Press "Enter" to skip to content

Şiddet ve Eğitim / Bülent Avcı

12.09.2021

Şiddet ve Eğitim


Dr. Bülent Avcı

Sağlıklı bir öğrenme süreci belirli koşulları gerekli kılar. Tıpkı uyumak için sessiz, sakin ve güvenli bir ortam, uygun sıcaklık vesaire gerekli ise, öğrenme süreci de bir çok içsel ve dışsal faktörü gerekli kılmaktadır. Çocukların okul içinde ve dışında öğrenme süreçlerini etkileyen en önemli faktörlerden biri şiddet olgusudur.

-Okulda, evde ve sokakta doğrudan veya dolaylı olarak şiddete maruz kalan çocuğun (öğrencinin) öğrenme zorluğu çekmesi tabii bir sonuçtur. Şiddet çeşitli biçimlerde (fiziksel, sembolik, psikolojik) çıkar karşımıza.

-Anne ya da baba dayağına (ya da horlanmasına) maruz kalan çocuk

-Sürekli aile kavgasının yaşandığı evde büyüyen çocuk

-Sokakta itilip kakılan ya da sokak kavgalarına tanık olan çocuk

-Okulda öğretmen ya da diğer görevlilerin fiziksel ya da psikolojik şiddetine maruz kalan çocuk

-Okulda diğer öğrencilerin kabadayılığına maruz kalan çocuk

Sağlıklı bir öğrenme ve gelişme süreci yaşayamaz; şiddet olgusu, son derece hassas ve karmaşık bir süreç olan öğrenmenin önünde engel teşkil eder; bu durum çocukta kalıcı travmalara yol açar… İleriki yaşlarda şiddete yönelebilir: Amerika’da okul katliamı yapanların geçmişlerine bakıldığında kendi öğrencilikleri sırasında kabadayılığa (bullying) maruz kaldıkları anlaşılmıştır… Şiddete maruz kalan ve şiddet ortamında büyüyenlerin, yetişkinliklerinde tüm sorunları şiddetle çözme eğilimi  göstermeleri tesadüf değildir.

Acı ama gerçek: bir eğitim-terbiye biçimi ve sorun çözme aracı olarak dayağın-şiddetin toplumsal kabul görmüş olduğu bir diyardır Türkiye. Cumhuriyet bir çok şeyi yenileyip değiştirmeyi başarmış fakat medreselerde ki dayak-kötek kültürünü aynen cumhuriyet okullarına taşımıştır…

Ve tabii ki, şiddet üzerinden inşa edilen eğitim en çok yoksul işçi sınıfı çocuklarını etkiler.

John Lennon’in working class hero şarkısında söylediği gibi,

 

They hurt you at home and they hit you at school
They hate you if you’re clever and they despise a fool
‘Til you’re so fucking crazy you can’t follow their rules

When they’ve tortured and scared you for 20 odd years
Then they expect you to pick a career
When you can’t really function, you’re so full of fear

Okulda evde itip kakarlar; zekiysen nefret ederler naifsen hor görürler… ve bu zulmü efendilerin kurallarını uygulayamayacak denli kötürüm olana dek sürdürürler… Böylece yirmi bilmem kaç yıl işkence ettikten sonra git kendine bir iş bul adam ol derler, oysa korkudan elin ayağın tutulmuş iş görmez olmuşundur…

[çeviri bana ait]

 

Peki öğretmenin elinden ne gelir?

Tüm bunların ortasında öğrencinin eleştirel okuryazarlık bağlamında sınıf bilinci kazanması şiddet olgusunun olumuz etkilerini en aza indirecektir.

Sınıf bilinci, eleştirel ve yaratıcı düşünceyi de içerdiğinden, çocuğun (öğrencinin) eğitim yoluyla yukarıdan aşağıya doğru empoze edilen ideolojik manipülasyon ve yalanları çözebilmesine yardımcı olur.

Sınıf bilinci şiddetin öğrencinin sosyal, ekonomik ve politik nedenlerini farklı düzeylerde anlamlandırabilmesini sağlar.

Sınıf bilinci öğrenciye daha iyi bir yaşam-dünya hayal etme enerjisi sağlar ve bu onu dirençli hale getirir…

Aksi takdirde çocuk (öğrenci) içinde bulunduğu durumun toplumsal, ekonomik ve kültürel nedenlerini idrak edemeyip olup bitenden sadece kendisini sorumlu tutabilir; bunun verdiği kızgınlığın kendi-öz yıkımına yol açması kuvvetle muhtemeldir.

 

Dr. Bülent Avcı

Seattle, WA
Eylül 2021

 453 total views,  3 views today

EĞİTİM  
Sinem Canpolat

21.10.2021

Finlandiya’da Yükseköğretim

Sinem Canpolat

Finlandiya eğitimdeki başarısı ile tüm dünyanın hayranlıkla takip ettiği bir ülke. Benim de bu ülkede eğitim alma şansım oldu. Şu anda Doğu Finlandiya Üniversitesi’nde okuyorum. Finlandiya’daki eğitim sistemini ve Türkiye’deki yükseköğretim uygulamaları ile olan farklılıklarını kendi gözlemlerime dayanarak paylaşmak istiyorum.

Finlandiya eğitim sisteminin en önemli özelliği, öğrencinin kendi öğrenme hızında ilerlemesine önem vermeleri. Özellikle ilköğretim ve temel eğitimde öğrencinin öğrenme hızında ve nispeten esnek bir öğrenme ortamı sunulması daha bilindik bir uygulama. Deneyimlemeden önce, bunun yükseköğretim için önemini kavrayamamıştım. Oysa oldukça motive edici bir uygulama.

Türkiye’deki üniversitelerde öğrencinin bireysel özellikleri veya öğrenme hızından çok önceden belirlenmiş bir akademik takvimin uygulaması var. Sınav tarihi, sunum tarihi, hangi kaynakların okunacağı, hangi sırayla okunacağı… Her şey önceden dersin sorumlu akademisyeni tarafından belirlenmiş oluyor ve öğrencilere dönem başında bildiriliyor. Öğrenciler yetişkin oldukları halde okuyacakları kitapları bile kendileri seçemiyor. Ki bu durum öğrencilerin motivasyonunu etkiliyor. Hangi hafta hangi kitabı okuyacağımızı öğretmen seçiyor ve bitirme hızımızı bile kendimiz belirleyemiyoruz. Okuma hevesini kırmak için kasten uygulanan bir yöntem sanki bu.

Oysa Finlandiya’daki üniversitede derslerin işlenişi şu şekilde ilerliyor: Dönem başında öğrenciye yararlanabileceği kaynaklar ve değerlendirme için alternatifler sunuluyor. Öğrenci istediği kaynağı, kendi seçtiği yöntemle çalışıyor, dönem sonu değerlendirmesinin nasıl yapılacağını da yine öğrenci seçebiliyor. Bu bir yazılı sınav olabileceği gibi, bir rapor, sunum vb. bir çalışma da olabiliyor. Öğrenci çalışmasını ne zaman bitirirse ders o zaman bitiyor. Bir öğrenci bir ayda, diğeri üç ayda tamamlayabiliyor. Katı bir ders takvimi yok, sadece yarıyılı belirleyen bir bitiş tarihi var.

Böylece öğrenciler kendi ilgilerine ve öğrenme tarzlarına göre yöntemi seçip dersten başarılı oluyor. Finlandiya’daki yükseköğretimin motive edici yönü bu. Sürekli aceleyle ödev, sunum yetiştirmeye çalışmayıp, aslında daha fazla ve verimli çalışılmış oluyor. Daha az kaygı ile daha istekli çalışılıyor.

 393 total views,  3 views today

Demokrasi mi Teokrasi mi?/ Emin Toprak

26.12.2021

Demokrasi mi Teokrasi mi?

Dünyada bilinen 4300 din var.” cümlesi notlarım arasındaydı. Cümle, okuduğum bir kitap ya da makaleden bir alıntıydı. Ben de bugün bu cümleye, bir duygu katmak, ‘ne kadar da çokmuş!’ diyebilmek için küçük bir ekleme yaptım: 

“Dünyada bilinen 4300 din varmış!” 

Ve ayrıca her din içinden de hiç benzeşmeyen, birbirine düşman olmuş onlarca mezhep, tarikat, cemaat türemiş! 

Demek ki, tarih boyunca bu 4300 dini anlayışlar kural ve öğretilerini insan topluluklarının beğenisine sunmuş. İnsanların ilk ataları da bu inançlardan birini seçmiş ve o inancı gelecek nesillerine miras olarak  bırakmıştır. Ret etmesi çok zor olan bu değişmez dogma, nas dolu bu inanç sistemleri, sonraları toplum içi ve toplumlar arası barışı yok eden savaşların en önemli aracı olmuştur.

Çünkü her kişi ve toplum seçtiği inanç ya da yolu; en doğru, en kutsal, en gerçek kabul etmiş. Kendi inancında olmayanları da en yalan, en yanlış, en sapık ve düşman saymıştır. 

Tarih boyunca dinlerin kutsal ve sorgulanmaz değerleri: “en doğru, en…” diye diye bir düşmanlık öfkesine ulaşır. Sıradan insanların bu öfke gücünü çok ustaca yöneterek kendilerine çıkar sağlayan krallar, tiranlar, derebeyleri, ağalar, beyler, ruhbanlar, şeyh, hoca ve onların koruyucusu devletler, bu sihirli gücü yoksul halka karşı bir zulüm ve sömürü aleti olarak kullanırlar. 

Bu çıkarcılar, sosyal psikolojinin yöntemleriyle algılar oluşturarak; içten duygularla dinini ve onun kutsallarını önemseyen, ibadet edip tapınan, çile çeken, adaklar adayan halkı: “vatan, millet, din, ümmet, inanç, …!”  gibi ego azdırıcılarla cephelere sürüyordu.  

İşte bu uğurda; nice savaşlar çıkmış, nice kentler, kültürler yanmış, yıkılmış, yok olmuş, nice insanlar; ölmüş-öldürmüş… 

Ve tüm insanlık çok büyük acılar yaşamıştır.

***

Yukarıdaki tarihsel özeti, hepinizin duyduğu bir konuşmayla güncellemek istiyorum.  

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17 Aralık günü: 

Bir Müslüman olarak NASLAR neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Hüküm bu.” dedi.

Sanırım bu açıklamayı; Merkez Bankasının faiz oranını, yüzde 9,50’den yüzde 8,50’ye çekme kararına, bir inançsal gerekçe olsun diye ve hem de bu kararın baş sorumlusu olduğunu belirtmek için yaptı.  

Tabii ki, bu mesaj istenen dindar kitleye ulaştı ve onlar da ‘Müslüman kararı ve nas sorgulanmaz‘ diyerek alkışladılar. O zaman biz de onlara ve herkese şu soruyu sormalıyız: 

“Peki, Müslüman NASLARA uygun faiz yüzde 8,5 mu?”  

Ki, bu sözleri söyleyen Sn. Erdoğan Ben ekonomistim” demiş, ekonomi literatürüne de: ‘Faiz sebep enflasyon sonuçtur’ teorisiyle katkı vermiş birisidir! 

20 yıldan beridir de ülkenin: en yetkilisi, en etkilisi, en sorumlusudur. Ve ayrıca, her yıl ülkenin bütçesini olası faiz oranlarına göre hazırlayan ve hiç değiştirmeden meclise onaylatan da kendileri…

Nas, İslâm ansiklopedisinde: “Allah’ın ve Peygamber’in sözü” olarak tanımlanır. Eğer, ülke yönetimi inanç sitemine dayalıysa, orada naslara uyulması zorunludur. Bu, bir “Teokrasi” anlayışıdır. Teokratik ülkelerde devlet, din adamlarınca yönetilir. Dünyada ‘naslarla’ yönetilen çok az Teokratik ülke vardır. 

Sayın Erdoğan’ın sadık kalacağına dair yemin edip, söz verdiği şimdiki anayasada (eser miktarda da olsa, sözde bile kalsa); “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça yazılıdır. 

Anayasalarında: “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazılı olan ülkelerde, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü esas alan kuvvetler ayrılığı vardır. Demokrasilerde nas ve taassup buyrukları değil demokratik özü olan, bilimi esas alan yasalar geçerlidir

Erdoğan, ülkede baskılanan demokratik hakları geliştirmek, demokrasi ve hukukun olduğu barışçı bir iklimi geliştireceğine, Ortaçağ’ın korkulu karanlık iklimini geri getirmek, o iklimin nasları ve tek kişi buyruklarıyla ülkemizi yönetmek istiyor.  

Dünyada artık ‘yerli ve milli’ olmak diye bir olgu kalmadı. Çünkü doğa kendi doğal iç devinimiyle değişip dönüşürken, insanlar ve kültürler arasında da sosyal ve ekonomik ilişkiler çoğaldı. Böylece oluşan iletişim, etkileşim, kaynaşma iklimi, genetik yapıları bile etkilenmeye başladı. Bu nedenle artık dünyada ne arı bir ırk ne de arı bir kültür kalmıştır. 

İnsanlığın övüncü olan, çok seslilik, çok renklilik ve bağdaşan uyumluluk durumu aslında dünya barışının bir habercisidir.

***

Bir alıntı ve iki cümlelik sözden yola çıkarak yapılan değerlendirmenin sonuna geldik artık. İsterseniz aynı eleştirel bakışla birazcık da ülke insanımızın gerçeklerine bakalım: 

İktidar-muhalefet ayrımı olmaksızın, insanlarımızın büyük bölümü: kendi kimliği, kültürü, inancı, yaşam tarzı gibi değerlerini “en iyi” kabul ederken, diğer kimlik ve kültürleri yanlış-eksik-öteki-önemsiz görüp istemez olmuştur. 

Birçok kültürü içinde barındıran bir ülkemiz var. Bu zenginliklerin bir arada huzur ve barış içinde yaşama hakları var. Bunun için de öyle bir aşı olmalıyız ki, her zaman kimliğini önceleyen ve kendini hep üstün gören ‘bencil’ anlayışlarımız ‘eşitlikçi’ anlayışlara dönüşüp, değişsin. 

Dilerim ki bu çağda ülkemiz, “Demokrasi mi Teokrasi mi?” ikilemini hiç  yaşamadan demokrasi, özgürlük ve barıştan yana olur. 

Barış içinde sağlıklı kalınız… 

Emin Toprak – DOSTÇA

 253 total views,  2 views today

Lira mı yoksa Dolar mı? / Emin Toprak

20.12.2021

Lira mı yoksa Dolar mı?

Hem AKP Genel Başkanı hem de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir politikacı. Bilindiği gibi politikacılar, verdikleri sözlere bağlı kalıp kalmadıklarıyla değerlendirilirler. 

20 yıllık iktidarın tek adamı olmayı başaran Erdoğan, yıllar öncesinde: “İtibardan tasarruf olmaz!” demişti. 

Hakkını yemeyelim! O, küçük bir grup için bile olsa, sözüne sadık kalmış ve bu küçük grubu zenginleştirmek, itibarlı(!) kılmak için nice görkemli törenler düzenlemiş, çokça riskler almıştır. 

O, bir Karadenizli olduğu için inşaat işlerini seviyordu. Öncelikli kılınan bu küçük grubun çoğu da inşaatçıydı. 

O, yetkileri çok olan tek güçtü ve zenginleri de seviyordu. KHK’lar çıkarıp  buyruklar vererek, inşaatçılara engel olan tüm pürüzleri yok etti:

Bazı müteahhitlere adrese teslim ve daha kârlı ihaleler vermek için iki yüz bilmem kaç defa ihale kanunu değiştirildi. 

Ayrıca, onların vergi borçları silindi, onlara bazı vergi muafiyetleri de sağlandı. 

Bu güçlü desteği alan müteahhitler daha güvenli olarak işe başladı:

Miras, çevre ve imar yasalarına uymasa bile, daha sonra uydurulacak olan bilmem kaç bin odalı yazlık kışlık sarayların yapımına başlandı ve bitirildi. Bu sarayları gezip görmedim, fakat görüp söyleyenlerden, fotoğraflayıp yazanlardan öğrendiğime göre:

Bu saraylar, masallara konu Ortaçağ şatafatıyla döşenmiş, donatıları altın varaklarla süslü, ipek kumaşlar, halılar, kristaller cömertçe kullanılmış. Yerleşkenin, kurulu sofralarında, her kuşun eti yenir, hiçbir kuşun sütü eksik olmazmış. 

Bu sarayların bir uçaklık yolcuları için bir uçak filosu kalkıp inermiş. 

İşte itibar dedikleri de bu olsa gerek. 

Şimdilik bu saraylar mutlu-mesut yerlerinde dursunlar, biz biraz da başka yerler bakalım:

Karun gibi zengin olan müteahhitler, zenginliklerini korumak için gizli-açık yollarla çok uzaklarda “offshore” hesaplara aktarıyor, sonra bu paraları sorgusuz sualsiz aflarla aklayarak geri getiriyor ve yollarına devam ediyorlardı. Bakınız, bu zinde parasal güçler ve inşaatçı iktidar el ele vererek, halkımız ile çevremiz için daha neler neler yaptılar: 

Çokça kentimize öğrencisi çok, fakat öğrenci yurdu ve öğretim üyesi çok az olan üniversiteleri kondurdular. Böylece öğrencileri devlet destekli  tarikat yurtlarına teslim ettiler! Sonra da lise eğitimi bile verilmeyen bu üniversitelerden nice diplomalı işsiz, nice özgüvensiz, mutsuz genç mezun ettiler. 

Dağları, dereleri, gölleri, ırmakları, madenleri, fabrikaları itibarlı ortakları arasında paylaştırdılar. Ve toprağı zehirleyip, EKO sistemi bozup, tarımı, hayvancılığı yok noktasına getirdiler.  

Ve Deli Dumrul’u şaşırtan, ona fark atan bir sistem buldular. 

Bir gömü bulmuş gibi sevindiren sistemin adı: “Yap-İşlet-Devret!”.

Sloganı ise: “Beş kuruş bile vermeden büyük işler yaptırmak!” Ve çok kazanmak!

Bu sitemle, beşli müteahhit grubuna adrese teslim ihalelerle; yollar, köprüler, tüneller, hastaneler, havaalanları yaptırıyordu. 

“Bu işlerin hiç gizlisi saklısı yoktur” demek için de ekranların önüne çıkıp; teslimat günü, ödeme şekli, şartları ve bir de hatır-gönül indirimi olsun, herkes görsün diye “şark pazarlığı” yapılırken tokalaşan eller onlarca kez sallanıyordu. 

Aslında eğer istenmiş olsa, bu şark pazarlığı sonucunda kesinleştirilen ücretler, birkaç yıl içinde taksit taksit ödenebilirdi. Fakat, istenmedi! 

Hani, “Beş kuruş bile vermeden” iş yapılacaktı ya!    

Deli Dumrul’u bile şaşırtan bu sistem, aslında Osmanlı’yı iflas ettiren bir kapitülasyon yöntemi idi. Bu sistemle, borçlar, yıllar sonrasına ertelense de geometrik bir artışlarla ‘tahsil’ edilirdi. 

Müteahhit alacakları için lira yetersiz görülerek elenmiş, bunun yerine o günkü dolar endeksli ve olası enflasyon artışlarıyla güvence sağlanmıştı. 

Ayrıca, olası risk ve uyuşmazlıklar olduğunda, hak arayışları için ülkemiz mahkemeleri değil, uluslararası mahkemeler yetkili kılınmıştır.

Böylelikle, 40 yıl sonra da bu sömürgen, patronların torunları, şimdiki sessiz 80 milyonluk halkın torunlarından dolarlar alacaktır. 

İşte, Deli Dumrul bu hinlikleri düşünemediği için şaşkın ve üzgün!  

***

Sayın Erdoğan, bir ay aralıklı iki konuşmada sistemini tanıtırken: 

  • 19 Kasım günkü ‘Gençlerle’ buluşmasında: “Bizim ‘yap-işlet-devret’ diye bir prensibimiz var. Pazarlığımızı yaparız, 15 sene, 20 sene belki daha fazla, bu şehir hastanesini yaparlar, işletirler ve bu yaptığımız anlaşmaya göre de 15 sene sonra, 20 sene sonra hastaneyi nereye bırakırlar, devlete bırakırlar ve bizim cebimizden de bir kuruş çıkmaz… Ben ekonomistim, siz ne kadar kaynak oluşturursanız, devletin kasasından da bir kuruş çıkmaz.” 
  • 16 Aralık (dün) asgari ücret açıklamasında da: “Geçmişte asgari ücret şu kadar dolardı, şimdi öyle olsun dememek lazım. Bu çalışanları istismar etmek demektir. Sormak lazım, eskiden sizin zamanınızda maaşlar dolar mıydı?” demişti. 

O halde biz vatandaş olarak Sn. Erdoğan’a soralım: 

Peki, vermiş olduğunuz sayısal garantiler tutmadığı için her yıl hazineden verilen dolarlar kimin cebinden çıkıyor, bunlar kimin parası?

Peki, müteahhit alacakları için sizin buyruklarınızla: Dolar + Enflasyon +Uluslararası mahkeme güvencesi verilerek 40 yıl sonrası geleceğimize ipotek konmamış mıydı? 

Peki, sizin buyruklarınızla 40 yıl sonra doğacak torunlarımız, lira ile değil de dolarla borçlandırılmamış mıydı? 

Ve özetin özeti son soru: 

Size ve tanışlarınıza itibar sağlayan birikimler acaba, Lira mı yoksa Dolar mı?

Emin Toprak – DOSTÇA

 277 total views,  2 views today

İnsan Hakları – AHİM ve Siyaset / Emin Toprak

12.12.2021

İnsan Hakları – AHİM ve Siyaset

Kısa aralıklarla iki dünya savaşı yaşamış ve çokça yarası, derdi bulunan dünyanın 51 ülkenin (şimdi 193) birlikteliğinde 1945 yılında Birleşmiş Milletler” (BM) kurulur. 

BM’nin amacı; savaşların dünyada neden olduğu yaraları sarmak ve barış içinde yaşanacak bir iklim sağlamaktır. Yapılan görüşmeler sonunda; tüm insanlara, eşit hukuk ve sosyal haklar verilirse, dünyada bir barış iklimi oluşabileceği ortak görüşüne varılınca:

10 Aralık 1948 günkü oturumda İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” kabul edilir. (Türkiye, bu bildirgeyi 6 Nisan 1949’da imzalamıştır.).

İşte bu nedenle 1948 yılından beri 10 Aralık günü BM üyesi ülkelerce: “Dünya İnsan Hakları Günü” olarak süslü törenler ve nutuklar eşliğinde kutlanır.

Bu bildirgenin 30 maddesi vardır ve özetle şunları kapsamaktadır:   

Madde 1Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.  

Madde 2Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.

Diğer 28 maddede de ise özetle:

Hiç kimsenin, kölelik, kulluk altında tutulamayacağı…

Herkesin, eşit-özgür-onurlu birey olarak: inanç, din, düşünme, anlatım, vicdan, savunma, güvenlik, özel yaşam, evlilik, aile, konut, mal-mülk, seyahat, çalışma, adil yargılanma, sığınma … hakları olduğu… Ve herkesin yasa önünde eşit, eşitçe korunur, kimseye aşağılama, işkence uygulanamaz, hiç kimse keyfi olarak yakalanıp, tutuklanmaz ve sürgün edilemez. … olduğu belirtilmektedir.

Eğer bildirgedeki detaylara girmeden, sadece yukarıda açılımı verilen 1. ve 2. maddelerdeki kıstaslara bakarsak, bir ülkenin hangi ligde yer aldığını görmüş oluruz. Zaten, tüm uluslararası kıyaslamalar bu kıstaslara göre yapılmaktadır.

Bunlar, her insan için gerekli, vazgeçilmez, olmazsa olmaz haklardır. Fakat bir de “kazan kazan” çıkar ilişkilerinin insanlığa yaşattığı gerçekler vardır. Bu gerçekler bizi iki farklı yaşam biçimi ile karşılaştırır:

  • İnsan haklarına uyulan ülkelerde: insanlar, daha saygın-özgür-mutlu…
  • Özgürlüklerin baskılanıp yok sayıldığı ülkelerde: ise insanlar, daha özgüvensiz-çaresiz-mutsuz…

***

47 Avrupa ülkesi 1950 yılında, “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” ilkelerini esas alarak, kendilerine özel: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” (AİHS) ve onun yargı sistemi olan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi” (AİHM)’i oluştururlar.

AHİM yargı sistemiyle, kendi ülkelerinde yaşadıkları sorunlar yüzünden mağdur olanların başvurularına hukuksal çözümler bulunarak gereği için ilgili devlete bildirilir.

İşte bu aşamada uluslararası mahkemenin vermiş olduğu hukuksal karara uymak, ya da uymamak ilgili devletin siyasi tercihi olmuş, yani hukukun üstünlüğü, siyasetin üstünlüğüne dönüşmüştür.

Ne yazıktır ki, belirleyici olan bu davranış; çoğunlukla insan haklarını değil, yani hukuku değil “çıkarları” esas almaktadır. Yani, insan hakları bir hukuksal konu olmaktan çıkıp, bir siyaset konusu olmaktadır.

AHİM Başkanı Robert Spano, kurumunun 2020 yılı çalışmalarını anlattığı toplantıda, ülkemizi çokça andı. İşte söylediklerinden bazı seçmeler: 

  • 2020’de Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkeden, AİHM’e 41.700 başvuru olduğu… 
  • Başvuruların %75’inin: Rusya, Türkiye, Ukrayna ve Romanya’dan geldiği… 
  • Rusya Federasyonu: 13.650 vaka (%22,4) ile birinci, Türkiye’nin 11.750 vaka (%18,1) ile ikinci olduğu…
  • Türkiye aleyhine yapılan başvuruların, 2019’a göre %27 artış gösterdiği, 
  • Türkiye ile ilgili davaların en çok ifade özgürlüğü ile ilgili olduğu,  
  • Büyük Daire’ye yapılan başvuruların, 2019’a oranla yüzde 22 artarak 556’ya ulaştığı…

Madem ki ülkemiz AHİM’de bu denli öne çıkmış, biz de içeriden birkaç örnek ekleyelim:

2004 yılında; Anayasanın 90. madde 5. fıkrasına: ”Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”

AHİM’in kararlarına uymak için 17 yıl önce yukarıdaki cümle ile anayasal bir söz veren iktidar; AHİM kararlarını, ülkemiz anayasasının hükümlerinden daha üstün saymıştır ve bugün halen iktidar…

Fakat ne yazıktır ki, tek kişiye dönmüş olan aynı iktidarın tek kişisi olan Erdoğan, iki gün önce AHİM kararları için: Türkiye’nin Avrupa’nın Kavala ve Demirtaş ile ilgili kararlarını tanımadığını, kararların yok hükmünde” olduğunu söyledi.

Sn. Erdoğan’ın bu sözleri; kendi iktidarının ne denli sözünde durmaz ve güvenilmez olduğunu yeniden hatırlatmış oldu.

Böylece yurdumuzda; hak-hukuk-adalet büyük bir yara almış ve siyasete yenik düşmüştür.

Biraz da kendilerini insan hakları, barış ve özgürlük savunucusu olarak gören ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin tutumlarına bakalım:

Irak ve Suriye paylaşım savaşı sonunda can-mal güvenliği kalmayınca, ülkelerini terk etmek zorunda kalan mültecilere insanca yaşayacak bir ortam sağlamak yerine onlar; bir tehdit unsuru, bir pazarlık kozu haline getirilmiştir. Tıpkı bir pokerci kurnazlığı ile çekilen “rest” görülmüyor ve bu kanlı arenada mülteciler bir al-ver pazarlık objesi olmuşlardır.

Suriye, Irak, İran, Türkiye’de Kürtlerin insan hakları da bazı devletlerin al-ver konusu olmuş, her devlet bu sorunu kendi politik-ekonomik çıkarları için kullanmış, kullanmaktadır.

Türkiye’nin Suriye’de özellikle de Afrin halkına yaşattıkları ve sürmekte olan Türkleştirme eylemleri sessizce izlenmiştir.

Uğradıkları haksızlıkları AHİM’e taşımış binlerce insanımızın simgesi olan, Selahaddin Demirtaş ve Osman Kavala: “hakları gasp edilmiştir” kararları alıp, beraat ettikleri halde, halen hapishanelerde rehin tutmaktadır.

***

VE: 

Varsın, İnsan Hakları Mahkemesi, hak-hukuk-adalet için kararlar versin!

Eğer bu hukuki kararların uygulanması için son sözü siyasi temsilci olan: “Bakanlar Komitesi” söylüyorsa…

Eğer bugün ülkemizde yönetim, Anayasa ve uluslararası yasaları değil, sadece KHK ve buyrukları geçerli kılmışsa… 

Eğer halkın büyük çoğunluğu “bana ne!” deyip, vicdani bir tepki bile göstermeden susuyorsa…  

Eğer sözde uygar ülkelerin  “Bakanlar Komitesi” de insan haklarını çıkarları için riyakârca bir “al-ver” konusu yaparak, ganimet bölüşümünü gülücüklerle kutlayıp el sıkışıyorsa…

Böylelikle savaşlar kutsanıp, ölümler, işkenceler ve hak ihlalleri unutuluyorsa…

Ne önemi var, neye yarar tüm bu kararlar!?..

Emin Toprak – DOSTÇA

 358 total views,  2 views today

Çamlıca Kulesi ve Gökdelen / Emin Toprak

06.12.2021

Çamlıca Kulesi ve Gökdelen

Bugünlerde:

Henüz soğuklar başlamadı, fakat başladı-başlayacak, başlayınca halkımızın neler yaşayacağını henüz bilmiyoruz.

Sadaka niyetli “Askıda ekmek” projesi tutmamış olacak ki, insanlar biraz daha ucuz birkaç ekmek alabilmek için yağmur, çamur demeden uzun kuyruklar oluşturuyor.  

Garibanın öğünü olan simitler de artık yarım yarım satılır oldu! 

Komşu ülkeleriyle küs, kapı komşu partileriyle kavgalı, parası pul, itibarı çizik, bir ülke olduk. 

Her gün artarak çoğalan korku, öfke, yaraları olan halkımız suspus. Fakat en yetkili makamdan duydukları: “Dünya bizi kıskanıyor!” sözü, onları şaşkına çevirip kendileriyle konuşur yaptı: Neden acaba? Niçin acaba? diye diye hayretler içindeler.  

“Cezasızlık” güvencesinin güvenli kıldığı güvenlik görevlileri; insanları, uçmakta olan helikopterden atabiliyor, Kadıköy-Göztepe’de ters kelepçe takılı genci kafasına kurşun sıkarak öldürebiliyor ve olay yerini gözleyen onlarca kameranın “arızalı” olduğu söylenebiliyor. 

İç karartan bu olguları sonlandırıp, biraz da “seyir kulesinden” bakalım mı? 

***

12 Kasım 2021 günü, AA, DHA ve İHA şu haberi paylaştı:

“Üsküdar’da geçen yıl açılan Çamlıca Kulesi’nde görevli bir personel, ‘restoran bölümüne gelen İsrailli N.O. ve M.O. adlı evli çift ile Türk vatandaşı İ. A’nın kule pencerelerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konutunun fotoğraflarını çekip birbirlerine gösterdikleri’ yönünde ihbarda bulundu.”

Sonra:

“Çift, ‘siyasal ve askeri casusluk’ suçundan tutuklandı.”

Teknoloji çağında, dünyamız artık küçücük bir nokta oldu, eğer istenirse herkes bulunduğu kuytu yerden sesli-görüntülü dinlenip, gözlenebiliyor. Böyle bir çağda bile, turistik bir yerde fotoğraf çekenleri trajikomik bir gerekçeyle: ‘siyasal ve askeri casus’ olarak suçlanıp, tutuklanmakta!!!… 

Sonra:

İsrail Başbakanı:
“Türkiye ile ortak çabalarımızın ardından Mordi ve Natali Oknin serbest bırakıldı, İsrail’e evlerine dönüyorlar…”

3-5 gün içinde olup biten bu olay; daha önce aynı suçlarla tutuklu iken, Cumhurbaşkanına gelen telefonlar sonunda ABD’ye teslim edilen “Papaz” ve Almanya’ya teslim edilen “Gazeteci”yi anımsattı.

Sonra da sessiz çoğunluk fısıltıyla: 

“İşte, yargı ve yürütmenin tek kişide toplanmasının yararı bu! -diye çığlık attı.

“Ne kadar önemsiz-gereksizmiş bu: ‘siyasal ve askeri casusluk’! -deyiverdi.    

*

“Çamlıca Radyo ve TV Kulesi”; denizden 218 metre yüksekte olan, Küçük Çamlıca tepesi üzerine 398 metre eklenerek yapılan bu teknoloji/turizm amaçlı yapı, dünyanın en yüksek binaları arasına da girmiştir. 

Bu kuleye çıkan herkes, 587 metre yükseklikte, gözünün gücü oranında dört bir yanı engelsiz olarak görebilir. Ayrıca İstanbul’un çokça yerinden de gündüzleri kuleyi, geceleri de yanıp sönen kule ışıklarını görülebilir.  

Yukarıdaki bu komik casusluk haberi, henüz çıkmadığım kule hakkında yazı yazmama ve ayrıca Tahsin Yücel’in o muhteşem “Gökdelen” eserini anımsama neden oldu.   

Tahsin Yücel (1933-2016): çok iyi bir öykü, roman, deneme, kurgu ve sözcük ustası. O, akıcı anlatısıyla ele geçirdiği okurunu aktif kılmayı bilen bir kalem. Ve O, okurunu hiç rahat bırakmaz; onlara soru sordurur, yorum yaptırır, onları düşündürür… 

İlk baskısı 2006 yılında çıkmış olan bu eser; 67 yıl sonrayı, yani 2073 Türkiye’sini, özellikle de İstanbul’u anlatıyor. 

(Yaptığım ‘google’ araştırmasına göre: 

  • 2006’da İstanbul’da 12 “Gökdelen” varmış, şimdi yüzlerce…
  • 2007 yılında İstanbul’un nüfusu: 12.573.836 kişi.). 

Normal bir nüfus artışı olursa 2073 İstanbul: 20-25 milyon olabilir. Oysa  kitapta nüfusun: “En fazla 2 milyon belki de daha az,” olduğu yazılı!

Çünkü: 

Ülke; politikacı, müteahhit ve işbirlikçilerinin; gizli-açık tehdit, pazarlık, paylaşımlarıyla yönetiliyormuş. “En fazla 2 milyon belki de daha az” olan nüfusu da işte bu doymak bilmez açgözlüler ile onlara hizmet eden sınırlı sayıdaki bilgisayarcı, güvenlikçi, pilot, savcı, yargıç, avukatlar ve bir de bunların eş ile çocukları oluştururmuş.

Yaşamın sürdüğü ve yapılacak her yeni gökdelende Başbakan, bakan ve yandaşlarına verilirmiş en gözde daireler olduğu…

İşte bu mutlu azınlık, asansörlerle bilmem kaç yüz metre yüksekte olan yuvalarına 10 saniyeler içinde ulaşır, evden-işe, işten-eve mekik uçaklarla gidip-gelirlermiş.    

Yeni gökdelenler dikmek uğruna, İstanbul’un her yeri şantiye alanı olmuş, tarihi dokusu tümden bozulmuştur. 

Tüm inşaat ve sosyal işleri bilgisayar komutlu akıllı makindeler yaptığı için az sayıda; işçi, güvenlikçi, memur, mimar, doktor, mühendis, öğretmen çalışır olmuş, pek çok meslek ise gereksiz olmuş ve basın da ancak illegal görev yapar olmuştur. 

Sokaklarda aç-işsiz-acılı çığlıkları yokmuş ve sokaklar bomboşmuş!

Çünkü: 

Ülkenin her yerini korku iklimi sarmış, işsiz, güvencesiz, milyonlarca halk: “istenmez” olmuş, kentlerde onları yaşatacak bir iklim kalmamıştır. 

İşte bu korku ikliminden canını kurtulabilen, görünmez insanlara “Yılkı Adamları” adını takmışlar. 

Var ama görünmez: “Yılkı Adamları!”:

İşleri, güvenlikleri kalmayan; çaresiz anne, baba, çocuk, genç, yaşlı milyonlarca halk…

Bir zamanların; işçisi, memuru, mimarı, mühendisi, öğretmeni gibi pek çok emekçileri… 

İşte bu milyonlar; gözden ırak ormanlar ve kırlık alanlara sığınarak, tıpkı ilk insanlar gibi korku içinde doğan, beslenen, yaşayan, büyüyüp ölendir bunlar. 

“Gökdelen”, insanı sarsarak düşündüren ve kucaklayan sanal bir eser. Teknolojik alanda olabilecek olası değişim ve gelişmelerin farklı bir toplumsal yaşama neden olacağı öngörüsü var. 

Eserdeki sömürü çarkları, çıkar ilişkileri, hileli oyunlar, “ego” gibi günümüzü anımsatan çokça benzerlik çokça gerçeklik… Bunlar, bugünlerde tanık olup yaşadıklarımızdan çok da farklı değil. 

***

Nereden nereye!.. 

Yakalanmadan Çamlıca Kulesinin en uç noktasına çıktım!

Kaçamak bir bakışla ben de 2073 yılına baktım! 

Neler gördüm, neler neler öğrendim:

Beşli çeteler; çok hırçın ve küfürbaz değil, daha zenginler! 

“Yılkı Adamları”! (Ki, onlar, torunlarımızın torunları!) En çok onlara baktım.

Onlara, gülücük-öpücük gönderip el salladım. 

Sonra, merakıma yenilip de utana-sıkıla sordum onlara: 

“Bizden size kalmış olan dolara endeksli; köprü, tünel, hastane, havaalanı borçlarınız acaba bitti mi? -diye.  

Cevap vermediler, sizce borçları bitmiş mi?

Emin Toprak – DOSTÇA

 310 total views,  2 views today

Yurttaş ve Devlet / Emin Toprak

28.11.2021

Yurttaş ve Devlet

Henüz 12 yaşında idim parasız yatılı okumak için köyden ayrıldığımda. Beni ve arkadaşlarımı büyük şehirlere götüren bu uzun yolculuğu, birkaç yıl otobüs koltuğu yerine, branda beziyle sarılmış bir kamyon kasasındaki sedire ilişerek (kış gelince, bu kasanın orta yerine konan bir odun sobası çıtır çıtır yanardı.) çokça toz, gürültü ve sarsıntı içinde yapmıştık.

İki yıl önce ihtilal olmuş, Yassı Ada Duruşmaları başlamıştı.

O yıllarda köyümüzde sadece birkaç radyo vardı, akşam olunca bu radyolu evlerde toplanan komşular, Vatan! Millet! Devlet sözcüklerinin sıkça geçtiği haberleri, Türkçe bilenlerin çevirisi ile Kürtçe dinlerdi.

Köyden daha büyük bir yerleşim yeri görmeyen 6-7 yaşlarındaki kardeşim Leyla da bu haber saatlerini çok sever ve ilgiyle dinlermiş. Radyodan sıkça tekrarlanan Vatan ve Millet sözcüklerinin anlamlarını az çok bilebilse de Devlet nedir, kimdir bilmiyormuş. Bunu hiç kimseye sormamış, beni beklemiş! Tabii ki, abisi olan ben, ne de olsa büyük şehirler görmüş biriyim ya!

İşte bu duygular içindeki kardeşim Leyla köye geldiğim ilk gün bana:

“Abi sen devleti hiç gördün mü?” -diye sormuştu.

Hiç unutamadığım bu soruya ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum.

Fakat ömrüm boyunca bu soruya hep cevap aradım diyebilirim.

***

Bilmek, bir şeyi içselleştirerek anlamak, uygulama yapacak beceriye sahip olacak kadar öğrenmiş olmaktır. Bilen kişi, yeterli donanıma sahip olmak için her zaman yeni bilgilere açlığı olan kişidir. ‘Bilir-bilgiç’ olmak ise cahilliğin yaşam kaynağıdır, onlar yenilenen öğrenmeyi ret eder, her şeyi bildiğini sanır ve bu bilgilerle yetinirler.

Günlük yaşamda herkes bir koşuşturma içinde, eğer bu kişilere; “Bu koşuşturma ve uğraşlarınızın amacı nedir?” diye soracak olursanız, hemen hepsinin: “Yaşamak için!” dediğini duyarsınız. Fakat, eğer daha farklı cevaplar duymak isterseniz o zaman da: “Nasıl bir yaşam?” –diye sormanız yeterlidir. Çünkü bu sorunuza, binbir farklı cevap alabilirsiniz.

Buradan hareketle bir genelleme yaparsak; tüm canlılar gibi her insan için öncelikli amacın yaşamak olduğu kesinlik kazanır. Bu amacına ulaşmak isteyen insanoğlu, pek çok farklı yol, yöntem ve aracı kullanıp yaşamını sürdürürken, tek başına değil de birlikte yaşaması gerektiği gerçeğiyle karşılaşır. Ve bu farkındalık sonunda, tüm farklılıkları bir arada yaşatacak olan bir iklim arayışı başlar. İşte bu ortak iklimi oluşturacak olan lider, kurum ve nesnelerin tümüne DEVLET adı verilir. Demek ki devlet, insanlık tarihiyle yaşıttır ve bir canlı organizma gibi değişim, dönüşüm ve başkalaşıma açıktır.

Devlet, görevini iki şekilde yapar; ya kendisini toplumsal yaşamın öznesi sayarak toplumu buyruklarla, ya da halkı özne kendisini de nesne olarak görerek demokrasi ile yönetir.

Şimdi bazı olasılıklardan yola çıkarak biraz konuşalım istiyorum:

Bir ülkenin vatandaşları hakları için sokaklarda yürürken ya da gösteri yaparken, onlar için güvenli bir ortam sağlamakla görevli resmi-sivil bazı devlet  görevlileri; acımasız şiddet kullanarak ve baskı yaparak engel oluyorlarsa… Ve bu engelci güçlere, Niçin? sorusu sorulunca da onlar:

“Ben devletim! İstediğimi yaparım!” -diyebiliyorsa…

Sonra da bu hak hukuk bilmeyen güçler, istediklerini yapıp suç işleyince, bunlar hakkında usulen başlatılan işlemler de “cezasızlık” veya “zaman aşımı” olarak sonuçlanırsa…

Ve eğer bu ülkenin yurttaşları da bu eylem ve söylemlere karşı:

“Biz halkız, devlet bizden aldığı güçle var oldu, devletin asıl görevi, bizi  korumak, bize hizmet etmektir.” demek yerine korkup, siner ve susarsa…

Böyle devletler her zaman buyurgandır, her zaman: “Biz ne söylersek o doğrudur ne yaparsak o tamamdır.” anlayışıyla yol alır ve güçlerini hep egemen bir azınlıktan yana kullanırlar.

Böyle devletlerde çoğunluğu yoksul olan büyük halk kitlesi önemsenmez, onlar her ne yaparsa: yalan, yanlış, günah, yasak, suç sayılır.

Bu nedenle böyle ülkelerin geçmişinden bugüne kadar olagelen tüm toplumsal derin yaralarında devletin izleri ile karşılaşırsınız.

Bir parantez açacak olursak: (Ülkemizde bugüne kadar 17. 547 -On yedi bin beş yüz kırk yedi- kişi ‘faili meçhul’ şekilde yok edilmiş. Cumartesi Anneleri tam 870 haftadır bunların faillerini, mezar ve kemiklerini arıyor, soruyor, fakat devletten bir cevap alamıyor.)

Bu derin yaralar incelendiğinde hemen hepsinde devletin, önleme ve koruma görevini gereğince yapmadığı görülür.

Tabii ki dünyada sadece halk karşıtı devletler yoktur.

Bazı devletler ise; sorgulayan, eleştiren, denetleyen, özgür yurttaşların oylarıyla, çoğulcu, demokratik, laik, sosyal hukuk ilkelerine uygun olarak oluşur.

Bu devletlerde; ortak insani değerler ve eşit yurttaşlık esastır. İnanç, mezhep, tarikat, dil, ırk sınıflandırmalar yapılmaz. Diyanet ve zorunlu din dersleri de yoktur.

Bu devletler; kutsal sayılmaz, sadece yaşanacak bir ortam oluşturmak için hizmet eder, korur ve güvenlik sağlarlar. Devletin tüm çalışmaları şeffaftır, sorgulanıp, denetlenir.

Bu devletlerde hukuk işler, tüm suç kaynakları araştırılır ve kurutulur, kimseye cezasızlık uygulanmaz, tüm suçlular cezasını çeker.

Böyle devletlerde, doğa ve ülke kaynakları halkın yararına kullanılır ve korunur, çetelere teslim edilmez.

Kısacası, özgür mutlu yaşamak için çıkar savaşlarının son bulması, barışın dal budak vermesi gerekir.

Emin Toprak – DOSTÇA

 324 total views,  4 views today

Hâlden Anlamak / Emin Toprak

21.11.2021

Hâlden Anlamak

İnsanoğlunun iki önemli becerisi vardır:

Birincisi: insanın savaşçılığıdır ki, insanoğlu en çok bu yetisini kullanır. Savaşan insanlar; hile, tuzak, kılıç, top, tüfek… gücüyle düşmanı olarak belirlediklerini yok etmeye çalışırlar. Sonrasında da insanlığa, diğer canlı ve doğal çevreye çok büyük zarar verip ve çok büyük acılar yaşatırlar.

İkincisi: insanın barışçılığıdır ki, insanoğlu en az bu becerisini kullanır. Barışçı bir ortamda tüm canlılar var olup, yaşam sürerler. Barışçı insan; paylaşır, başkalarına değer verir, onları anlamaya çalışıp sever ve sayar.

Fakat ne yazıktır ki insanlık tarihi, barışın coşkularından çok savaşların kıyım ve acılarıyla doludur. Bunun için acısı olanları görmek, tanımak, anlamak ve onlara el verip barış içinde çoğalmak gerek.

CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, bugünlerde toplumsal gerginlikleri “helalleşme” yoluyla gidermek için barışçı bir iklim geliştirmeye çalışıyor. Bu herkesçe desteklenmesi gereken saygın bir girişimdir.

Evet, ülkemizin tedavi edilmediği için, için için kanayan, çok derin sosyolojik yaraları var. 

Dilerim ki yen içine saklanan bu insani yaralar, tez elden gün yüzüne çıkarılır ve temizlenerek sağaltıma kavuşturulur.

Ve dilerim ki, bu girişim bir seçim sloganı olmaktan çıkıp, barışçı bir  uygulamaya dönüşür.

Barışçı bir ortam oluşması için en etkili yöntem, tüm paydaşlarla empati kurabilmek ve onlarda yalnız olmadıklarını duyumsatan bir farkındalık yaratmaktır.  

Empati, bir kimseyi önemseyip ona: “ben sizi anlıyorum” demektir. 

Eğer, karşınızda; öfkeli, yaralı, acılı, coşkulu kişi-grup veya canlılar varsa ve siz de onlara “ben sizi anlıyorum” diye söze başlamış ya da onlarda bu sözün amacı olan bir duyguyu yaşatmışsanız, artık işiniz kolay ve istenen iletişim ortamı sağlanmış demektir.

Empati yapma ya da halden anlamanın sihirli bir gücü vardır, bu güçle kişiler başkasının acısını, coşkusunu anlar, onlarla duygudaş olup sağlıklı ilişkiler kurabilir. 

Kim bilir, belki de böylesi bir deneyim Tolstoy’a: “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.” -sözünü söyletmiştir.

Dünyada olup biten pek çok istenmeyen toplumsal olay incelenirse, asıl nedeninin halden anlamamak olduğu görülecektir.

Eğer, toplumu oluşturan; anne, baba, çocuk, komşu, öğretmen, yönetici ve devlet halden anlarsa; orada iklim değişir, insanlar uygarlaşır, yaşam kolaylaşır.

***

Birkaç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun mirasçısıdır bizim ülkemiz. Bu topraklarda halkın büyük çoğunluğu yaşamak için, küçük bir azınlık ise daha çok kazanmak için savaşmış, ölmüş, öldürmüş.

İşte bu geçmişten günümüze miras olarak; karanlıkta kalmış pek çok olay, haksızlık, kıyım, cinayet ve acılar kalmıştır.

Bu acıların büyük çoğunluğu; farklı inanç ve yaşam tarzlarını ortadan kaldırmak, kendi kültür ve yaşam tarzını onlara dayatmak yani ‘başka’  kültürleri asimile etmek amacını güder.

Şimdi de Osmanlı hayranlığı ve özentisi içinde olanlara; Yerli, Millî, Osmanî, Turanî ve Tarihi iki hatırlatma yapmak isterim:

  • Birincisi: Osmanlı, 1913 yılında İstanbul’daki I. Kolordu Komutanlığına Alman Ordusu generallerinden Otto Liman Von Sanders’i getirilmesidir.
  • İkincisi: Osmanlı coğrafyasında farklılıkları yok etmek için ilk eylem adımını İttihat ve Terakkî Cemiyeti lideri ‘Turancı’ Enver Paşa’nın atmasıdır. Enver Paşa, 24 Şubat 1914 günü Osmanlı Hanedanlığında etkili bir damat olunca, “Turan” emelleri için Osmanlı topraklarında gözü olan emperyalist Almanya ile işbirliği yapar. Bu amaçla da 1 Ağustos 1914 tarihinde, Almanya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında gizli bir ittifak anlaşması imzalanır. Bu anlaşmaya göre Osmanlı ordularının askeri kararları ve operasyonları üzerinde belirleyici güç Almanya olacaktır.

Bu mu yere göğe sığdıramadığınız Osmanlı?

Bu mudur yerlilik ve millilik?

Devletin karanlık arşivlerinde unutulsun diye halı altına süpürülen, ama toplumsal belleklerin hiç unutamadığı daha nice yükler var. Ermeni, Süryani, Kürt, Alevi halkların çektikleri, sıkıyönetim olağanüstü haller, Sarıkamış, Koçgiri, Dersim, Şark Islahat Planı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, 12 Mart, 12 Eylül,  Hapishaneler, İşkencehaneler, Jitemler, Maraş, Çorum, Sivas, Roboski, Gezi, Gar ve daha nice nice olay yüzleşme bekliyor.

Karanlık içinde kalmış bu kirli bagajlardaki sayfaları aralamak, oralardaki utançlarla yüzleşmek ve acılar yaşmış olanlara sizi anlıyoruz” diyebilmek bir insanlık erdemidir.

Niçin erdemli olmaktan korkuyor ve kaçınıyoruz?

Berfo Ana adıyla bilinen Berfo Kırbayır’ı sanırım 40 yaş üstü herkes tanır. Berfo Ana, 12 Eylül 1980 sonrasında gözaltına alınan, bir daha hiç haber alınamayan Cemil Kırbayır’ın annesidir. Bu anne, tam 33 yıl oğluna ait mezar ve kemikleri bulmak için ağıtlar yaktı, devlet kapılarını çaldı, yetkililerden sözler aldı ve taksim meydanında kendisi gibi acıları olan “Cumartesi Anneleri” ile birlikte aylarca direndi (yarın 869. haftası). Ama oğlunun kemiklerini bulamadan ölüme yenik düşüp, özlem ve acılarıyla birlikte gömüldü, “Cumartesi Annesi” Berfo Ana.

Acaba devlet, göz altına alındıktan sonra kaybettiği Cemil’in kemiklerini, bu yaşlı, acılı anneye verilmiş olsaydı ne olurdu?

Berfo Ana belki, oğlunun kemiklerini, toprağını koklayıp, öpüp, okşarken bir dinginlik kazanır sonra da huzur içinde ölürdü!

‘Üstün ırk’ safsatasıyla Alman halkından büyük destek alarak faşist bir korku yönetimi kuran Hitler, yıllarca insanlık suçları işledi, sonunda hem ülkesi enkaza döndü hem de dünya kana bulandı ve çok büyük acılar yaşandı…

Almanya sonraki yıllarda bu büyük(!) liderini, arkadaşlarını ve öğretilerini yargılayıp lanetledi.

Yetinmedi, ayrıca işlenen insanlık suçlarını mekanlarıyla aletleriyle ve belgeleriyle herkese açık nefret müzelerine dönüştürüp teşhir etti.

Almanya, böyle uygar bir adım atarak; hem tarihinin bu utanç dolu karanlık sayfasıyla yüzleşti hem de insanlıktan özür dilemiş oldu.

Sanırım şimdi okurlarıma iki soru sorabilirim:

Almanya’nın faşist geçmişiyle yüzleşmesi, acaba ülkesi ve halkına neler kazandırdı?

Almanya’nın faşist geçmişiyle yüzleşmesi, acaba ülkesi ve halkına neler kaybettirdi?

Emin Toprak – DOSTÇA

 325 total views,  4 views today

Demokrasi Zirvesi / Emin Toprak

14.11.2021

Demokrasi Zirvesi

Tek kişinin yönetimindeki AKP, iktidar oluşunun 19 yılını bitirdi, fakat hem çok yorgun hem de takatsiz bir durumda.

Çünkü iktidar olduğundan beri tüm toplumu kucaklamak yerine, sadece taraftarlarından yana oldu. Hukuk kuralları ile yönetme yerine taraflı keyfi buyruklarla yol almayı seçti. Bu anlayış ve uygulama sonucu halk kutuplaşıp ayrışınca desteğini önemli oranda kaybetti.

Bugünlerde de yaptıklarının faturaları ile karşılaştığı için zor günler yaşıyor.

Aslında yaşadığı zorluklar ilk değil. 2015 seçiminde iktidar olma çoğunluğunu kaybedince, ülkede başlattığı korku ikliminden beridir, böylesi zorlukları hem içeride hem de dışarıda sıkça yaşıyor.

Fakat iktidar, ne zaman ülkede sosyo-ekonomik sorunlar zirve yaparsa, ne zaman ülke dünyada yalnız kalıp istenmez olursa, ne zaman ki iktidarı için bir ikbal korkusu oluşursa, işte o zaman milliyetçilik limanına sığınır.

Bu korunaklı ve güvenli limanda; “Söz konusu vatansa…” ile başlar, “Vatan! Millet! Sakarya!” naralarıyla sürüp gider hamaset nutukları. Bu limanda, düşünmeyen (‘düşündürülmeyen’ demek daha doğru) çoğunlukları toplamak oldukça kolaydır. Çünkü bu limanda; olan olmuş ve unutulmuş, kırılan kol yen içinde kalmış, soru sormak, sorgulamak, düşünmek ve mantık yok olmuştur artık.

Kısacası, halk algılarla kandırılmış gündem ise değişmiştir.

Kandırılmış halk, şimdi kışkırtılmış bir coşkunun kısa süreli etkisiyle, Donkişot misali sanal “iç ve dış düşmanlar” ile vuruşmaya hazırdır artık.

Algıların yönettiği bu sanal alandan ayrılıp, biraz da gerçek hayatta yaşananlara bakalım:

Gerçek hayatta algılar az, olgular ise çoktur. Gerçek hayatta; açlık, işsizlik, sömürü, sel, yangın, fırtına, işkence, ölüm, talan…, çetelerin oluşturduğu olgular vardır.

Ülke kaynaklarının talan edilmesi, laiklik, hak ve özgürlüklerin  yok edilmesi sürerken, ülke nüfusunun büyük çoğunluğu da hızla açlık sınırlarına  doğru yol alıyor!

Nice farklı inancı yok sayarak, tek din, tek mezhepte toplama çalışmaları, zorunlu din dersini dayatmalarıyla, özgürlükler, eşit yurttaşlık ve laiklik yok ediliyor!

İçişleri Bakanı muhtarlara; siz, yıkılması yasak olan yerleri gece yarısı olunca dozerlerle yıkınız, biz gündüz olunca enkazı temizletiriz, yasası da sonradan gelir diyebiliyor!

20 yıldan beri %49’u temsil eden muhalefetin verdiği hiç bir yasa tasarısı ve araştırma önergesi kabul görmüyor!

Uluslararası mahkeme kararlarını, Anayasamız kendi hükümlerinden bile üstün kabul ederken, yönetim “bunlar yok hükmündedir” diyerek uygulamıyor!

Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyacak kadar bile yetkisi, bağımsızlığı ve cesareti olmayan bir yargımız var!

Bu keyfi yönetim sonucu tabii ki dışarıdaki komşu ve uzak ülkelerle dostluğumuz büyük yaralar alır, tabii ki dünyada yalnız kalırız, bu anlayışla da “hukuka uy” diyen elçilere zeval vermeye çalışırız.

Sonra da birileri: “Niçin ayıplarımızı, yolsuzluklarımız dışarı sızıyor, neden kırılan kollarımız yen içinde kalmıyor” diyebiliyor!

Görüldüğü gibi 19 yıllık iktidarın neden olduğu ekonomik kriz ve yoksullaşma, artık gizlenemez bir hal aldı ve özgürlükler yok edildi. Ve barışçı olmayan dış politikaları da iflas etti. Bunun içindir ki son günlerde yine; yerli ve milli nutukları eşliğinde yeni teskereler hazırlanıp, milliyetçilik köpürtmesi başlatıldı.

Eğer bunca oldu bitti karşısında bile hala susup: “Maşallah” diyen bir çoğunluk varsa, sizce orta yerde bir yanlışlık, bir tuhaflık yok mu?

VAR! dediğinizi duyar gibiyim.

O zaman Che Guevara gibi: “Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun kölelerdir.” -desek bile, onları yok saymadan uyandırmalı, birlikte başarmak için adım atmalıyız.

***

Ülkemizin yaşayanları olarak bizler, olup bitenleri, görüyor, yaşıyor, biliyoruz. Dışarıdaki birileri de bizi adım adım izleyip, gözleyebiliyor, bize dair karneler verip, raporlar yazabiliyor. Çünkü dijital çağa geçmekle dünya küçüldü.

Bakınız “bizi kıskananlar” neleri ölçmüş, neler demişler:

  • “2020 Dünya Mutluluk Raporu” ile 156 ülke arasında Türkiye: 93.
  • “2020 Dünya Özgürlük Raporu” ile 195 ülke arasında Türkiye: 146.
  • “2021 Dünya Demokrasi Raporu” ile 179 ülke arasında Türkiye 149. olarak, 10 yılda en fazla otoriterleşen ülkeler arasında 3. olmuş.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) Başkanı Robert Spano: 2020’de AHİM’e; Rusya’dan 13.650 (%22,4), Türkiye’den ise 11.750 (%12,5) kişinin başvuruda bulunduğunu açıkladı (Türkiye’den başvurular bir yıl öncesine oranla: %27 artmış).

Ve ABD’de 9-10 Aralık’ta düzenlenecek olan ‘Demokrasi Zirvesi’nin davetli listesinde bulunan 107 ülke arasında Türkiye bulunmuyor.

Belki, ülkemizde olup bitenlere ve yukarıdaki karnemize bakarak, belki, 10 Büyükelçinin bildirisi sonrasına misilleme olarak, Kim bilir, belki de ülkemizi teşhir etmek için bu ilk listeyi, bile isteye basına sızdırdılar. Belki… belki…

Fakat bu davete niçin çağrılmadığımız henüz açıklanmadı.

Ayrıca daha toplantıya günler var, belki bizi de çağıracaklar!

Sonuç olarak bizi ‘Demokrasi Zirvesi’ne davet etmediler!

Peki, Demokrasi nedir?

Bir uzman görüşüne başvurmadan kısaca demokrasiyi: özgür ve eşit yurttaşlardan (halktan) demokratik seçimler sonucu alınan yetkiyi, onlar adına kullanmak, hukuk içinde yönetmek, hesap sormak ve hesap verebilir olmak olarak tanımlayabiliriz.

Demokrasi için gerekli olanlar ise:

  • Demokratik Seçim İklimi: Yarışanlara eşit koşullar sağlanması, görüşlerini özgürce dile getirmesi.
  • Demokratik Seçim Ortamı: Oyların özgürce kullanılması ve sayım dökümün herkese açık ve hukuk içinde yapılması.
  • Demokratik Seçim Sonrası: Kazananların yasalara ve hukuka bağlı olarak çalışması.

Şimdi de size yeni bir “belki” söyletecek bir soru:

Acaba, yukarıda sıralanan demokrasi tanım ve gerekliliklerine uymadığımız için mi bu zirveye çağrılmadık?

Belki de ülkemiz yeni bir çağrı alıp bu zirveye katılacak!

Ama bu ‘Demokrasi Zirvesi’ne katılsak bile:

Niçin zirveye çağrılan o 107 ülke arasında olmadığımızın ezikliğini hep yaşayacağız!

Ülkemizi izleyip, gözleyip, değerlendirilenlere, ayıplı rapor ve karneler hazırlatan bu iklim ve olgular var oldukça…

Biz ülkece özgüvensiz ve boynu bükük kalacağız!

Emin Toprak – DOSTÇA

 314 total views,  3 views today

Cumhuriyet ve Demokrasi / Emin Toprak

01.11.2021

Cumhuriyet ve Demokrasi

İktidarın; bir aileye, bir sınıfa, bir zümreye veya bir şahsa ait olmadığı yönetim anlayışına Cumhuriyet denir.
Cumhuriyet yönetiminde iktidarlar, belirli aralıklarla yapılan seçimlerin sonunda, ülke halkının çoğunluk oylarına göre belirlenir.

Demokrasi ise her bireyin değerli olduğu gerçeğinden hareketle toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun herkesin eşit sayıldığı yönetim anlayışıdır.

Cumhuriyet çoğunluğu, Demokrasi ise her bireyi, grubu, çok sesliliği, çeşitliliği, çoğulculuğu önemser, her farklılığı saygın görür, farklılıkların özgür olarak hak ve değerleriyle yaşamasını sağlar.

Bu nedenle Cumhuriyet sistemi, ancak Demokrasi ile birlikte olduğunda insanileşir ve bir anlam kazanır. Cumhuriyet olan bir sistemde, eğer demokrasi eksikliği varsa; farklılıklar insan haklarından mahrum kalarak, sayısal çoğunluğu temsil eden güçlerin hegemonyası altında ezilirler. Günümüz dünyasında bile halen demokrasi tam işlemeyen, fakat ismi Cumhuriyet olan pek çok ülke vardır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, ülke halkları bir taraftan, çoğulculuğu ve yerinden yönetimi esas alan demokratik bir Anayasa için aralarında uzlaşıp, anlaşıyor, bir taraftan da emperyalistler ve onların işbirlikçileriyle savaşıyordu.

Ülke böylesi zor günler yaşarken, tüm farklıkları kucaklayan bir Anayasa hazırlanır Mecliste 20 Ocak 1921 günü görüşülerek kabul edilir. İşte bu Anayasa’nın ilk dört ve 11. maddeleri (özgün olarak):

  • “Madde 1. Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
  • Madde 2. İcra kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.
  • Madde 3.- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti “ unvanını taşır.
  • Madde 4. Büyük Millet Meclisi vilâyetler halkınca müntahap azâdan mürekkeptir.
    Madde 11.Vilâyet, mahallî umurda mânevi ve muhtariyeti haizdir…”

Görüldüğü gibi bu kurucu Anayasa; “tek kişi” buyruklarıyla oluşan Padişahlık yönetimi yerine, hakimiyeti kayıtsız şartsız olarak millete veren, çoğulculuğu kabul edip, Vilayetlere muhtariyet ve yerinden yönetim yetkileri veren oldukça demokratik bir öze sahiptir.

Fakat sonraki yıllarda ne yazıktır ki, ülkedeki farklı kimlikler: “tek millet” kabul edilip Türkleştirme başlamış, Vilayetlerin muhtariyet ve yerinden yönetim yetkileri de merkezde toplanmıştır. Böylece bu demokratik Anayasa için varılan uzlaşma ve verilen sözler unutulmuş; çoğulculuk, muhtariyet ve yerinden yönetim gibi demokratik haklar yok sayılmıştır.

Kurtuluş Savaşı bitip geçiş ortamı sağlandıktan hemen sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkanlığında toplanan Mecliste alınan kararlarla: 1 Kasım 1922 günü Saltanat (Padişahlık) kaldırılır ve bir yıl sonra da 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet idaresine geçildiği resmen ilan edilir.

***

Ben, 98 yaşındaki Cumhuriyetin 71 yılını gördümse de 60 yılını, dolu dolu yaşadım.

Bu yıllarda; ülkedeki farklı kimlik ve kültürler yok sayılıyor, emekçilerin hak istekleri önemsenmiyordu. Bu uygulamalar, Cumhuriyetin demokrasi ve demokratik eksiklikleri olduğu içindi. Bu yüzden de tüm hak isteyişleri uzlaşma yerine, baskıyla sindirilmeye çalışılıyordu.

Bu nedenle de ülkemiz; çokça darbe, sıkıyönetim, olağanüstü hâl yaşadı ve nice canını kaybetti, kaynaklarımız da top, tüfek, bomba gibi savaşlar için harcandı.

Sonuç olarak: demokrasi ve barış düşmanları yüzünden çok büyük acılar yaşandı.

*

Bugüne gelecek olursak:

Bugün “tek kişi” buyruklarıyla yol alan bir iktidarımız var.

Bu tek kişi; insan hakları, demokrasi ve tüm demokratik haklara karşı.

Bu kişi sadece, kendisini ‘şimdilik’ cansiperane korumaya söz vermiş olan bir kişiyi dinliyor.

Bu kişi, şimdilerde çok yorgun düştüğünden, yönetme güçlüğü de çekiyor. Ülkemiz çok zor günlerden geçiyor.

19 yıllık iktidarın tek lideri: Sayın Erdoğan.

Erdoğan anlayışı; Anayasada eser miktarda bulunan demokratik kazanım ve laikliği kaldırmış, Osmanlı saltanat anlayışı ve uygulamalarına ha döndü, ha dönecek.

Tek kişi iktidarına geçildiği 19 yıldan beri, hiçbir ağır sanayi yatırımı yapmadığı halde, eko sistemi bozacak şekilde, ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynakları, suları, madenleri ve halkın ekmek teknesi olan fabrikaları yok pahasına yandaşlara satılmış durumda.

Bu yüzden ülkemizde hem ucuz emek gücü hem yoksulluk artmış, işçiler işsiz kalmış, sendikalar da güçsüz ve işlevsiz durumda.

Tek karar verici Sayın Erdoğan, yola çıktığında:

“Önce inşaat!” dedi. Deli Dumrul’u bile kıskandıracak projelere; 25-30 yıl süreyle, Dolar endeksli ve müşteri garantileri verilerek, 2-3 kuşak borçlandırıldı. Böylece (hakkını yemeyelim); pek çok yol, tünel, köprü, havaalanı, şehir hastanesi yaptırdı. Hem de adrese teslim ihaleler yapıp, 5 yandaş müttehitte yaptıracak şekilde!

Ayrıca, ülke kaynaklarının büyük bir kısmını da güvenlikçi anlayışla savaş araç-gereçleri için harcadılar ve harcamaya devam ediyorlar.

Sayın Erdoğan’ın birçok kimliği var. Bir kişinin birçok kimliğe sahip olması aslında bir zenginliktir. Fakat Erdoğan’ın etik olarak uyuşmayan, çok önemli iki kimliği var:

Bunlardan biri olan AKP Genel Başkanlığı kimliğidir ki, bununla; çok ayrımcı, ötekileştiren, saldırgan bir siyaset diliyle rakiplerine saldırıyor.

İkinci kimliği ise tarafsız olacağına dair söz verip yemin ettiği, böylece dokunulmazlık kazandığı, devletin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı kimliğidir.

Sayın Erdoğan, etik olarak uyumlu olmadığını düşündüğüm bu iki kimliği her gün birlikte kullanıyor. Genel başkanı olduğu AKP’nin tüm görüş, söz ve davranışlarını, yeni makamında da sürdürüyor. Devlet imkanıyla gezilere, ekranlara ve meydanlara çıkıp, slogana dönüştürdüğü partisel görüşleriyle muhalefetteki rakiplerini terörist, hain ilan edip, sayıp döküyor.

Her sıkıştığında milliyetçi bir coşku yaratmak için meclise yurt dışına asker gönderme teskeresi gönderen Sayın Erdoğan’ın yeni teskeresi neyse ki üç gün önce ana muhalefet partisi CHP’ce de kabul görmedi.

CHP’nin Barış ve demokrasiye katkı veren bu karşı çıkışını saygıyla alkışlıyorum.

Cumhuriyet bugün 98 yaşında!

Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!

Günümüz, Demokratik Laik Cumhuriyet için mücadele günü olsun!

Yaşasın Demokratik Laik Cumhuriyet!

Yaşasın Barış!

Emin Toprak – DOSTÇA

 357 total views,  3 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu