Press "Enter" to skip to content

MEKTEP-MEDRESE  Dr.Bülent Avcı

12.09.2021

Şiddet ve Eğitim


Dr. Bülent Avcı

Sağlıklı bir öğrenme süreci belirli koşulları gerekli kılar. Tıpkı uyumak için sessiz, sakin ve güvenli bir ortam, uygun sıcaklık vesaire gerekli ise, öğrenme süreci de bir çok içsel ve dışsal faktörü gerekli kılmaktadır. Çocukların okul içinde ve dışında öğrenme süreçlerini etkileyen en önemli faktörlerden biri şiddet olgusudur.

-Okulda, evde ve sokakta doğrudan veya dolaylı olarak şiddete maruz kalan çocuğun (öğrencinin) öğrenme zorluğu çekmesi tabii bir sonuçtur. Şiddet çeşitli biçimlerde (fiziksel, sembolik, psikolojik) çıkar karşımıza.

-Anne ya da baba dayağına (ya da horlanmasına) maruz kalan çocuk

-Sürekli aile kavgasının yaşandığı evde büyüyen çocuk

-Sokakta itilip kakılan ya da sokak kavgalarına tanık olan çocuk

-Okulda öğretmen ya da diğer görevlilerin fiziksel ya da psikolojik şiddetine maruz kalan çocuk

-Okulda diğer öğrencilerin kabadayılığına maruz kalan çocuk

Sağlıklı bir öğrenme ve gelişme süreci yaşayamaz; şiddet olgusu, son derece hassas ve karmaşık bir süreç olan öğrenmenin önünde engel teşkil eder; bu durum çocukta kalıcı travmalara yol açar… İleriki yaşlarda şiddete yönelebilir: Amerika’da okul katliamı yapanların geçmişlerine bakıldığında kendi öğrencilikleri sırasında kabadayılığa (bullying) maruz kaldıkları anlaşılmıştır… Şiddete maruz kalan ve şiddet ortamında büyüyenlerin, yetişkinliklerinde tüm sorunları şiddetle çözme eğilimi  göstermeleri tesadüf değildir.

Acı ama gerçek: bir eğitim-terbiye biçimi ve sorun çözme aracı olarak dayağın-şiddetin toplumsal kabul görmüş olduğu bir diyardır Türkiye. Cumhuriyet bir çok şeyi yenileyip değiştirmeyi başarmış fakat medreselerde ki dayak-kötek kültürünü aynen cumhuriyet okullarına taşımıştır…

Ve tabii ki, şiddet üzerinden inşa edilen eğitim en çok yoksul işçi sınıfı çocuklarını etkiler.

John Lennon’in working class hero şarkısında söylediği gibi,

 

They hurt you at home and they hit you at school
They hate you if you’re clever and they despise a fool
‘Til you’re so fucking crazy you can’t follow their rules

When they’ve tortured and scared you for 20 odd years
Then they expect you to pick a career
When you can’t really function, you’re so full of fear

Okulda evde itip kakarlar; zekiysen nefret ederler naifsen hor görürler… ve bu zulmü efendilerin kurallarını uygulayamayacak denli kötürüm olana dek sürdürürler… Böylece yirmi bilmem kaç yıl işkence ettikten sonra git kendine bir iş bul adam ol derler, oysa korkudan elin ayağın tutulmuş iş görmez olmuşundur…

[çeviri bana ait]

 

Peki öğretmenin elinden ne gelir?

Tüm bunların ortasında öğrencinin eleştirel okuryazarlık bağlamında sınıf bilinci kazanması şiddet olgusunun olumuz etkilerini en aza indirecektir.

Sınıf bilinci, eleştirel ve yaratıcı düşünceyi de içerdiğinden, çocuğun (öğrencinin) eğitim yoluyla yukarıdan aşağıya doğru empoze edilen ideolojik manipülasyon ve yalanları çözebilmesine yardımcı olur.

Sınıf bilinci şiddetin öğrencinin sosyal, ekonomik ve politik nedenlerini farklı düzeylerde anlamlandırabilmesini sağlar.

Sınıf bilinci öğrenciye daha iyi bir yaşam-dünya hayal etme enerjisi sağlar ve bu onu dirençli hale getirir…

Aksi takdirde çocuk (öğrenci) içinde bulunduğu durumun toplumsal, ekonomik ve kültürel nedenlerini idrak edemeyip olup bitenden sadece kendisini sorumlu tutabilir; bunun verdiği kızgınlığın kendi-öz yıkımına yol açması kuvvetle muhtemeldir.

 

Dr. Bülent Avcı

Seattle, WA
Eylül 2021

 110 total views,  1 views today

Özgür İrade ve Eğitim / Dr. Bülent Avcı

16.05.2021

Özgür İrade ve Eğitim


Dr. Bülent Avcı


Özgür irade
kökleri çok eskilere dayanan ve farklı disiplinleri de kapsayan felsefi bir kavram ve tartışma konusu; bir yönüyle de her daim güncelliğini koruyan bir mevzu. Peki, nedir bu özgür irade dedikleri ve kimlere iradeli insanlar deriz? Dahası iradeli olmak öğrenilebilen-öğretilebilen bir şey midir?

Tarihsel olarak irade kavramı üzerine yapılan tartışmalar üç ana sonuca ulaşır. Birincisi geçmiş-şu an-ve geleceğin önsel olarak belirlendiği ve  özgür iradenin mevcut olmadığı görüşü. İkinci görüşe göre, özgür irade vardır fakat sınırlıdır: evrende bir çok alan önceden belirlenmiş bir düzen ve kıstaslar üzerinden çalışır. Sonuncusu ise özgür iradenin varlığını kabul eder: insan irade sahibi bir varlıktır ve davranışları önceden kestirilemez.

Bana ikinci yaklaşım daha gerçekçi gibi geliyor. İnsan iradesi ancak değiştirilebilir şeyler ve bunlara ait birden çok seçeneğin mevcut olması durumunda  anlaşılabilir-değerlendirilebilir. Örneğin, insan ne kadar iradeli olursa olsun oksijensiz bir ortamda yanma reaksiyonu gerçekleştiremez. Dolayısı ile iradenin sonuç getirmesi için ilgili aksiyonun eşyanın tabiatına uygun olması gerekir. Dolaysıyla iradenin bu anlamdaki sınırları bireysel olmak durumunda: eşyanın tabiatı gereği neyin mümkün olup neyin olmadığını ayırt etme yetisi kişinin kültürü, eğitimi, bilgisi ve ufkuyla ilgili bir sorundur. Aşağıda Hititlere ait olduğu söylenen duanın popüler olması belki de bu sebeptendir:

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver.

İradeyi günlük hayat üzerinden okuyup bir tanım yapacak olsak, mevcut seçenekler arasından açık ve seçik olarak belirlenmiş amaçlar doğrultusunda,  dışsal faktörlerin etkisine aldırmadan, kararlı, planlı, ve tutarlı bir şekilde çalışmaktır şeklinde bir ön tanımlama yapılabilir.

-Bir tepsi baklavayı olduğu gibi yiyebilecekken bir dilimle yetinmek

-Metroda yürüyen merdiven yerine normal merdivenleri  kullanmak

-Kanepede yayılıp tembellik etmektense parkta yürüyüş yada spor salonunda egzersiz yapmayı tercih etmek…

Edebiyat dünyası İrade kavramını işleyen roman ve hikayelerle doludur.

İşlemediği bir suçtan yargılanan bir kürek mahkumunun hayatını anlatan Kelebek (https://www.kitapyurdu.com/kitap/kelebek/9289.html) adlı roman adeta bir irade destanıdır. Tatar Çölü (https://iletisim.com.tr/kitap/tatar-colu/9039) romanı ise irade kırılmasına çok iyi bir örnek…

İradeli olmak iyi bir şeydir. Peki irade doğuştan gelen bir özellik midir yoksa sonradan öğrenilebilecek bir yetenek midir? Yani irade geleneksel bir eğitim süreciyle kazanılabilecek bir şey midir? Bu sorunun herkesin üzerinde mutabık olduğu bir cevabı yok… Bence evet; irade okullarda disiplinler arası bir ders olarak okutulup öğretilebilir. Araştırma ve birlikte öğrenme yaklaşımıyla biçimlenecek müfredatta; matematik derslerinde toplumsal ve bireysel olayların neden sonuç ilişkileri olasılık kuramı üzerinden irdelenebilir; fen derslerinde ise genetik faktörlerin insan hayatı üzerindeki belirleyicilikleri gözden geçirilebilir; felsefe derslerinde özgür irade kavramının ahlaki boyutu çeşitli yönleri ile ele alınabilir; Edebiyat derslerinde klasik romanlardaki karakterlerin hayat hikayeleri irade kavramı üzerinden okunmaya çalışılabilir… Bütün bu çabalar her öğrenciyi çelik bir iradeye sahip bireyler haline getiremeyebilir, ama en azından kendilerini tanımalarına ve yön vermelerine vesile olabilir.

Fakat böylesi disiplinler-arası bir ders öğrencilerin insanı potansiyellerini keşfedip geliştirebilecekleri ortamları oluşturmaya odaklanmış bir eğitim sisteminde mümkün olabilir… Eğitimin ucuz iş gücü ve çırak yetiştirmeye odaklandığı neoliberal dünyada,  irade ve benzeri konuları kapsayan eğitimim gereksiz zaman ve para israfı olarak algılanır.

Fakat unutulmamalıdır ki kamu eğitimi vatandaşın ödediği vergilerle finanse edilir. Dolaysıyla çocuklarımız için nasıl bir eğitim tartışmasında söz ve karar sahibi olmalıyız…. Çocuklarımızın eğitim kararını küresel sermayenin efendilerine ve onların yerli işbirlikçilerine bırakmamalıyız… Bu konuda iradeli olmak zorundayız.

Dr. Bülent Avcı

Seattle, WA
Mayıs 2021

 423 total views,  1 views today

EĞİTİM  
Sinem Canpolat

17.04.2021

Öğretmenler Artık “Tehlikeli” Değil mi?

Sinem Canpolat

Öğretmenin en tehlikeli emek gücü olduğu söylenir. Peki hangi öğretmendir tehlikeli olan? Bu sorunun cevabı elbette teknisyen rolündeki öğretmen değildir. Tehlikeli olan dönüştürücü, özgürleştirici olan entelektüel öğretmendir.

Düşünen, sorgulayan, eleştiren özgür bireyler yetiştiren de öğretmendir, devlete itaat eden yurttaş, piyasaya işgücü ve topluma uyumlu, neo-liberal toplumsal yatkınlıklara sahip girişimci bireyleri yetiştiren de. Dolayısıyla öğretmen egemenlerin hegemonyasını meşrulaştırma veya yıkma gücüne sahiptir.

Öğretmen sermayenin egemenliğini sarsma gücü nedeniyle tehlikelidir. Tehlikelidir çünkü kapitalist sistemin dayandığı emek gücünü şekillendiren rolündedir. Tehlikelidir çünkü bireysel gücün yanında kolektif, örgütlenme gücüne sahiptir.

Öğretmenlerin sistemleri sarsma gücü tarih boyunca egemenleri kaygılandırmıştır. Egemenler öğretmenlerin dönüştürücü, özgürleştirici gücünü kırmak için her dönem farklı yöntemler denediler. Sokrates’i öldürenler şimdi öğretmenlerin ruhunu öldürüyor. “Öğretmenlik mesleğini modernize etme reformları” yeni öğretmen kimlikleri tanımlarken öğretmenliği etkisizleştiriyor. Dönüştürücü entelektüel öğretmen rolünün yerini teknisyen öğretmen alıyor.

Pandemi süreci ile birlikte öğretmenlik rollerine yeni bir boyut kazandırılıyor. Bir açılıp bir kapanan okullar ve her gün değişen kararlar üzerinde öğretmenler söz hakkına sahip değiller. Verilen programı uygulamakla görevli teknisyenler olarak çalışan bir personel konumundalar.

Ne-oliberalizmin yaratmak istediği insanın en belirgin özelliği değişen koşullara ayak uyduran krizden etkilenmeyen bir yapıda olmasıdır. Böylece patronlarına daha fazla para kazandırabilir. Değişen öğretmen kimliğinin de bu beklentilerle şekillendiği açıktır. Her gün değişen eğitim uygulamalarına hızla uyum sağlayan, verilen görevi sorunsuz yerine getiren profesyoneller olmaları bekleniyor.

Öğrenciler üzerindeki etkilerini kaybeden öğretmenlerin başarısı uzaktan eğitim sistemine ne derece uyum sağladıkları ile ölçülüyor. Başarı, her gün değişen eğitim uygulamalarına hızlı uyum sağlamakla eş tutuluyor. Çevrimiçi eğitim platformlarını kullanmayı en hızlı öğrenen öğretmen, çevrimiçi derslerde en çok öğrenciye ulaşan öğretmen, teknolojiyi kullanamayan öğretmen, mesajlara en hızlı cevap veren öğretmen, en uzun süre çevrimiçi kalabilen öğretmen…

Eba uygulamasında yapılan işlemler için öğretmenlere puan veriliyor: “+1 puan kazandınız.” Dakika veya tıklama sayarak puan kazanıp başarılı olabiliyoruz. İnternette “eba puan kazanma ipuçları” gibi videolarla karşılaşmak da şaşırtıcı değil. Bu puanlar ne ifade ediyor. Öğretmenlerin öğrenciler üzerinde dönüştürücü ve özgürleştirici etkisi ile ilgili bir bilgi vermiyor. Öğrenci öğretmen etkileşimin niteliği hakkında bir bilgi vermiyor. Bir öğretmen yerine herhangi biri de bilgisayar başında aynı şifreyi girip tıklama işlemini yapabilir. Hiçbir anlamı olmayan bu uygulama ile teknisyen rolümüz pekiştiriliyor.

Oysa Freire der ki “Az sayıdaki insanın ötekilerin sorgulama sürecine girmesini engellediği her durum bir şiddet durumudur. İnsanları kendi karar almalarına yabancılaştırmak onları nesnelere dönüştürmektir.”

Öğretmenlerin özneleşmesinden korkan neo-liberal sistem onları etkisiz birer nesneye dönüştürüyor. Bunu yaparken salgın süreciyle yaşanan krizi fırsata çevirmekte oldukça başarılı. Elimizden alınan rollerimizle artık hiç tehlikeli değiliz. Kimliksiz bir profesyonel olmayı reddedip, tehlikeli ve rahatsız edici olmaya devam etmeliyiz.

1991 yılında Tunceli’de doğdum. Lisans eğitimimi Ankara Üniversitesi Zihin Engelliler Öğretmenliği Bölümü’nde tamamladım. Yükseklisans eğitimimi Mardin Artuklu Üniversitesi Eğitim Yönetimi Bölümü’nde tamamladım. Doktora eğitimime Gazi Üniversitesi Eğitim Yönetimi Bölümü’nde devam ediyorum ve Diyarbakır’da özel eğitim öğretmeni olarak çalışıyorum.

Sinem Canpolat

Mail: sinem0cnplt@gmail.com

 607 total views,  1 views today

DOSTÇA  
Emin Toprak

10.10.2021

Okulsuz Eğitim

Emin Toprak

Herkese, hepinize: Merhaba! Günaydın! Tünaydın!

İki yıldır insanlığa meydan okuyup can alan ve maske taktıran salgın hastalığa, henüz dur yeter diyememiştik. Üstüne bir de yangınlar, seller, savaşlar, nefret suçu katliamlar, nedensiz tutsaklıklar, yalanlar, yasaklar, yokluk ve yolsuzlukların çokça olduğu, çok sıcak, çok uzun ve çok yorucu bir yaz geçirdik. 

Bu olaylardan çokça yara aldık, çok büyük acı, üzüntü ve öfkeli anlar yaşadık. Fakat henüz acı ve sızıları bitmedi, daha bunların artçıları, bir de soğuk-karanlık bir kışın yaşatacakları var. 

Evet işte bunlar hep uyarıyor ve uyutmuyor bizi.

Hani, Melih Cevdet Anday: “Uyumayacaksın / Memleketin hali / Seni seslerle uyandıracak…” -diyor ya…  

Ama uykumuz ne kadar kaçarsa kaçsın, yaşam devam ediyor, etmeli de. Çünkü doğanın yasası gereği her ölüm ve engellenmiş hayattan yeni bir yaşam doğar. Bunun için de herkesin kendisi ve çevresiyle barışık olduğu barışçı bir iklim gerekir. Öyleyse önce şimdiye, yani güne barışık başlamak gerek. Güne barışık başlamak, sokağın gürültüsünü, yaşamın zorluk ve çarpıklıklarını kısa süreli de olsa unutturup, dingin kılar insanı. 

Ben de barışık bir günüm olsun diye kendimle sözleştim ve aylardır uzak kaldığım klavyenin başına geçtim.

Yazmak istiyorum!

Ama hangi konuda ve neleri yazacağım? 

Yaşanmışlıkların mağdurlarını mı, tüm sorunlara çare bulmakla görevli mağrur yöneticileri mi, yoksa “eğer bu konulara dokunursam yanarım” diye görevleri alanında olup bitenlere dokunmak istemeyen savcıları-yargıçları mı yazmalıyım? 

Bunca derdin, sorunun hangisine ve hangi nedenle öncelik vereceğim? 

Şaşırdım! Şaşırdığım için de kolaycı yolu seçen içsesim bana: “Yazma, vazgeç!”-diyerek gerekçelerini sıralıyor bana.

“Eğer bu yaşanmışlıklardan hangisine dokunacak olsan, binlerce ah işitir, acılarla kavrulur, öfkelenir, çokça üzülür ve hem de bu üzünç duygularını okurlarına da yaşatırsın!”  

Sonra da gelişmeleri izledikçe ve düşündükçe doğal olaylar dahil yaşanan tüm olumsuzluklardan insanların sorumlu olduğunu görüyoruz. Kimi kendisi ve yandaşlarının çıkarı için, kimi görevinin gereğini yapıp yönetemediği için bu kadar ağır kayıplar yaşatıyor insanlara, doğaya, börtü böcek tüm canlılara. Demek ki tüm bu acıların odağında “eğitimsel sorunlar” var. Bu düşünceler beni adeta: ‘buldum, buldum!’-dedirtiyor.

İşte yazacak bir konu! 

Öyleyse en önce okullarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize, velilerimize ve okuldaki eğitime bakmalı onu yargılamalıyız. Zaten iki yıldan beridir covid salgını nedeniyle günlük yaşamlar ve ekonomiler büyük darbeler almış, çocuksuz kalan okullarımız da cıvıltısız kalmıştı. Salgının dünyaya dayattığı bu zorunlu kısıtlama, sanırım dünyada yıllardır tartışılan “Okulsuz Eğitim” konusunu da daha güncel bir hale getirmişti. 

O halde konumuz: “Okulsuz Eğitim” olsun. 

Biliyorsunuz yıllardır tüm dünyada yapılan okul eğitimi (örgün eğitim) karşıtı görüş ve yoğun eleştiriler var. Okullarda yapılan eğitim onları o kadar, yıldırmış ki: eğitim kalsın fakat okullar yok olsun deyip “Okulsuz Eğitim” istiyorlar.  

“Okulsuz Eğitim” isteyenler dünyadaki örgün eğitim sistemine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ve çokça taraftarı olan bir anlayıştır. 

Peki, “Okulsuz Eğitim” isteyenler okul eğitimine niçin karşı? 

İşte bu soru, binlerce soruna çözüm olabilecek pek çok kapıyı aralayabilir düşüncesiyle işe başlayalım:  

Bu anlayış sahipleri, okul eğitiminin özetle: 

Bireye toplumsal ve sosyal bazı “istendik davranışlar” kazandırmayı amaç edinerek, “benzer bireyler” yarattığını, böylece özgür ve özgün davranışların oluşmasını engellediğini…

Bilgilerin belleklere; ilgi, yeti ve duygusal farklılıklar düşünülmeden, gerçek hayattan uzak ezber kalıpları olarak yüklendiğini… 

Bireylerin; düşünmeyen, sormayan, sorgulayıp yorumlamayan, yani üretmeyen uydular olarak yetiştirildiğini…

Başarının ise, ezberlerin “aynen” tekrar edilmesi olarak görüldüğünü….

Söylerler.

Peki, bu tespitlere karşı çıkabilir misiniz?  

Bence karşı çıkamazsınız.

Ayrıca, “Okulsuz Eğitim” isteyenler:

Her şeyin sıklıkla gelişip değiştiği bu dijital çağda, önceden belirlenmiş müfredatlar ve konuları olmamalı. Yaşamın olduğu her alan bir okuldur ve her yerde öğrenme olabilir diyorlar.

Peki, bu tespitlere itirazınız var mı? 

Bence, epey kişi bunlara karşı çıkar.

Çünkü, yukarıda “istendik davranışlar” dedik ve fakat bunları açıklamadık. Biraz açıklama gerekir: dünyada okul eğitim başladı başlayalı egemen güçler müfredat ve konularla; hep kendi inanç ve kimliklerini önceleyen, başkalarını yanlış ve düşman gösteren davranışlar kazandırılmak isterler öğrencilere. İşte bu “Vatan, Millet, Sakarya” hamaseti eşliğinde hazırlanan içerikler: bireye “istenen davranış” olarak dayatılır. Böylece bu “ulu çıkarlar” uğruna bilime, sanata, barışa, tarihsel gerçeklere karşı çıkılır… İşte bugün de bu durumun devamını isteyenler, henüz o dayatmaların etkisinden kurtulmamış olanlarımızdır. 

***

Evet, okul eğitiminin ya da örgün eğitimin pek çok yanlışı eksiği vardır. Ama bunun yanında da çokça artıları da var. Çünkü okullar ve sınıflar çocuğun toplumsallaşması için en önemli alanlardır. Çocuk orada; iletişim kurmayı, uyum sağlamayı, empati yapmayı, paylaşmayı, oyun oynamayı, yenilip-yenmeyi, başarmayı, akran dayanışmasını, kendisini tanıyıp ayakta kalmayı, gelecek kurgulayıp yaşamayı ve insan olmayı öğrenir. Bu nedenle okullar bizim vazgeçilmezlerimizdir. 

Ancak vazgeçilmez olan bu okullarımızın, “Okulsuz Eğitim” isteyenlerin haklı istekleri doğrultusunda ele alınıp, yeniden düzenlenmesi, herkesin en değerlisi olan çocukların geleceği için zorunludur.     

Daha iyi bir gelecek için bu güncel eğitim konusunun, eğitimin paydaşları olan, öğretmen, öğrenci, veli, yöneticilerce yani herkesin bulunduğu konumdan hareketle ele alınması, sorunların çözümünü kolaylaştıracak yol ve yöntemler aranması bulması gerekir. 

***

Hani, “En çabuk çocuklar öğrenir, tabii ki onların dillerinden anlarsan” -derler ya. 

Günümüz okullarında çocukların dillerini anlamak yerine, onları yetersiz gören, onlara güvenmeyen, onları harekete geçirmeyen, onlara ulaşmayan diller kullanılıyor.

İşte asıl sorunumuz tam da bu!

 78 total views,  4 views today

Kalemim / Emin Toprak

31.05.2021

Kalemim

Emin Toprak

Yıllar önce almış olduğum bir mekanik kurşunkalemim vardı. Vardı dememe bakmayın, aslında o yine var, fakat yaralı, yorgun ve yaşlı. Onu, dış mahallelerdeki bir okula giderken bir kırtasiye dükkanında görmüş, beğenmiş ve almıştım. Hangi ülkede üretildiği belliydi, ama yaşı kaçtı, hangi emekçi usta üretmişti gibi bazı bilinmezleri vardı.

Bu bir kurşunkalemdi, fakat kalem açacağıyla ucu açılıp her gün biraz biraz tükenenlerden değildi. Bunun, iş birliği içinde çalışan birkaç mekanik parçası, bir de yazmasını sağlayan ince uçları vardı. Onun besini olan bu ince uçlar; grafit ile kil karışımının 900° C’de fırınlanmasıyla oluşurmuş.

Zamanla ben ona, o bana alıştık, birer sahip-arkadaş olduk. O, güzel dostluklar kuran mektuplarımın yazanı, sırlarımın da ortağıydı.

Sonra çokça yeniliği birlikte görüp yaşadık: Herkesin birinci hamur kâğıda ulaşamadığını, ‘saman’ kâğıtları, karbon kâğıt çoğaltıcıları, daktiloyu, mumlu kâğıtları, teksir makinasını, fotokopi makinasını, bilgisayarı, dijital telefonu…Fakat o, hep kalbimin üstündeki cebimde benimle  kaldı.

Kalemimi, üç parmağım arasına alışım, aramızda güvene dayalı bir bağ oluştururdu. İyi bir dinleyici olduğu için ona, cümleyi başlatacak bir duyguyu, bir düşünceyi fısıldamam yeterli gelirdi. Sonrasını o istediğim tarzda yazar, yazardı.

Bu, beni çok etkilemiş olacak ki: “Keşke çok önceleri, henüz çocukken; böyle halden anlayan, böyle hızlı yazan, bir kalemim olsaydı da ‘Gülizar Teyze’nin anlattığı o güzel masalları yazıp bugüne taşısaydım.” -deyip iç geçirdiğim de oldu.

Bazı yazdıklarını beğenmez, çizip silerdim, o, belli etmek istemese bile ben onun kızdığını anlardım. Haklıydı. Çünkü, yavaş yavaş tükenen onun parçaları, çizip sildiklerim de onun emeğiydi.

Aslında onun bilmediği, bilse çok kızacağı başka başka suçlarım da vardı benim (lütfen aramızda kalsın): Onun emeğiyle yazılan notları, önceleri daktilo tuşlarıyla, sonra da bilgisayar klavyesi yardımıyla kayıt altına alırken, ekleme-çıkarmalar yapar, sonra o kâğıdı parça parça edip sepete atardım.

İşte biz böyle iki arkadaş olmuş ve birlikte yaşlanmaya başlamıştık. Ben emekli olduğumda, o da yorgundu ve ona albeni kazandıran boya-cilaları dökülmeye başlamıştı. Bir gün yine onu üç parmağımın arasına almış heyecanla bir şeyler yazıyorduk ki birdenbire orta yerinden kırılıverdi! Çok üzüldüm! Bilmem hangi yapıştırıcıyla yapıştırdım, iki-üç gün sonra yine aynı yerden parçalandı. Bu kez yaralı yerini silikon yapıştırıcıyla birleştirdim.

Fakat olmadı, artık eski tutkusu, enerjisi kalmamıştı. Kim bilir belki de bu bana karşı: “Şuna bak hele! Kendisi emekli olduğu halde, daha benden hizmet istiyor!” -bir karşı duruştu!

Ben de bu olası düşünceye hak verdim ve onu özenle sarmalayıp, bir kutunun içinde dinlenmeye bıraktım. Ve ona göstermeden kendime yeni bir kalem aldım, şimdi onunla tanış olmaya çalışıyorum.

***

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan özelliklerin başında, düşünme ve alet kullanması gelir. Benim en çok kullandığım alet kalemdir. Onunla yazar, çizer, düşünürüm. Bence yazı yazmak, yemek hazırlamak gibidir. Bir yemeğin tadı, tuzu, lezzeti, beğenisi nasıl isteniyorsa, yazı için de bunlar istenir. Kalemle beğeniye sunulan bir yazının; tadını, tuzunu, lezzetini de ancak sözcük ve imleri belirler.

Çocukluktan kalan bir tutkudur bendeki kalem sevgisi. 40 yıl eğitimcilik yaptım bu sürede, her öğrencinin kalem tutuşu, kalemin defterdeki izleri, eldeki, çantadaki kalem boyutları ilgimi çekmiş beni düşündürmüştür. Bu gözlemlerle ben, o öğrenci ve aldığı eğitim hakkında bilgi alırdım. Hem de 2-3 cm kalmış küçücük kurşunkalemle yazmaya çalışanı veya defteri olmayanları gördükçe içime kramplar girerdi.

Kim bilir; gerçek ve düş ürünü olan nice anı, şiir, öykü yazılmadıkları için toz olup uzayın derinliklerinde kaybolmuş. Ya da gerçeklikten uzaklaşıp söylenceye dönüşmüştür.

Eğer duygular, düşlenenler, yaşamda olup-bitenler not alınıp dile gelmese geleceğimiz söylencelerle çok fakir kalır.

*

Sevgili okurlarım-dostlarım;
Yaz başladı, içeride-dışarıda ortalık alev alev. Çıkar-nefret için kurulan ortaklıkların kirli-kanıl dosyaları ‘cee!’ dercesine aralanıp, kapanıyor! Çıkarcılar, ‘bir-beraber olup’ yeni saflarda buluşuyor başka yangın ve kaoslu günlere hazırlık için.

Ama sanmayın ki kalıcı olacaklar, gidiciler, gidici! Kirleriyle birlikte!

Dostlarım, sevgili kalemim gibi ben de yoruldum… Yeni kalemlerime alışmak, biraz dinlenmek için yazılarıma bir süre ara veriyorum.

Sevgi ve saygılarımla, kalın sağlıcakla…

 292 total views,  1 views today

EĞİTİM  
Nurettin Aybek

08.06.2021

Korona Virüsü ve Marmara Denizini Kaplayan Salya

Nurettin Aybek

Bugün tüm dünya bir virüs ile boğuşuyor, baş etmeye çalışıyor. Peki bu virüsün, ya da hastalığın kaynağı nedir? Çağımızın en tehlikeli hastalığı, kapitalizmin çok kar etme hırsıdır ve diğer hastalıkların da kaynağıdır. Şöyle ki; emperyalist şirketler, ellerine geçirdiği üretim araçları ve kapitalleriyle toplumların üzerinde egemenlik kurarak, aşırı kar etme hırsıyla, doğal kaynakları talan ediyor.

Dünyayı yaşanamaz hale getiriyorlar. Bakın etrafınıza, gördüklerinizin vahameti karşısında şaşıracaksınız. Örneğin, Trakya bölgesine bakın; doğa harikası toprağın ve bölge ikliminin beslediği tüm canlı yaşamın nasıl yok edildiğini göreceksiniz. Ergene ve Meriç boylarına bakın, Çorlu ve köylerine bakın, Çerkezköy’e bakın. Sanayi kuruluşlarının etraflarına nasıl zehir kustuklarını görecek ve üzüleceksiniz. Çorlu dersinde hiçbir canlının yaşayamadığını göreceksiniz, zaten kokudan derenin çevresine yaklaşılamıyor. Çorlu’nun Sağlık mahallesinde yaşayanlar, dereden yayılan koku yüzünden evlerinden dışarıya çıkamıyorlar.

Bu bölgenin havasını, suyunu ve toprağını zehirleyen sanayi kuruluşları, yalnızca buradan sağlayacağı karı düşünüyor. Bölge halkına ve tüm canlı yaşama verdiği zararın hesabını yapmıyorlar. Çünkü bu sanayi kuruluşlarının kazançlarıyla, çevreye verdikleri zararı karşılamalarının mümkün olmayacağını kendileri de biliyorlar. Bu örneği çoğaltın; İzmit’e bakın, Bursa’ya bakın…

Kısacası Türkiye’ye bakın, benzer şeyleri göreceksiniz. Ülkemizin tüm kaynaklarının nasıl yağmalandığı, gözler önündedir. Bakın Kaz Dağları’na, bakın Soma’ya, İkizdere’ye bakın. Kurutulan derelere, kesilen ağaçlara, yakılan ormanlara ve çevreye verilen zararları görün. Marmara Denizi can çekişiyor, her yerini deniz salyası kaplamış. Marmara Denizi’ne boşaltılan kirli atıkların sonucudur, yaşanılan bu çevre felaketi. Marmara Denizi’nde yaşamı bitirdiler…

Bu örnekleri genişleterek Dünya’ya bakın. Petrol uğruna Ortadoğu halklarına yaşatılanlara bakın. Kirli savaşlarla, yerinden yurdundan edilen insanların yaşadıklarına bakın. Sınır kapılarında, soğuktan üşüyen, sularda boğulan bebelere bakın. İlaç ve tohum şirketleri, canlıların genetiğini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirerek, tüm canlı yaşama zarar veriyor. Tüm canlıların yaşamı, tek bir organizma gibi bir bütündür. Birisinde yapılan değişiklik, diğerlerini de etkileyerek değişmesine neden olur. Bu da, ileride daha değişik virüslerin ve hastalıkların da ortaya çıkacağının habercisidir.

Dünya üzerinde yaşam bulan canlılık bir bütünlük içerisindedir, bu bütünün bir parçasını yok eder ya da değiştirirseniz, bütünün tamamı da değişir ve bozulur. Toplumlar ve toplumları oluşturan bireyler, doğaya ve doğal yaşama zarar vermeyecek şekilde, doğayla uyumlu yaşayabilme konusunda eğitilerek bilinçlendirilmelidirler. Üzerinde yaşadığımız doğal çevre, tüm canlı türlerinin ortak yaşam alanıdır. Bu yaşam alanının doğallığı korunmalı ve tüm canlı türlerinin soyunun devamına olanak verilmelidir. Ancak bu şekilde, tüm canlılar sağlıklı yaşayabilirler.

 242 total views,  1 views today

EĞİTİMİN FELSEFESİ VE SOSYOLOJİSİ           Prof.Dr.Ulaş Başar Gezgin

09.09.2021

Laos’ta Yetişkin Eğitimi

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin
ulasbasar@gmail.com

Laos (tam adıyla Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti), komünist parti ile yönetilen 5 ülkeden en az bilineni (diğerleri Küba, Vietnam, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti). 7 milyon nüfuslu ülke, Tayland ve Vietnam’a komşu; bu iki bölgesel gücün bir çeşit çekişme arenası. Laoslular – ki kendilerine ‘Lao’ diyorlar- kültür ve dil olarak Tayland’a, yönetim biçimi, sömürgecilik ve karşıtı mücadele geçmişi dolayısıyla Vietnam’a daha yakınlar. Nüfusun yarıdan fazlası ateist Budist (çünkü Budizm, özünde tanrılı bir din değil – Hint yorumlarını saymazsak), üçte biri yerel halk dinine inanıyor. Türkiye’nin üçte biri bir yüzölçümüne sahip ülke, en yoksul ve son dönemde dışa açılma ve karma ekonomiye geçmeyle birlikte gelir dağılımı en eşitsiz ülkelerden. Bu kısa tanıtımdan sonra şimdi Laoların yetişkin eğitimini inceleyelim (*)

Laos-Vietnam-Çin

Laos’ta yetişkin eğitimi, 15-45 yaş arasındaki ekonomik olarak etkin olan nüfusu eğitmeyi hedefliyordu. Laos’un esin kaynağı, Kuzey Vietnam’da (diğer adıyla Vietnam Demokratik Cumhuriyeti) savaş sırasında uygulanan model. Bu model, savaş sonrasında geliştirilecekti. Modelin kökeni ise Çin’dedir.

Okumaz-Yazmazlık ve Anadilinde Eğitim

Laos, 1975’te krallığı devirip sosyalizmi kurduğunda, önünde büyük bir eğitimsiz ve özellikle de okumaz-yazmaz nüfus vardı. Okumaz-yazmaz oranı, dönemin Çin ve Vietnam’ınkinden daha yüksekti. Sosyalizm, eğitim sistemiyle, ‘yeni sosyalist insan’ı yaratmalıydı. Sömürgecilik ve krallık dönemi öğretmenleri ülkeyi büyük oranda terk ettikleri için, öğretmen açığı ciddi bir sorun olarak karşılarına çıktı. Diğer bir sorun, azınlıklardan oluşan nüfusun yoğun olduğu bölgelerde çoğunluk Lao dilinin ortak dil olarak kullanıma sokulması oldu. Nüfusun yaklaşık yarısı Lao, gerisi çeşitli etnik gruplardan oluşuyor. Bu nedenle, anadilinde eğitim önem kazanıyordu. Azınlık dillerinde radyo programlarıyla bu eğitim açığı kapatılmaya çalışılır. Zaten Lao devrimcilerin büyük bir bölümü azınlıklardan gelmeydi.

Tarafsız Kalamayan Eğitim

Lao halk eğitimi, Çin ve Vietnam örneklerinde olduğu gibi, okuma-yazma eğitimini yalnızca teknik bir iş olarak görmüyor, devrimi yaymanın bir aracı olarak da görüyordu. Halk eğitimi, devrim zamanında tarafsız olamazdı, bir taraf tutmak zorundaydı. Bu eğitim modeli, feodal kalıntılara, eski sömürgeci zihniyete ve gerici geleneklere savaş açacaktır.  

Bombalar Altında Halk Eğitimi

Savaş zamanında, diğer bir deyişle 1975 öncesinde, devrimcilerin kurtarılmış bölgelerinde bir yerel birimde okuma-yazma oranının düşüklüğü saptandığında, oraya bir halk öğretmeni atanır; öğretmen köylülerle ilk toplantısında, eğitimin bilgi demek olduğundan ve bilginin yabancı işgalini yenmek için gerekli olduğundan söz açardı. Köylüler içinde okuma-yazma bilenler gölge öğretmenler olurdu. Kimi örneklerde, okuma-yazma bilen çocukların gölge öğretmen olduğu da olurdu. Dersler zorunlu değildi, fakat akran baskısı ve yukarıdan gelen baskı, derslerin üstündeydi. Bombalar eğitim yılını sekteye uğratıyor, materyal yetersizliği doğaçlamayı özendirirken, yine de bu eğitim modeli, yerel nüfusun onda birine dokunarak bir yol almış sayılırdı.

Öğretmen Açığını Kapatmak

Devrim sonrasında, Laos’ta halk eğitimi, okumaz-yazmazlıkla mücadele programıyla başlatılıp ‘Kültürü Güncellemek’ adlı 3 dersle devam ediyordu. Bu 3 ders, ilkokula, sonraki 3 ders ise ortaokula karşılık geliyordu. Halk eğitiminde her 3 öğrenciye 1 öğretmen düşecek bir model söz konusu idi. Bu da, öğretmen açığı anlamına geliyordu. Bunu aşmak için, devlet, tüm okuryazarları göreve davet etti; ek iş gibi yapılan halk eğitimine katılan öğreticilere belli bir miktar ödeme yapıldı. Bunların içinde, memurlar, askerler, işçiler ve öğrenciler olduğu kadar Budacı rahipler de vardı.

Büyük Başarı

Etnik gruplar için ise iş daha da zordu; insan kaynağı açığı daha fazlaydı. Bu, şöyle bir modelle giderildi: Küçük bir gruba, başkalarına öğretmek koşuluyla okuma-yazma öğretiliyor. Bu koşulu yerine getirdikten sonra ‘Kültürü Güncellemek’ dersine geçiliyor; bunları bitirenler de yine, bilmeyenlere öğretiyorlardı. Bu ve önceki modelin başarıları, geçen yıllar içinde, önce % 80’lere sonra % 98.75 ulaşacaktı.

Kazananlar-Kaybedenler

Ders kitaplarına bakıldığında, bunların devrimci anlatılarla beslendiği ve yoldaşlık gibi değerlerin özendirildiği görülüyor. Halkın partiye, partinin halka yönelik sorumlulukları vurgulanıyor. Beden eğitiminin önemine dikkat çekiliyor. Devrimle birlikte, ülkenin eğitimsiz kesimlerinden gelme devrimciler, kralcı ve daha eğitimli kesimlere devrimci halk eğitimi veriyor; bu da, savaşın kaybeden tarafının eğitimi anlamına geldiğinden, çok verimli olamayabiliyor.

Partililer

Halk eğitiminden yalnızca halk değil, partililer de yararlanıyor. Eğitimsiz partililer çok fazla sayıda. Dolayısıyla, halk eğitiminin bir ayağı da devrimcilerin eğitimi. Devrim sonrasında, bakanlık görevlilerinin eğitimli değillerse halk okullarında eğitim görmeleri isteniyor. Fakat bir yandan da siyasal eğitim alan kadrolarda, fazla eğitime maruz kalmaktan kaynaklı bir isteksizlik söz konusu olabiliyor.

Sonuç

Asya’nın sosyalist ülkelerinde halk eğitimi okuryazarlıkla adeta özdeşleştiği için, okumaz-yazmazlık ortadan kalktığında, halk eğitiminin de önemi azaldı ya da öyle göründü. Fakat sonrasında, geçilen karma ekonomi modelleri, işgücünün sürekli olarak güncellenmesinin gerekliliğini gösterdi. Örneğin, Vietnam’da 2. dil Rusça’yken, İngilizce baskın çıkmaya başladı. Dil dışında, bilgisayar ve makine becerileri de oldukça hızlı güncelleniyor. Bundan sonrasında, Laos’u da içermek üzere Asya’nın sosyalist miraslı ülkelerinde okuryazarlık değil de piyasanın isterlerine bağlı olarak halk eğitiminin yine yükselişe geçeceğini ve kalkınma modelleriyle ilişkilendirileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Küreselleşmeyle hızla bütünleşen eğitimli işgücü gereksinimi, halk eğitimini yeniden gündeme getiriyor – fakat daha çok, yetişkinlere yönelik meslek eğitimi olarak…

(*) Bu konuda, dikkate değer bir katkı, Creak (2018). Bu yazıda, bu metni özetleyip geliştiriyoruz.

Creak, S. (2018). Abolishing Illiteracy and Upgrading Culture: Adult Education and  Revolutionary Hegemony in Socialist Laos. Journal of Contemporary Asia, DOI: 10.1080/00472336.2018.1470251

 98 total views,  3 views today

“Uyumayacaksın!” / Emin Toprak

24.05.2021

“Uyumayacaksın!”

Emin Toprak

Şiir okumayı, dinlemeyi ve sonra imgeleri üzerinde düşünmeyi çok severim. İşte, Melih Cevdet Anday’ın beni çok etkileyen bir şiiri: 

Telgrafhane

Uyumayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin… -diye devam eder.

Anday, bu şiiri 1952 yılında yazmış. O yıllarda insanlar arası iletişimi, iletken tellerdeki elektriğin elektromanyetik sinyalleri “tik-tak ve alo, alo” sesleriyle sağlardı. Bizleri, dünyanın her noktasıyla zaman-sınır-sırasız, sesli-görüntülü-belgeli olarak buluşturan, bazen de uykusuz bırakan dijital internet çok yeni. 

***   

3 Kasım 1996 günü akşam üstü saatleri, Balıkesir-Bursa arasındaki Susurluk ilçesinde, kimilerinin “Susurluk Kazası” kimileri de “Susurluk Skandalı” dediği bir trafik kazası oldu. 

DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak‘a ait siyah mercedesin yolcuları, toplandıkları tatil beldesinden çıkmış, İstanbul’a dönüyorlardı. Çok hızla yol alırken birdenbire yakıt istasyonundan yakıt alıp ana yola çıkmakta olan bir kamyonla çarpışırlar. Sedat Bucak yaralı olarak kurtulmuş, diğer üç kişi ise ölmüştü.  

Araçtaki oturma düzeni şöyleydi: 

Direksiyonda: İstanbul Polis Okulunun Müdürü Hüseyin Kocadağ

Hemen yanında: siyaset ve feodalite temsilcisi Sedat Bucak…

Önceliklilerin oturduğu arka koltukta ise ‘Mehmet Özbay‘ kimliği olan bir kişi ile sevgilisi vardı. Bu kişiye ait ‘silah taşıma belgesi’, dönemin en etkili isimlerinden biri olan İçişleri Bakanı Mehmet Ağar‘ın imzasını taşıyordu. 

Aracın bagajı bir cephanelikti: Özel Harekât Daire Başkanlığı envanterine kayıtlı iken “kaybolduğu” söylenen suikast silahları ve mühimmat vardı. Ayrıca, bagajda olduğu halde “kaybolan” belgeler dolusu bir çanta…   

Sonra, Mehmet Özbay kimlikli kişinin; karanlık ve çok kirli eylemleriyle ün almış bu nedenle de kırmızı bültenle aranan Abdullah Çatlı olduğu ortaya çıkmıştı.  

Abdullah Çatlı, 1978’de Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrenci ve Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in katledilmesi olaylarının firari sanığı iken yurt dışına kaçmış, orada da uyuşturucu ticareti nedeniyle birçok kez tutuklanmıştı. 1990’da İsviçre’deki bir cezaevinden firar etmiş, kırmızı bültenle aranan biriydi. 

Bu kaza sanki kirlilikleri ortaya çıkarmak için kurgulanmış bir senaryo idi.

Çünkü, devlet zırhı içinde güçlenip pek çok faili meçhul katliam yapan bir odak vardı. Bu odak vatandaşın-kamunun kaynaklarına el koyup korku salardı. Görünmez olduğu için derin devlet adını alan bu odak her zaman kirli, karanlık ve gizli kalmıştı. 

İşte bu trafik kazası sonunda Pandora’nın Kutusu’ açılmıştı. Böylece; gizli-saklı-kirli siyaset-polis-mafya ilişkileri apaçık ortaya çıkmıştı.

Kamuoyu bu olayla sarsılıp büyük bir tepki göstererek kaza ile ortaya çıkan devlet-siyaset-mafya ilişkilerinin ortaya çıkarılması için “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” ismi ile bir sivil toplum eylemi başlattı. 

Ülke çapında büyük bir destek alan bu ışık kapatma eylemi tencere, tava, ıslık ve protesto sesleri eşliğinde büyük bir katımla günlerce sürmüştü. 

Bu eylem sonunda:

Başbakanı Erbakan: “Gulu, Gulu Dansı” dedi.Mecliste komisyonlar kuruldu. Üç tane ‘Susurluk Raporu’ hazırlandı.  

Ayhan Çarkın, faili meçhul cinayetlerin özel harekât polisleri tarafından Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin’in talimatıyla “devletin bilgisi dâhilinde” işlendiğini açıkladı. Savcılık, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım ve özel harekât polislerinin arasında olduğu 19 kişi hakkında 18 faili meçhul cinayetten dava açıldı. 

İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti ve hakkında ‘cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak’ suçundan 5 yıl hapis cezası verildi.

Ama, Susurluk, Yeşil, Jitem katliam dosyaları kirlerinden aklanmadan sırları ile birlikte karanlık raflarda yerini aldı. 

Erbakan’ın haksız “Gulu, Gulu Dansı” benzetmesi haklı çıktı!    

***

Aradan 26 yıl geçti. Gökyüzünü yine kapkara bulutlar sarmış. Bulutlar arası hedefsiz şimşekler çarpışırken, yeryüzünü yıldırımlar hedef almış durumda. 

Organize Suç Lideri Çakıcı ‘af’ ile hapisten çıkınca, o bilindik ‘yaşlı kurtlar’: Çakıcı-Ağar-Alan-Eken toplandı ve paylaşım paydaşlarını  ‘fotoğraf’ ile duyurdular. Bu karede yer bulamayan Organize Suç Lideri Turancı Sedat Peker ‘dönüş sözü’ alarak yurtdışına çıkmıştı.

‘Söz’ tutulmayınca ‘racona’ uyan Peker, ‘Bir tripot, bir kamera” eşliğinde; gülerek, suçlayarak, tehdit ederek, faillerin bütün kirliliklerini tanık, belge, yer, zaman sıralamasıyla ortaya döküp, meydan okudu. Hem de eğer söyledikleri gerçek çıkmazsa, parmak ve bilek kesme sözü bile verdi.  

Hedefinde: Soylu, Ağar, Ağar’ın ‘Bodrum Hatırası’ fotoğrafı, Pelikancılar, medya patronları ve yalaka gazeteciler var. 

*

Orta yerde ülkenin gerçekleri:

Ülkemiz dünyada yapayalnız kalmış.

Maliye, Ticaret, İçişleri Bakanları hakkında çokça söylenti var.

Esnaf kepenk kapatmış, ticaret durmuş, iflas-intiharlar artmış. 

Kolimbiya Savunma Bakanı, İzmir Limanına gidecek olan 4.900 kg. kokain yakalandığını söylemiş. Bizimkiler, ‘Kime?!’ diye soramaz olmuş.

Adalet, Hukuk, Yasama, Yargıya işlev kazandıran kuvvetler ayrılığı tek elde toplanınca: Meclis, yargıç-savcılar işlevsiz, akademi ve medya konuşamaz olmuş. 

Yoksulluk-Yolsuzluk-Yasakları yok etme sözleri unutulmuştur. ‘3Y’; ihale yasaları ve kapitülasyon benzeri taahhütler imzalanarak ‘resmileşmiş’ daha kalıcı olarak sisteme eklenmiştir.

*

Mahsuni Şerif, yıllar önce olup bitenleri sıralayıp faillere: Yuh! Yuh! -çekerken, halkına da: Uykuda mısın? Uyan! Uyan! –demişti. 

Evet, “öğrenilmiş çaresizlik” gereği bizler; 26 yıl önce sivil toplumun büyük bir katılımla yaptığı: “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” benzeri bir eylemi bile yapmıyoruz. 

Sadece bakınıp-yakınıp-umutla bekliyoruz! 

İşte, memleketin hali! Şimdi gel de uyu. 

 281 total views,  1 views today

Bugün Bayram / Emin Toprak

16.05.2021

Bugün Bayram

Emin Toprak

Bugün bayram!

Bayram; dinsel ya da ulusal ögelerle toplumu bir araya getirmek için gerekli olan sinerjiyi sağlayacak kutsal’ günlere verilen isimdir. Bayramlar, gösteri, tören ve eğlencelerle kutlanır.

Bugün bayram!

Çıkar savaşları son hızla devam ediyor! 

Havalar çok çok sıcak, alaz alaz! Ortalık toz, duman! 

Sermaye-Siyaset-Devlet-Çeteler; güç gösterisi ve çıkar peşindeler, susmuyorlar! 

Hem de henüz “Susurluk” kirleri aklanmamışken!

Her gün listeye yepyeni karanlıklar ekleniyor.

Hani nerde, niçin suskun savcılar!

Bugün bayram!

İş, aş arayanlar, emekliler, doyamayan emekçiler, güvenli bir gelecek, daha sağlıklı bir çevre için Rize İkizdere Vadisinde, Kaz Dağlarında, maden ocaklarında talana karşı olanlar, içeride-dışarıda insan hakları ve özgürlükleri gasp edilenler için de bayram! 

Bugün bayram!

Salgına dönüşen bir hastalık, bir buçuk yıldan beridir tüm dünyaya ölüm korkusu salmış durumda. İnsanlar şaşkın, endişeli korku içinde; maske takarak, fiziki mesafeli durarak, aşı olarak, işe gitmeyerek korunmaya çalışıyorlar. 

Bugün bayram!

Herkes kepenk kapatıp, kısıtlı yaşarken, 40 yıl sonrası torunlarımıza bile dolar borcu bırakan beş ünlü müttehittin taksit ödemeleri devam ediyor.    

İşte böyle bir bayram!

***

Bugün bayram!

Oruç tutmak, kurban kesmek ve bayramlar sadece İslam inancına ait değil ki. Bunlar, hemen her inancın ortak değerleri. Bu inançların çok çok öncelere dayanan, insanlık tarihiyle yaşıt bir geçmişleri var. Biraz da bu neden-niçin tarihine bakalım: 

Dünyada yaşam başladığından beri olagelen; deprem, fırtına, yangın, su tufanı, yanardağ, salgın gibi insan fizik ve teknik gücüyle önlenemeyen, pek çok doğa olayı, olmuş daha da olacaktır. 

Bu felaketler, sınır, kimlik farkı olmaksızın herkese zarar veriyor, çokça acı, korku, yılgınlık yaşatıyordu. 

Bir de öte-dünyada olacaklar eklenmişti korkularına. Bu ruh haliyle insanlar kendilerini, yaşamda olup-biten tüm olumsuzlukların sorumlusu; günahkâr-suçlu-aciz-yetersiz biri olarak görüyordu. 

Bu suçluluk içinde ‘İlahi’ güçlerden çaresiz ve savunmasız olarak korunma isteyen insan toplulukları vardı. Bunlar hangi güçten korkarsa ona tapıyordu. Güneşe, aya, yıldızlara, ruha, suya, havaya, toprağa, ateşe … tapmalar işte böyle başlamıştır. Böylece tapınaklar, yapılmış, aracılık yapacak ruhban sınıfı oluşmuştu.  

Çok tanrılı ve tek tanrılı inanç sistemlerinde insanlar; yaşanan tüm iyilik, kötülük, sıkıntı ve felaketleri, Tanrısal güçten gelen birer “hayır ve şer” olarak görürdü. Bu varsayımdan hareketle de O yüce güce sığınılır, O’nun af etmesi, koruyup kollaması istenirdi. O, yüce güç ile aralarında oluşan fiziki-düşünsel mesafenin azalması için, Cennette gidip O’na daha yakın olmak için, O’nu mutlu etmek için ibadet ve dua edilirdi.  

Oruç tutma; çok tanrılı ve tek tanrılı inanç sistemlerin hemen hepsinde vardır. Bireyin, mensubu olduğu inançça belirlenen kural, gün-saat sayısı kadar; yemek, içmek, yıkanmak, parfüm kullanmak, cinsel ilişki gibi ihtiyaçlarını ertelemesi veya yasaklamasıdır. 

Amaç; bu dünyada rahat etmek öte-dünyada Cennette gitmektir. Bunun için kişi Yaradan’a; işlediği suç-günahlar-yanlışlar için pişman olduğunu, tövbe ettiğini söyleyerek af diler. Ayrıca, vicdan muhasebesi yaparak; başkalarına karşı hatalı davranışlar ve haksızlıkları için özür diler, dargın olduklarıyla barışıp helalleşir. Bu amaçlarla dua eder, dilekte bulunur, gücü oranında ihtiyaç sahiplerine yardım eder.

Bayram, kurallara uyarak oruç tutma süresinin bitiminde, belirlenen gün süresince akraba-komşu-dost ziyaretleri yapılarak kutlanır. Bayramlarda coşku ve kutlama; görevlerini yapıldığı ve günahlardan arındıkları varsayımıyla yapılır.  

Böylece kişinin, içsel ve toplumsal alanda olup-bitenlerle yüzleşmesi, dayanışma içindeki bir sorumlu kişi olma farkındalığı kazandırılmak istenir.   

***

Aradan yıllar yüzyıllar geçmiş, salgın, deprem, fırtına, yangın, su tufanı, yanardağ gibi yerden, havadan, sudan kaynaklı pek çok doğa olayları yine olmaktadır. İnancını kendince yaşayan ve bilime inanan toplumlar için artık bu doğa olayları bir ‘kader’ değildir. Bu olayların verebileceği can-mal kaybını bilimsel ve teknolojik önlemlerle azaltılması şansı elde edilmiştir. 

Ancak şimdi de açgözlü insanlar, çıkarları için dağları, ormanları, suları, denizleri özetle doğadaki ekosistemi tahrip etmeye başladı. Korkunç olan da budur… 

Bayramın; Barış-Adalet-Kardeşlik-Özgürlük getirmesini diliyorum.

 231 total views,  3 views today

İnsanlık Değerleri / Emin Toprak

10.05.2021

İnsanlık Değerleri

Emin Toprak

İnsanlık, yaşamın ortak uyuşma noktalarını bulmak, bencilliği yok etmek, yaşamı daha yaşanır kılma arayışı olarak başlayan ve insanların genlerine işlenerek ölümsüzleşen erdemler bütünlüğüdür.

 

Taocu düşünür Tao Tseu, bu diyalektik döngüyü anlatırken der ki: 

Erdem insanla birlikte ölmez, yeni doğan bebekle geri döner.’ 

Bu tanımlamadan yola çıkıp şöyle bir çıkarımda bulunabilir ve:

Demek ki dünyamızda kötülüklerin azalması, barış ve uzlaşının olması, ancak ‘insanlık’ geni taşıyanların çoğalıp etkin olmalarıyla mümkündür diyebiliriz. 

Fakat bu kez de şöyle bir soruyla karşılaşabiliriz:    

Peki, o halde “insanlık değerleri” nedir ve nelerdir? 

Eğer hemen: eşitlik, özgürlük, adalet, hukuk, barış, liyakat, nezaket, saygı, empati, dürüstlük gibi bir sıralama yaparsak çok da inandırıcı olmayabiliriz.

Çünkü başka başka ülkelerde yaşayan her kişi ve yönetim kendince böyle bir sıralama yapar. Fakat ne yazık ki bu sıralamayı yapan kişi ve yönetim; bağlı olduğu etnik kimlik, inanç, mezhep, yaşam tarzı gibi o kabileye, o gruba özgü değerleri önceleyerek, onlara özgü bir sosla bezeyip sunar. 

Bu grupsal sosa batırılmış değerler, objektif değil sübjektiftir, yani bütünü değil, sadece o grubu temsil eder. Bunlara göre: “en doğru, en kutsal” değerler kendilerine aittir. Tabii ki, pek çok grup karşılıklı olarak bu önyargılara sahipse, o zaman bunların uzlaşması değil çatışması kaçınılmaz olur. 

Çünkü onlar birer fanatiktir. Fanatikler; nesnel gerçekleri görmek, duymak, bilmek istemezler, sadece kendi grubunu kutsar, onun çıkarını düşünür, ‘öteki’ olanları ise ‘düşman’ ilan ederler. 

Sosyoloji, bu tarafgirliği: mahalle kültürü” olarak tanımlar. 

Tarihte ve günümüzde çokça zalim, bu grupçu kültürle beslenip güç kazanmıştır. Mazlum halklara karşı sömürü, talan, zulüm, kötülük, acı, kıyım yaşatan savaşları da işte bu güçler başlatır.

O halde bu etnik kimlik, din, inanç, mezhep, yaşam tarzı gibi grupçu, çatışmacı değerler insanlığın ortak değerler değildir, olmamalı. Onlar insanı sadece kendi gözlükleri ile baktırır. 

Oysa her ülke kendi farklılıklarını birer zenginlik sayıp, onları eşitlikçi bir anlayışla yani insanlık değerleri ile kucaklarsa, o zaman iç barışını sağlar ve evrenselleşir. 

***

Herkes gibi ben de zaman zaman kendime: “Niçin dünyada açlık, yokluk, sömürü, savaşlar var? Niçin insanlar bana yetsin, bana dokunmasın yeter anlayışında? Niçin haklı çoğunluk, haksız zalimlerin yanında yer alır? …”   Benzeri sorular sorar, kendimce cevaplarım.

Toplum ikiye ayrılmış: 

Solda fakir bir çoğunluk, sağda şatafat içinde bir azınlık var!  

Fakat ne yazık ki, bu denklemde bir tuhaflık bir yanlışlık var!

Çünkü, sağdakilerin hem güç kaynağı hem destekçileri hem de şakşakçıları, solda olması gereken fakir çoğunluktan!

Yani sorgulamayan yoksul çoğunluk; kendi yoksulluğuna neden ve sorgulamasına engel olan zengin azınlığın hizmetinde!

Hep birlikte insanca yaşamak için denklemi bozan bu güç kaynaklarına ulaşıp, onları esas saflarına çağırmak gerek.

Bernard Shaw: “Doğruyu her zaman söylemek bir erdemdir, ama doğruyu zamanında söylemekse erdemlerin erdemidir.” -der. 

Zaman daralmadan doğruları söylemek, gerçeklerle yüzleşmek gerek.

***

Şimdi yeniden: eşitlik, özgürlük, adalet, hukuk, barış, liyakat, nezaket, saygı, empati, dürüstlük gibi evrensel değerlerimize dönelim. Bunların nasıl var edebileceğimiz düşünelim.

Barış içinde yaşamayı sağlayan bu değerler sık sık savaşlarla, bencillikle ve riyakarlıkla çiğnenir. Bu kara güçlerden ürken insanlar bu yüzden; acı, karmaşa, haksızlığı görünce sinip kaçmaya çalışırlar. Fakat kurtulamazlar, kendi iç sesine, vicdanına yakalanıp, sorgulanırlar. 

Bu anlarda güçsüz ve çaresiz olduklarını kendilerine fısıltılarla söylerler. İşte yaşadıkları bu ikilemler yüzünden insanlar kendileriyle barışık olmaz stres-depresyon içinde yaşarlar. (Gerçi aşırıya kaçmayan gerginlikler de yaşamsal bir gerekliliktir. Çünkü, olup bitenlere duyarsız kalmak mutluluk değil, olsa olsa bir sığlık, bir durgunluk verir insana…).

Önemli olan kişi ve yönetimlerin bu evrensel değerleri; renk, dil, din, inanç, sınır, aidiyet gibi sınırlamaları yok sayarak insanlığı kucaklamasıdır. Erdemler, bireyden topluma, toplumdan bireye yansıyan güç kaynağı bir tohum olarak deneyimlenip yaşamı biçimlendirmeli.

Eğer bu değerler egemen olursa dünyamıza, o zaman gücü ele geçirenin zalimlerin iktidarı uzun ömürlü olamaz ve yaptığı zalimliklerinin hesabı da bir gün elbette sorulur. 

Bu insanlık değerleri sayesinde sömürü, talan, zulüm, kötülük, acı ve kıyım yaşatan savaşlar son bulur dünya herkese yeter.  

Bu değerler insanlığı değil tüm canlıları ve doğal çevreyi de korur.

 280 total views,  1 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu