri-tüketici de olamaz. Kapitalizmin ideologları bu durumun farkında; herkese asgari ücret türünden fikirler ortaya atarak nabız yokluyorlar.

Teknolojinin Sol idealler doğrultusunda kullanımı (Laçiner’in söylemiyle) pekâlâ mümkündür. Ama önce bu ideallerin ne olup olmadığına iyice karar vermek gerekir. Örneğin geçen yüzyılda liberallerin sosyalizme yönelttiği en büyük eleştiri, mal ve ihtiyaçların merkezi olarak planlanıp dağıtılmasının pratik olarak mümkün olmadığı ve bunu piyasaya bırakmak gerektiği yönündeydi.

Bu eleştiri bugün tamamen geçersizdir; bu dağıtım basit bir optimizasyon yazılımıyla birkaç dakikada (bir klavye dokunuşuyla) halledilebilecek bir meseledir. Keza, taşımacılık alanında şu anki haliyle bir emek sömürü aygıtı olan Uber, emeğin iktidarında teknolojinin kolektif bir çalışma ve bölüşüm hayatını nasıl mümkün kılabileceğine çok güzel bir örnektir.

Küreselleşme

Sermayenin ulusal sınırları aşması ve tüm dünyayı tek bir pazar yapma çabası yukarıdan aşağıya, dev uluslararası şirketlerce inşa edilen bir küreselleşme süreci olarak okunabilir. Küreselleşme kendi başına kötü bir şey değildir. Son tahlilde Sol’un kapitalist (yukarıdan-aşağıya) globalleşmeye vereceği cevap aşağıdan-yukarıya doğru demokrasi ve evrensel insan hakları temelinde şekillenen bir küreselleşmedir. İletişim teknolojileri sayesinde bu her zamankinden çok daha mümkün görünmektedir.

Ayrıca, genel olarak Solun özelde Marxistlerin kapitalizmle paralellik gösteren sanayileşme-üretimi artırma-büyüme gibi kavramları çevre ve insan sağlığını merkeze alan bir yaklaşımla tekrar gözden geçirmesi gerekiyor. Marx’ın “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” diye formüle tezi çok sağlam bir çıkış noktası olabilir.    

Sınıf kavramı ve kimlik politikaları

Yetmiş yıllık sosyalist deneyimin kapsamlı bir değerlendirmesini yapmayan Sol, geçmişe ait 1980 öncesinin düşünme, söyleme ve yapma biçimleriyle ayakta kalmaya çalıştıkça bir kısır döngüye girdi. Ve neoliberal kapitalizm sosyal ve politik arenada boşalan alanları doldurmaya başladı. Klasik liberalizm büyük buhran (1930’lar) deneyiminden hareketle kendini neoliberalizme (yeni sağ) dönüştürdü. Bu süreçte ilk hedefleri sınıf kavramını hem gündelik hayattan hem de teorik alandan silip atmaktı. Toplumdaki mikro iktidar ilişkilerini suistimal eden neoliberal ideoloji feminizm ile oyuna başladı. Elbette erkek egemen toplumda kadın örgütlenmelerinin dengeleyici bir yönü vardır ve bu yönüyle son derece olumludur. Ama bu hareketin sınıf ilişkilerinden bağımsız olabileceğinin düşünülmesi ideolojik bir tuzaktı. Solun birçok kanadı bile isteye bu tuzağa düştü. Eğer bir politik hareket Bebek sahilinde köpek gezdiren yüksek sosyeteden bir kadınla Gaziosmanpaşa’da merdiven altı bir tekstil atölyesinde haftanın 6 günü günde 12 saat çalışan bir kadını aynı kefeye koyuyorsa orda bir numara vardır ve oturup üzerine düşünmek gerekir.  Tamda bu yüzden “ben feministim” demek hiç kimseyi demokrat falan yapmaz; tamda bu yüzden feminizm giderek ayağa düşen bir kavram olmaya başladı ve bir önek almadan kullanılmaz oldu-liberal-feminist, Hristiyan-feminist, Afrika’n-feminist, Marxist feminist gibi. Özgürlük meselesinin kadın-erkek kategorilerine indirgenemeyeceği anlaşılsa da Sol çevrelerin bu alandaki kafa bulanıklığı epey daha devam edeceğe benziyor.

Neoliberalizmin kimlik politikalarını yaygınlaştırarak sınıf kavramını belleklerden silmeye dönük çabalarında ikinci aparatı etnik temelli politikalardı. Ulus-devletler içindeki etnik yapıları harekete geçirme küreselcilerin ince çalışılmış bir projesiydi ve ulus-devletleri zayıflatmaya dönük bir dizi çalışmalar içeriyordu. Sınıf çelişkilerinden bağımsız düşünüldüğünde bu ve benzeri kimlik politikalarına destek veren ya da doğrudan içinde yer alan Sol kendi ayağına sıkmış oldu.

Türkiye özelinde düşünürsek, Sol Kürt sorununa sınıfsal (alternatif) bir yaklaşım getiremedi.

Son kırk yıldır politik arena ülkenin batısındaki faşistlerle doğusundaki milliyetçilerin arasında sıkıştı kaldı. Oysa etnik temelli kimlik politikaları meşru hale gelince, Türk milliyetçiliği ve giderek faşizm de meşru hale gelir. Günün sonunda, Solun bir kısmı Kürt siyasal hareketine eklemlenirken diğer bir kısmı devletten çok da farklı olmayan bir noktaya sürüklendi.

Bireyler ve kurumsal düzeyde insanlar etnik ve kültürel kimliklerine sahip çıkabilirler ve çıkmalıdırlar. Ama bu şovence bir yaklaşımla da yapılabilir; evrensel değerlere dayalı sosyalist bir duruşla da yapılabilir. Kazım Koyuncu’nun, 2005 yılında kaybettiğimiz arkadaşımız, Laz ve Hemşin müziğine devrimci bir perspektifle yaptığı katkılar bunun en iyi örneğidir.

Kimlik politikalarının ana yurdu Amerika’ya dönersek. İlginçtir Hillary Clinton Amerikan başkanlık seçimlerini kimlik politikaları yüzünden kaybetti. Seçim çalışmalarında tüm etnik gruplardan bahseden ve onlara vaatlerde bulunan Hillary, beyaz bir kadın olarak, orta ve alt sınıf beyaz kadınlardan oy alamadı ve seçimi kaybetti; tüm etnik gruplara seslenip beyazlara ilişkin tek kelime etmeyince seçimi sadece beyazlara oynayan Trump kazandı. Aynı şekilde, Amerika’da egemen sınıfların liberal kanadı siyahlara biçimsel bir ırkçılık karşıtı söylemle giderken, muhafazakâr kanat ise beyaz yoksullara “sizin durumunuz en azından zencilerden daha iyi” diyerek manipüle etmekte. Yoksullar düz ovalarda etnik ve ırksal temelde birbiriyle boğuşurken, her ırk ve etnik kökenden tuzu kurular yüksek tepelerde kadehler boyunca keyif çatmakta. Bir zamanlar Martin Luther gibi devrimci önderlikleri olan zenciler bu günlerde Black Lives Matter (zenciler değersiz değildir) gibi sağcı-muhafazakar düzeni meşru kılmaktan öteye bir işe yaramayan oluşumların etrafında toplanıyor. BLM hareketi, kendi içinde çoktan sınıflara ayrılmış zenci toplumunun yoksul kesimlerinin yaşam dünyalarında en ufak bir düzelme sağlamadı ve sağlamayacaktır. Ama zengin beyaz ve zenciler beraber lüks sitelerde keyif içinde yaşamaya devam ediyor. Marxistler bu politik gerçeği yüksek sesle dile getirme cesareti gösteremediği için bunu söylemek Andrew Tate gibilerine kalıyor ve resmi söylemin çanağına çomak soktuğu için küresel sermayenin saldırılarına maruz kalıyor.   

Aynı şekilde bir neoliberal güzellemesi olan LGBT hareketi sayesinde ilk ve ortaokulda oyun arkadaşı olması gereken çocuklara, özendirme-propaganda derecesine varan bir akıl tutulmasıyla, cinsel kimlik eğitimi-yönelimi verilmeye çalışılıyor. Sonuçta kendi cinsel kimlikleri üzerinden kurdukları dünyanın dışında hiçbir sorunla ilgilenmeyen, atomize olmuş insan grupları çıkıyor ortaya. Dahası orta-üst sınıftan bir LGBT birey ile kenar mahallede tutunmaya çalışan bir LGBT birey arasındaki fark tamda sınıf kavramının kendisidir. Sınıfsal eşitsizliğin varlığında bu ve benzeri oluşumlar bir özgürlük illüzyonu yaratmanın ötesinde bir anlam ifade etmez.

Toplumun orta ve alt sınıflarını birbirine karşı kışkırtmaktan ve bölüp parçalamaktan başka bir işe yaramayan kimlik politikaları üzerinden yürüyen sosyal adalet ve eşitlik söylem ve talepleri ortalıkta dönüp durdukça sağ siyaset, sömürü ve her türden kötülük bir kere daha kazanacaktır. Sol kimlik siyasetini bir an önce terk etmeli ve içinde bulunduğumuz dijital çağda sınıf eksenli örgütlenme ve mücadele yöntemlerine odaklanmalıdır.  

Göç ve Emperyalizm

Günümüz dünyasında şahit olduğumuz kitlesel göçler emperyalizmin doğrudan bir sonucudur. İşgalcilerce evleri-yurtları yakılıp yıkılan, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilen, kültürel asimilasyona tabii tutulan insanlar, kitleler halinde, daha iyi ve güvenli bir hayat için batıya doğru göç ediyor. Bu sadece Türkiye’nin sorunu değil. Örneğin Londra’da ilk ve orta öğretim okullarında en çok rastlanan ilk isim Muhammet; ikinci en çok rastlanan isim ise Ahmet. Ortalama bir İngiliz vatandaşının bu demografik değişimden rahatsız olması anlaşılabilir bir şey. Aynı durum İstanbul’da yaşayan ortalama vatandaşlar içinde geçerli. Burada Solun yapması gereken Türkiye’nin somut olarak ne kadar sayıda göçmene ev sahipliği yapabileceğinin kapsamlı bir araştırmasını ve planını yapıp söylemlerini bunun üzerinden geliştirmektir.  Sol yabancı düşmanlığına net tavır almalı ve halkın eleştiri ve öfkesini nakit para karşılığı sığınmacı anlaşmaları imzalayan iktidar odaklarına yönlendirilmelidir. Göçmenlerin geri gönderileceği gibi (kimsenin bir yere gideceği yok) akla zarar söylemlere itibar etmeden, bir arada ve kardeşçe yaşamanın yolları aranmalı. Sol buna öncülük etmelidir   

Özetlersek, Sol dünya görüşü dönemsel bir kriz yaşıyor. Alternatifsiz kalmış kapitalizm paranın imparatorluğunu kurmuş ve insanlığa azgınca saldırıyor. Global düzeyde toplumların ezici çoğunluğu küçük bir tuzu-kuru azınlığın sağlık ve mutluluğu için sabah akşam karın tokluğuna çalışıyor. Mevcut kapitalist düzen insanları demokratik olmayan, baskıcı ve toksinli çalışma ortamı ve ilişkileri ile ruhsal ve bedensel olarak hasta ediyor; sonra onları doktor reçeteleri ile hiçbir derde merhem olmayan ilaçlara bağımlı kılıyor. Hiçbir ahlaki sınır tanımayan vahşi kapitalizm, yediğimiz gıdaları, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu ve de insani olan her şeyi kirleterek ezip geçiyor…

“Elden ne gelir; ne yapabiliriz” diyorsak önce şu basit gerçeği hatırlayalım. Gökyüzünden yeni bir peygamber inmeyecek; Marx mezarından kalkıp kapitalin 4. Cildini yazmayacak…

Eğer bizler, bu zalim dünyaya Soldan bakanlar, bu durumdan rahatsızsak ve başka bir dünya mümkün diyorsak, hep beraber nasıl bir mahallede, şehirde, toplumda-düzende, ülkede ve dünyada yaşamak isteriz sorusunun bir yerinden, sadece sözle değil aynı zamanda eyleme dökerek, tutmak durumundayız.

Konuyu eğitim üzerinden ele alacağımız yazının üçüncü serisinde görüşmek üzere.          

Bülent Avcı
Seattle, Ocak 24

 390 total views,  1 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu