Press "Enter" to skip to content

Köy Enstitüleri / Nurettin Aybek

17.04.2021

Köy Enstitüleri

Nurettin Aybek

Cilavuz Köy Enstitüsü

Köy Enstitüleri, uygar toplum yaratmanın ilk adımlarıydı, ama engel oldular. Uygulandığı kısa sürede, toplumun aydınlanmasına ve gelişmesine önemli katkıları olmuştur. Günümüz eğitim sistemine de ışık tutabilir; yeter ki Köy Enstitülerine önyargısız bakabilelim.

Eğitim, üretimden kopuk olmamalıdır. Üretim içinde öğrenme, Köy Enstitüleri modeliydi.

Cilavuz Köy Enstitüsünün izlerini taşıyan öğretmen okulunda okudum, onların yarattıklarını yerinde gördüm.

Kitap: Dağlara Kar Düşer
Sayfa: 31
Öykü: BE’ CİLOYUZ

Kars yöresinde anlatılır;

Evlenmek isteyen iki genç, isteklerini ailelerine bildirirler. Gençler birbirini tanısa da, aileler birbirini tanımıyormuş. Oğlanının ailesi, kızı ailesinden istemeye gider. Kızın babası damat adayının öğrenimini ve işini sorar. Bunun üzerine oğlanının babası; Oğlunun okuduğu okulları ilk okuldan başlayarak orta, lise, üniversite her birini adlarıyla söyler. Oğlunun çok zeki ve çalışkan olduğunu, bütün okullarını dereceyle bitirdiğini söyler ve bütün bunları, biraz da övünerek, ballandıra ballandıra anlatır.

Kızın babası bakar ki Cilavuz’dan hiç söz edilmedi, çocuk Cilavuz’da okumamış. Hemen itiraz eder, yörenin ağızıyla derki; “Be Ciloyuz.” Yani bu kadar övünmen boşuna, o saydığın okulların da önemi yok, senin oğlun Cilavuz’da okuyamamış. Artık, yöre halkının dilinde bir deyimdir; Be Ciloyuz. Konuşmalarda sıkça duyulan bir sözdür; “ Aya, ey değirsen, yahşı söylüyürsen ama, Be Ciloyuz.”

Ülkenin yazgısını değiştiren Köy Enstitülerinden, Kars’ın Susuz ilçesinde kurulan Köy Enstitüsünün adıdır Cilavuz. Köy Enstitüleri kuruldukları yerin adını alıyorlardı.

Dağların doruklarında eksik olmayan karlardan beslenen suların birleşerek oluşturdukları çayın vadisine kurulan bir ilçedir Susuz. Adının susuz olması sizi yanıltmasın, içinden değirmene giden su akar, alt tarafından çay çağlayarak akar. Suyu bol, yeşillikler içinde bir ilçedir Susuz. Geçmişte yerleşim yeri çayın yatağından biraz uzakta kaldığı için, gerçekten susuzmuş.

1880 ve 1881 yıllarında bu bölgeye sürgün olarak gelen Malakanlar bu bölgenin yazgısını değiştirmişler, başı boş akan suları dizginlemişler. Değirmen çalıştırmak, elektrik üretmek ve tarlaları sulamak için suların önlerini bentlerle keserek yatağının dışına çıkarmış ve yaptıkları arklarla tarlalara, değirmene akıtmışlar. Susuz’un evlerinin önünden tarlalara su akıtarak yeşil bir yere dönüştürmüşler.

Çay batıdan doğuya doğru akar, batıda dar ve derin olan yatağı doğuda, Susuz’un olduğu yerde yayvanlaşır ve sığlaşır. Çay bu geniş ve düz alanda, yıldan yıla yatağını değiştirerek akar. Eski yatağının çakılları arasından ince bir kolunun aktığı da olur. Terk ettiği eski yatağındaki renkli çakıl taşları birbirine çok benzerler, aynı suyla yıkandıkları için. Aynı yörede yaşayan insanlar gibi. Çayın platoyu yararak oluşturduğu vadi, çayın akış yönünde, batıdan doğuya doğru uzanır. Batıya doğru vadi biraz darlaşır ve yamaçları dikleşir. Susuz’un iki kilometre batısındaki bu yerin adı Cilavuz’dır. Yöre halkı buraya Ciloyuz diyor. Ciloy sözcüğü öztürkçedir; dizgin, gem demektir. Süvari atlarının dizginine ciloy denir. Bu yörede anlatılan Dede Korkut hikayelerinde çokça geçer; “Kazan konur atın çektürdü, butun bindi. Oğlu Uruz cilavusunu çektürdü.” Cilavuz Kars ve Ardahan’ı birbirine bağlayan yolun üzerindedir. Bu yol aynı zamanda Ardahan’dan sonra Şavşat üzerinden Karadeniz’e inen yoldur. Ayrıca bu yoldan Gürcistan’ın şehirleri Tiflis’e ve Ahıska’ya da gidilir.

Cilavuz’un kuzeyinde ve tam karşısında karlı doruğunun ihtişamlı görünümüyle Kısır Dağı, Kısır dağı’nın doğusunda, daha dün kraterinden lavlar akıyormuş hissini veren, koni biçimindeki Er Dağı ve bu dağların yamaçlarına kurulmuş, elini uzatsan evlerine dokunacakmışsın gibi görünen köyler, Cilavuza bakarlar. Cilavuz’un üç kilometre batısında Çayın, kendisini taştan taşa vurarak içerisinden aktığı kanyon var. Çay Kanyonun kayalık duvarlarını yalayarak geçer, burada hışımla kayalara çarpar ve köpürerek akar. Daha yukarıya gidebilmek için çayın buz gibi suyu içinden yürümek gerekir. İki kilometre uzunluğundaki kanyonu, suyun akıntısına karşı buz gibi soğuk suda yürüyerek geçerseniz, çermiğe ve su uçana varırsınız. Burada derin bir vadinin içindeki yatağında akan çayın, güneyinde Cilavuz çermiği, kuzeyinde Suuçan (şelale) vardır. Çermiğin suyu kükürt kokulu, deniz suyu tadındadır içilmiyor. Ama bazı sayrılıkların sağaltılmasında yararlanılıyor.

Suuçan’da sular çok yüksekten uçarak, sis bulutu şeklinde dökülür. Bu sis bulutu şeklindeki sulara vuran güneş ışınlarının yansıması, Suuçan’ın üstünde asılı duran gökkuşaklarını oluşturur. Bu gökkuşaklarının renkleri elvan elvandır, evrenin tüm renkleri buradadır. Gökkuşakları diyorum, çünkü yukarıdan parça parça, uçarak dökülen su zerrecikleri peş peşe sıralanmış gökkuşaklarını oluşturur. Vadinin dik yamaçlarındaki bodur palamut ağaçlarının yeşilliği, mevsimine göre çalılarda açan kokulu yaban gülleri, Suuçan’ın ve çayın çağıltısı, Suuçan’dan uçarak dökülen sular insana huzur verir. Çayda yüzerlerken parıltılı pullarından gökkuşağı renkleri yansıyan kırmızı benekli alabalıklar, sanki renklerini Suuçan’ın üzerinde asılı duran gökkuşaklarından almıştır. İşte böyle bir yerdir Cilavuz.

Cumhuriyetin ilk yılları. Devrimlerin ve yeniliklerin yaşama geçirilmesi için, halkın kısa sürede okuma yazma öğrenmesi ve aydınlanması gerekiyordu. Akılcı ve bilimsel düşünme yöntemlerini yaşamına katmış çağdaş toplumlarla iletişimin ve etkileşimin olması gerekliydi. Bu amaçla yapılan Harf Devrimi ve kabul edilen yeni alfabe çok kısa sürede yaşama taşınabilmeliydi. Toplumun ilerlemesinin önündeki engelleri kaldırarak, esaret zincirlerini kırmak gerekirdi. Cehalete karşı savaş açılmalı, karanlıklar aydınlatılmalıydı. Bu savaş kazanılamazsa düşünen, sorgulayan bireylerden oluşan bağımsız bir toplum yaratmanın imkanı yoktu. Modern ve çağdaş toplum yaratmak için başta eğitim olmak üzere diğer yaşam alanlarında da yeniliklerin ve devrimlerin yapılması gerekliydi. Amaç, toplumu çağdaş uygarlık düzeyine taşımak, toplumu içinde bulunduğu ilkellikten, cahillikten kurtarmak ve onlara çağdaş yaşamın yollarını göstermekti. İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç bu inançla yurdun her yerini dolaşarak sorunları tespit ediyor ve çözüm arıyordu. Halkın yüzde sekseni köylerde yaşıyordu ve okuma yazma bilenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Köyün sorunları bunlarla da bitmiyordu. Halk günlük işlerini yapacak becerilerden yoksundu. Sağlıklı yaşam koşulları yoktu, salgın hastalıklar, özellikle bebekleri ve çocukları kırıp geçiyordu. Halk üfürükçülerden, cincilerden medet umuyordu. Bazı bölgelerde halk ağanın marabası, şeyhin, şıhın kölesi durumundaydı. Halk, bu durumdan ancak kendi iradesiyle kurtulabilirdi. Yoksa kimse onları bu durumdan kurtarmazdı. Yaralarını, kendi elleriyle sarabilmeyi öğrenmeliydiler. Ancak onlara yol göstermek, onları eğitmek gerekiyordu. Eğitimi, yalnızca imtiyazlı sınıfın yararlandığı imkan olmaktan çıkartıp köylere indirgemek gerekiyordu. Bunun için eğitmen kursları açıldı. Askerlikte okuma yazma öğrenebilmiş köy gençlerini eğiterek kendi köylerine eğitmen olarak göndereceklerdi. Bu eğitilen gençler kendi köylerinde hem okuma yazma öğretecekler ve hem de sorunlarını çözme konusunda halka önderlik yapacaklardı. Ancak bu yaygın eğitim yöntemiyle, halk kısa sürede okuma yazma öğrenebilirdi. Eğitmen Kursları açıldığında bu bölgede kurs yeri olarak Cilavuz seçildi. 1937 yılında Halit Ağanoğlu, Cilavuz Eğitmen Kursunu kurmak ve yönetmek için Eğitim Başı olarak atandı. Halit Ağanoğlu, yöre halkının da desteğiyle, Cilavuz’da terk edilmiş harap durumdaki Rus askeri kışla binalarından onarabildiklerinde, Eğitmen Kursunu başlatır.

Eğitmen Kursları Köy Enstitülerine giden yolun ilk adımlarıydı.

Hasan Ali Yücel 1938 yılında Milli Eğitim Bakanı olarak atandı. İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte Köy Enstitülerini Kurmayı planlayarak, 1939 yılında Köy Enstitülerinin kurulmasını başlattılar. İkisi de eğitim öğretim konusunda donanımlıydılar. Birlikte öyle bir adım attılar ki hala daha o adıma yetişilmeye çalışılıyor ve hala tüm dünyada o adım konuşuluyor. 1939 yılında ilk Köy Enstitüleri kurulmaya başlandığında Halit Ağanoğlu da Kurucu Müdür olarak Cilavuz Köy Enstitüsünü kurdu. Cilavuz Köy Enstitüsü ilk kurulan enstitülerdendir. Köy Enstitüleri, 17 nisan 1940 tarihinde 3803 sayıyla yasalaştı.

Köy Enstitülerinde çok yönlü eğitim programı uygulanıyordu. Kültür dersleri, teknik bilgi ve el becerileri, tarım uygulamaları gibi. Tarım uygulamaları köy Enstitüsünün kurulduğu bölgenin özelliklerine göre seçiliyordu.

Eğitime susamış köy çocukları kızlı erkekli, akın akın Cilavuz’a geldiler. Ciltlerini ayaz yakmıştı, üstleri başları yırtıktı, yalın ayaktılar ama gözleri ışıl ışıldı. Durmadılar çok çalıştılar, boş ve harap binaları onararak dersliklere, işliklere, atölyelere dönüştürdüler. Çayın kuzey yakasındaki doğal kaynak sularını, su deposu yaparak topladılar. Su deposu Çilavuz’dan daha yüksekteydi, bu nedenle suyu döşedikleri borularla Cilavuz’a getirebildiler. Binaların gerekli yerlerine beton harçla lavabolar yaparak, taşıdıkları suyu binalarda kullanabildiler. Yıkanabilecek hamamlarını, giysilerini yıkayabilecekleri çamaşırhanelerini yaptılar.

Okulun yerleşim yeri vadinin her iki yakasında oldukça geniş bir alanı kapsıyordu. Binalar kesme taştan, Baltık mimarı tarzda yapılmışlardı. Büyük yapılan binaların bir kısmı iki katlı ve bir kısmı da tek katlıydı. Binaların bir kısmı birbirine paralel ve bir kısmı da birbirine dik konumda yapılmıştı, bu da binaları ve dışarıdaki geniş alanı çok kullanışlı yapıyordu. Binaların yerleşim planı okula çevrilmesine çok uygundu, çünkü önceleri askeri kışla olarak tasarlandığı için yatakhanelere, dersliklere, işliklere kolayca dönüştürülebiliniyordu. Askeri eğitim için tasarlanan geniş alanlar da spor sahalarına dönüştürülebiliniyordu. Bu binalarda dersliklerin ve yatakhanelerin dışında; garaj, demir atölyesi, marangoz atölyesi, iş atölyesi, fırın, mutfak, yemekhane, hamam, çamaşırhane, terzihane, misafirhane, kütüphane vardı. Konferans salonu, sinema salonu ve tiyatro sahnesi de vardı. Koyunlar ve sığırlar için ahır, atlar için hara yaptılar. Arı kovanları için arılık yaptılar. Vadinin kuzey yakasındaki binalar da lojman ve revir olarak kullanılıyordu. Sahası çok genişti. Burada tarlalar vardı ama çayın yatağından çok yüksekte kalıyordu. Sebze bostanları meyve bahçeleri yaptılar. Bostanları, bahçeleri ve tarlaları çaydan sulamak imkansızdı, çünkü bostan tarlaları ve bahçeler çok yüksekteydi, çayın suyu buraya çıkarılamazdı. Malakanlar sulama kanalları yapma işinde ustaydılar, ama gene de bu kadar yükseğe suyu çıkarmak imkansız görünüyordu. Bu sorunun nasıl çözülebileceğini onlara danışabilir, hatta onlardan öğrenebilirlerdi. Halkın bilgi ve deneyiminden yararlanmak ve yaptıklarını halka götürmek, bunu eğitimlerinin parçası haline getirmişlerdi. Köy Enstitülerinde eğitim duvarlar arsına sıkıştırılmamıştı. Köy Enstitüleri sıradan bir eğitim modeli değildi; bir yaşam biçimiydi, uygar ve çağdaş bir toplumun yaratılmasıydı. Üretirken öğrenme, öğrenirken üretmenin adıydı, kısacası Köy Enstitüleri yaşamın içinde halk mektepleriydi. Köy Enstitülerinde eğitim, yaşama hazırlık değil, yaşamın kendisiydi. Birçok eğitimcinin düşlediği okullardı Köy Enstitüleri; “Benim düşlediğim okullar Türkiye’de Köy Enstitüsü olarak kurulmuştur. Tüm Dünyanın bu okulları görüp eğitim sistemini, Türklerin kurduğu bu okulları göz önünde bulundurarak yeniden yapılandırması isabet olacaktır.” John Dewey

Tarlalara sulama kanalı yapmak için görüştükleri malakanlar, bunu ancak Pavel’in yapabileceğini söylediler. Sulama kanalı yapma konusunu çok iyi bilen Pavel’di. Pavle sulama kanalı yapma işinde ustaydı, onunla birlikte tarlaları nasıl sulayabileceklerini araştırdılar. Kısır Dağı’ndan aşağıya doğru çağlayıp akan gür bir dere vardı ama farklı yöne akıyordu. Tarlalardan üç kilometre uzaklıkta, kanyonun üst tarafından uçarak çaya iniyordu. Bu su tarlalardan ve bahçelerden çok yüksekte akıyordu, ama önüne çıkan bir tepeyi aşamadığından farklı yöne akarak kayalardan aşağıya uçarak iniyordu. Evet bu Suuçan’dı (şelale). Şelalenin üstündeki kayaya metal çivilerle ahşap oluk monte ettiler. Oluktan akan suyun önündeki tepenin yamacını yararak, suya yılankavi yol izleterek engeli aştırdılar. Sonrası kolaydı yalnızca suyun sağa sola kaçmasını önlemek kalıyordu, çünkü iniş aşağı akıyordu. İlk denemelerinde engeli aşan su ciloyunu (dizginini) koparmış küheylan gibi başı boş akarak meyveliğin yukarısındaki, duvarlarında eski resimler bulunan tarihi mağaraların üstünden aşağıya çağıltıyla akmıştı. Başardıkları için Pavle çok sevinmiş, çığlık atarak koşmuş, mağaraların önünde durarak yukarıdan üzerine dökülen suyun altında bağırıp çağırmış, sevinç çığlıkları atmıştı. Bu yaşanılan olayı Köy Enstitülüler anılarında anlatıyorlardı. Daha sonra kanal açılarak su tarlalara ve bahçelere taşınmıştı.

Yörenin siyah toprağı zengin mineral içeriyor, çünkü Kısır Dağı ve Er Dağı sönmüş volkanik dağlardır ve toprağın oluşumunda etkendirler. Yetiştirdikleri sebzeler ve meyveler hem lezzetli, hem de besleyiciydiler. Bol ürün alabiliyorlardı ama yörenin iklimi meyveciliğe elverişli olmadığından, dağın güney yamacındaki kuytuluklarda meyve yetiştirebiliniyordu. Gene de bol miktarda kiraz, kaysı, elma, erik alabiliyorlardı.

Okula yirmi kilometre uzaklıkta, Ardahan tarafında Sakaltutan denilen yerde ekilip biçilen tarlalarda motorlu ziraat yapıyorlardı. Enstitünün yanı başındaki çayın geçtiği bölgeyi ve çevreyi ağaçlandırdılar, suyun toprağı alıp götürmesini engellediler.

Duvarlarını kendileri örüyor, sıralarını kendileri yapıyor, fırınlarında ekmeklerini pişiriyorlardı. Yemeklerini kendileri pişiriyor, elbiselerini kendileri dikiyorlardı. Bu yaptıkları işler uygulamalı dersleriydi. Çiftçilikte modern tarım yöntemlerini uyguluyor bilimin ışığında hareket ediyorlardı. Dersleri ezbere dayalı değildi, laboratuarda deney, gözlem yapıyor, yaparak öğreniyorlardı. Düşünen, araştıran, sorgulayan bir nesil yetişiyordu. Hasan Ali Yücel dünya klasiklerini dilimize çevirtmişti, her öğrenci her bir dönemde en az yirmibeş kitap okumak zorundaydı. Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Gorki gibi yazarların kitaplarını okuyorlardı. Shakespeare’den oyun sergiliyorlardı.

Müzik salonlarında her türlü enstrüman vardı. Piyano, mandolin gibi enstrümanlarla; Mozart, Beethoven gibi müzisyenlerin eserlerini seslendiriyorlardı. Güne sporla başlıyor, halay çekerek günü karşılıyorlardı. Sonra, tarlaya, bahçeye, sınıflara, laboratuvarlara, iş atölyelerine geçiyor iş başında üreterek öğreniyorlardı. İmece geleneğini sürdürerek yeni kurulan enstitülerin yardımına gidiyor, binalarını, işliklerini hep birlikte yapıyorlardı.

Virane haldeki, terk edilmiş Rus askeri kışlalarından sıcacık eğitim yuvası yarattılar. Bir zamanlar elleri silahlı askerlerin insan nasıl öldürülürü düşünüp araştırdığı bu taş binalarda, şimdi Cilavuz Köy Enstitüsünün öğrencileri ellerinde kalem insan nasıl yaşatılırı düşünüp araştırıyorlardı. Nasırlı ellerine kalem çok yakışmıştı. Bu binaları aydınlatmaları gerekiyordu, o zamanlar şehirlerin dahi elektriği yoktu, yörede yaşayan Malakanlar değirmenlerinde elektrik üreterek aydınlanabiliyorlardı. Aynı yöntemle Cilavuz’u da aydınlatabilirlerdi. Cilavuz’a altı yüz metre mesafede terk edilmiş değirmen vardı. 1920 yılında göçen Malakanlar terk etmişti. Bu değirmenin bir kilometre uzunluğundaki su kanalını ve harap binasını onararak elektrik santralini kurdular. Santral binasında yüksekten dökülen suyun potansiyel enerjisi, kinetik enerjiye dönüşerek tribünü döndürüyordu. Tribünün döndürdüğü jeneratörden de elektrik üretiliyordu. Bu elektriği direklere gerdikleri bakır teller ile Cilavuz’a taşıdılar. Sanki elektriği değil, aydınlığı taşımışlardı. Cilavuz‘dan ve çevresinden karanlığı kovmuşlardı, Cilavuz ve çevresi ışıl ışıl aydınlanmıştı. Artık bütün binaların elektriği ve suyu vardı; dersliklere, iş atölyelerine yatak hanelere, yemekhaneye kısacası gerekli olan her yere elektrik ve su götürmüşlerdi.

Dağ başlarında ışıksız bırakılan köy çocukları, Cilavuz’da aydınlanıyor ve yurdun her köşesine ışık taşıyorlardı. Yoksulun yüreğine umut, zalimin yüreğine korku salıyorlardı. Kafa tutuyorlardı Bolu beylerine, yıkılıyordu ağaların saltanatı. Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Ümit Kaftancıoğlu oldular. Haksızlığa yeter dediler, emeği sömürenlerden ve onların iktidarından hesap sordular. Cilavuz Köy Enstitüsünde yetişen Mecit Aşkan bir dörtlüğünde şöyle diyor;

“Usları ermez dediniz
Emrettiniz, gönderdiniz
Biz getirdik, siz yediniz
Bitsin beyler yeter artık.”

Bilimden, aydınlanmadan her zaman korkanlar olmuştur. Halkın bilgisizliğinden yararlanarak güç sağlayanların işine gelmemiştir. Kapattılar Köy Enstitülerini, değiştirdiler adını okulların. Cilavuz Köy Enstitüsünün adı Kazım Karabekir Öğretmen Okulu oldu. Okulun bu adı yalnızca kağıtlarda yazılıyor, belgelerde geçiyordu. Silemediler Cilavuz’u. Yöre halkı okula hala Ciloyuz demeye devam ediyor. Silemediler Köy Enstitülerinin izlerini. Onların yaptıkları dersliklerde öğrenim gördük, bıraktıkları kitapları okuduk, iş atölyelerindeki tezgahlarda el izlerini gördük, piyanonun tuşlarında parmak izlerini, yollarda ayak izlerini gördük. Onların izinden yürüdük; onlar gibi derslerimizi iş atölyelerinde, laboratuvarlarda işledik. Ağaçlandırma yaparak çam ormanı yarattık. Meyve bahçelerinde budama, sebze bahçelerinde çapa yaptık. Kışın santralın su kanalında buz kırmaya gittik, güzün tarlalarda patates söktük. Bu işleri yaparken onları örnek aldık, biz de onlar gibi kızlı erkekli ayrım yapmadan yan yana, omuz omuza çalıştık, güçlükleri beraber aştık. El ele tutuşarak halay çektik. Onlara çok benziyorduk, okulumuz sorulduğunda CİLAVUZ diyorduk.

Bu topraklar verimlidir, sabırlıdır; bağrına saçılan tohumları yüz yıl saklar, günü geldiğinde yeşerir, çiçeklerle bezenir.

Umutluyum, bu topraklara tohum saçılmıştır…

 387 total views,  3 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu