Press "Enter" to skip to content

Kılıçdaroğlu Kaybetti! / Emin Toprak

Smarhon’ 25.03.2024

http://iccpaix.org/wp-login.php Kılıçdaroğlu Kaybetti!

Bu, aylardır isteyip de sürekli ertelediğim gecikmiş bir yazıdır aslında.

Belki de sonucu: “Korkak Bezirgân Ne Kâr Eder Ne Ziyan” atasözünün bir doğrulaması kabul edip hiç yazmayabilirdim.

Fakat hiç de öyle olmadı yani atasözü doğrulanamadı. Çünkü, bu sonuç bir kâr sağlamadığı gibi ahlaki ve insani değerlere çokça zarar verdi.

İşte bu duygularla ben de iki soru sorup, okuyucularımın cevap vermesini beklemeden, iki de cevap vermek istiyorum. Çünkü okuyucuların yerine vereceğim iki cevabın da onaylayacağını düşünüyorum.

İşte, o iki soru ile cevapları:

Soru 1: Sizler, 28 Haziran 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları için TV kanallarınca hazırlanıp ekranlarda gösterilen Türkiye haritasını gördünüz mü?

-Bu soruya hepinizin cevabı: ‘EVET!’ olacaktır.

Soru 2: Peki, sözü edilen haritada; Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı tüm yerlerin: muhalefeti temsil eden ‘kırmızı’ renkle boyandığını da gördünüz mü?

– Biliyorum bu soruya da hepiniz: ‘EVET!’ diyeceksiniz.

Hiçbir karşı çıkış olmadığı için devam ediyorum:

Ve şimdi de diyorum ki, eğer o haritadaki ‘kırmızı’ renk dile gelseydi: “Bu coğrafyada yıllardan beridir, ne ana muhalefet partisi CHP ne de altılı masadaki diğer paydaşlarının pek taraftarı yoktu. Fakat halk bu seçimde onlara ‘Merhaba’ dedi, onların adayı Kılıçdaroğlu’nu adayları kabul edip ona çok yüksek oranda OY verdi!..” derdi.

Buraya kadar hep ben sordum ben cevapladım ve karşı çıkan olmadığına göre: ‘anlaştık’ diyebilirim.

Nerede kalmıştık?

-Seçim bitti ve Kılıçdaroğlu kaybetti!

Ve bu sonuç oy verenlere uzun süre: Oy! Oy! dedirtti.

O halde biz yeniden o haritada gördüklerimize bakıp devam edelim:

Çünkü burada, ülkemizin iç barışını yok etmeyi amaçlayan çatışmacı bir korku iklimine, onun yapay algılarla oluşturduğu önyargılara karşı boyun eğmek istemeyen halkın verdiği önemli mesajlar var.

Eğer bu mesajları görmez, anlamazsak o zaman da ülkemizin kördüğüm olmuş sorunları gün görmez ve çözümsüz kalır.

Sorumuz şudur:

Kürtler, bu altılı muhalefete neden ‘merhaba’ dedi ve adaylarına niçin ‘oy’ verdi?

Bu soruyu da (farklı görüşlere açık olarak) hemen cevaplıyorum.

Fakat cevap vermeden önce de bir ön açıklama yapmalıyım. Şöyle ki;
Kürtler, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na destek verirken, onun geçmişte:
*Kürt sorunun çözümü için (yani barış olmasına) katkı vermediğini…
*Haksız savaş politikalarına ve teskerelere destek verdiğini…
*YSK’nın hukuk dışı kararlarına boyun eğdiğini…
*Dokunulmazlıkların kaldırılmasını onayladığını…
*Halk iradesinin gaspı eden ‘Kayyum’ uygulamalarına sessiz kaldığını…
*3. defa Cumhurbaşkanlığı adaylığını…
*Ve benzeri pek çok konu/duruma: “Anayasaya aykırı ama EVET!” diyen bir kişi olduğunu biliyorlardı.

İşte tüm bunları bile bile ona oy verdiler.

Neden mi?

Çünkü Kürtler, Kılıçdaroğlu’nun:
*2023 seçimini eğer Kılıçdaroğlu kazanırsa, Kürt sorununa yeni çözüm (çareseriya nû), yeni bir yol (rêyeke nû) bulabileceğini…
*Geçmişin karanlıklarına ayna tutacağını…
*Mağdurlarla helalleşeceğini…
*Çatışmaları bitireceğini…
*AKP+MHP ortaklığı ile bitirilen ‘barış iklimini’ başlatacağını…
*”Bal tutan parmağını yalar” bir kişi olmadığını… DÜŞÜNMÜŞLERDİ.

İşte bunun için de SHP’den sonra, bölgede hiç varlık gösteremeyen CHP’ye ‘merhaba’ deyip, liderine en yüksek oranda ‘evet’ oy verdiler.

* * *

Seçim olmadan önce, Kılıçdaroğlu, mutfağında Kürtlere el uzatıyordu. Kürtler, yaşananları unutmamış olsa da: “demek ki pişman olmuş”
diyerek onun uzattığı eli tutmak istedi ve öyle de yaptılar.

Meğer aynı günlerde Sn. Kılıçdaroğlu, (hem Machiavelli’ye özenmiş hem de okul arkadaşı Bahçeli’ye yakın olmak için) kapalı kapılar ardındaki dehlizlerde: Ümit Özdağ ile ‘kirli’ pazarlık yapıyor ve ‘gizli’ bir anlaşma imzalıyormuş!

Özdağ’a verilen ‘devlet sözü’ gereğince; Turancı kadrolar görev alacak: Kürtlerin insan hakları, kültürleriyle birlikte yok sayılacak, ‘helalleşme’ de unutulacakmış!…

Yeni bir oyun, yeni bir tuzak, yeniden aldatılmıştı Kürtler!

Özdağ, bu utanç belgesini açıklayınca da; Kılıçdaroğlu ne bir pişmanlık duydu ne de bir özeleştiri yaptı. Sadece susarak kabul etti.

Böylece anlaşıldı Kılıçdaroğlu’nun dürüst ve samimi olmadığı!

Ve böylece Kılıçdaroğlu tarihteki: ‘bir varmış bir yokmuş’ oldu!

İşte: Kılıçdaroğlu’nun: barışçılığı, erdemliği ve dürüstlüğü(!)

İşte, onun utanç duyulması gereken ‘gizli’ uzlaşısı ve anlayışı!

İşte, Dolmabahçe’de devrilen masanın bir benzeri!

Yine odaktalar fakat yine saha dışı bırakılmış Kürtler!

Kürtler yıllardır eşit-özgür vatandaşlık ve BARIŞ istiyorlar.

Çünkü barış; tüm dargınlıklara, çatışmalara, savaşlara çözüm bulur.

Fakat bu barış istekleri; öfke, kin, düşmanca bastırılmak isteniyor.

Savaşı seviyorlar; dargınlık, çatışma, acı, yokluk, kin, düşmanlık, ölüm kaynağı savaşı!

Bakınız Leyla Zana, daha dün Diyarbakır’daki Newroz konuşmasında milyonu aşkın insana sordu onlar hep birlikte: “Barışçı bir çözüme evet” dedi.

Peki, aynı soruyu şimdiki iktidara ve bugünkü muhalefete de sorarsak ne derler acaba?!..

**

Bir hafta sonra yeni bir seçim var!

Dilerim ki bu seçimde barış kazansın.

Sait Faik Abasıyanık: “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” diyerek sevginin yaşatan sonsuz gücünü anlatır.

Çünkü sevgi barıştır, kucaklar, korur, çoğaltır ve yaşatır her varlığı.

Oysa, savaş zalimlerin işidir onlar; yakar, yıkar, yok eder ve sadece acı, kin düşmanlık, ölüm üretirler.

Ayrımsız olarak ve hep birlikte: sevgiye, dostluğa, özgürlüğe, barışa götüren yolun yolcusu olalım.

Emin Toprak – DOSTÇA

 227 total views,  1 views today

Öğretmen yerine İmam! / Emin Toprak

18.03.2024

Öğretmen yerine İmam!

Bir günün tarihçesine baktığımızda, birden çok acı-tatlı olay yaşandığı ve her olayın da bir öyküsü olduğu ortaya çıkar.

Bugün 16 Mart!

Öğretmen-öğrenci-veli herkes için anlamlı bir gün.

Osmanlı Devleti, Tanzimat reformunu yürütecek bir eğitim sistemi ister. Bunun için de çağdaş eğitim-öğretim yöntemlerini bilen, ilimleri okutacak öğretmenlere ihtiyaç vardır.

Bu öğretmenleri yetiştirmek için de 1848’de İstanbul’un Fatih’te, erkek vatandaşlar için “Dârülmuallimîn”, 1870’te de kadın vatandaşlar için “Darulmuallimat” açılır.

Böylece, medresenin hurafe, ezber ve rahlesi bırakılmış, eğitimi çağa uygun hale getirecek olan ‘öğretmen’ yetiştirmeye başlanmıştır.

Ben de 12 yaşımda böyle bir okulun öğrencisi oldum, her gün ‘öğretmen olacağım’ diye diye diye 18 yaşında öğretmen oldum.

Demek ki bugün, çağdaş öğretmen ile eğitim için önemli bir gün!

O halde bugün de konumuz EĞİTİM olsun!

40 yıl altı ay çalışıp emekli olmuş bir eğitim emekçisi olarak; Ocak ayının son haftası ile Şubat ayı boyunca, “Okullarda Neler Oluyor?” başlığı altında beş bölümlük dizi yazıda: güncel eğitim-öğretim sürecimizin ‘kuşbakışı’ bir genellemesini yapmaya çalıştım.

Yazdıklarım; yaşadığım, gördüğüm ve duyduğum olgularla, onların çağrıştırıp düşündürdükleriydi. Daha önce de okul-öğrenci-öğretmen-veli yani eğitim sürecini odak alan çokça yazılar yazmıştım, yazacağım da…

Eğitim ile ilgili yazılarımda sıklıkla, karşılaştırmalar yaparak yaşanan iniş-çıkış ve nereden nereye savruluşları anlatmak istiyorum.

Tabii ki okurlar (haklı olarak) bir eğitim emekçisinden, gelecek güvencesi çocuklarımıza dair sevinç, mutluluk ve başarı haberleri duymak isterler. Ben de bir dede-öğretmen olarak böyle olsun isterdim.

Fakat ne yazık ki öyle olmadı/olmuyor!

Çok üzgünüm.

Çünkü:
*Yurdumuzun iklimi bozulunca, eğitim de kuraklaştı!
*Neden-Niçin-Nasıl diye diye araştıran-geliştiren eğitim-öğretimde bilim ve özgünlüğü esas alan sistemin; merak-istek-çaba duyguları yok edildi.
*Bilgi ve komutların bellekte ‘olduğu gibi’ kayıt edilmesini, istendiğinde de aynı şekilde tekrarını esas alan “EZBERCİ” sisteme geçildi.
*Böylece kuruldu bağdaş kuran, rahleyi özendiren, korkuyla geleceği esir alan ‘ÇEDES’ sistemi.
*Sonra da öğretmenin yerine imam geldi! Tabii ki o da; ezberletecek, ‘cehennem korkusu’ salacak ve öbür dünya için çalışacak, onun işi bu…

*’EZBER’ tekrardır, yerinde saydırır, mantıksız düşüncesiz katkısız olarak bir papağan gibi söyletir insanı.
*İmam cemaatiyle camide, öğretmen de öğrencisiyle okulda olur ancak.

Sanki bir düğme yuvasını kaybedip yanlış bir yere iliklenmiş gibi!

Herkes yerine demenin zamanı geldi, geçiyor bile…

* * *

İşte dayatılan sistemden güncel bir görüntü:

Hani, 1 Ocak 2005’de şimdiki gibi ekonomimiz ‘dip’ yapmış ve liradan altı sıfır (000000) silinmişti ya (ki, şimdi de benzer bir durum var.)!

İşte o yıllarda kalitesiz uzak doğu ürünlerini satan ‘birmilyoncu’ denilen yerler açılmıştı. Bunlar çoğaldıkça çoğaldı ve bugünlerin de aranan işyerleri oldular.

Bunlar genellikle büyük binaların merdivenle inilen alt katında olur. Birkaç gün önce bir ‘birmilyoncu’ merdiveninden aşağı inerken, merdiven basamağına bağdaş kurarak oturmuş, sadece sırtı ve ense kökü görünen birisini gördüm. Hafifçe dokundum o irkilerek başını kaldırdı, elinde telefon vardı(sanırım oyun oynuyordu).

Serde öğretmenlik var ya, bundan aldığım güçle ona bu şekilde oturuş nedenini sordum. İskelet yapısı bozulmuş bir yaşlı gibi zorlanarak ayağa kalktı, utangaç bir duruş ve göz teması kurmadan: Yatılı Kuran kursunda beş yıl okudum. Orada saatlerce bağdaş kurup rahle üzerinde ‘Kuran’ okuyorduk. Bu yüzden böyle oturur, böyle okuruz, zaten hocalarımız da böyle ….. diyerek, duruşunun nedenini bir çırpıda anlatıverdi.

İşte böyle tanıştım o işyerinin 15-16 yaşlarındaki çocuk-genciyle.

O, çocukken bile çocukluğunu yaşamamış bir çocuktu…

* *

Evet, gördüm, duydum, üzüldüm, düşündüm ve ürktüm!

Bu yaşanmışlık; yıllardan beridir cemaat, tarikat, diyanet, bazı vakıflar MEB bilgisi ve işbirliğinde: merdiven altı kuran kursu, dershane ve resmi imam hatip okullarından başlayarak tüm okullara enjekte edilen: imam hatip eğitim sistemi anlayışının bir sonucudur.

Bu sistem, Ortaçağ’ın zor ile hurafeye dayalı eğitimine bir özentidir!

Yani bugünkü adıyla: yerli, milli, dini eğitim sistemi!

Yani, çağdaş dünyanın çoktan çöpe atmış olduğu bir eğitim anlayışı!

* * *

Sonuç olarak:

Okullar işgal altında, çocuklar yani ülkenin geleceği tehlikede!

Sadece birkaç öğretmen ve birkaç veli bu tehlikenin farkında!

Ne acıdır ki, ülkemizdeki ‘muhalefet’ de çok çıkarcı/fırsatçı!

Bu muhalefet, iktidarın ikbali için yıllardır yatırım yaptığı bu ‘kindar nesli’ sarsmak, uyandırmak, kurtarmak yerine, onlardan oy ve destek bekliyor!

Muhalefet etmeyi bilmeyen bir muhalefet! Tehlikeli gidişe ‘dur’ demek yerine: ‘dindarlar’ ürkmesin, arkaik düzenleri de bozulmasın, sadece bana/bize ‘oy’ versinler (çok beklerler!) diye suspus olmuş durumda.

İşte, bu yüzden iktidar muhalefeti rüzgâr gülüne çevirmiş…

İşte, bu yüzden muhalefet, köhne iktidara: yeter/dur diyemez olmuş!
Eğer bu sisteme hep birlikte karşı çıkmazsak, sistemin kıskacına düşmüş geleceğimizin teminatı çocuklar:

*Okuduğunu anlamaz, anlatamaz, soru soramaz!
*Güvensizdir, ‘yapamam’ der, araştırmaz, yorum yapamaz!
*PISA ile kanıtlandığı gibi fen-matematik okuryazarı olamaz!
*Buyruklara uyar, bir papağan gibi ezberlediklerini tekrarlar!
İşte bunlar da normal duyu ve yetiye sahip bireylere yakışmaz!

Ve bu nitelikteki bir nesil ne bugün ne de yarınlarda umut olamaz!

Ne zaman ki korkular satın alır geleceği (ki, almış bile)…

İşte o zamanı yaşıyoruz…

Emin Toprak – DOSTÇA

 179 total views

Eş fakat eşit olamayan kadınlar / Emin Toprak

11.03.2024

Eş fakat eşit olamayan kadınlar

Kadın anadır. “Ana” ise doğanın ana belirleyeni, en başat öznesidir.

İnsanın varoluşunda da en önemli özne kadındır.

Kadın; doğuran, doyuran, koruyan, yönlendiren, emekle, sevgiyle, bir arada tutup yaşamı belirleyendir.

Kısacası: ‘ana arı’ olmadan yaşam olmaz ki!

Bugün: “Dünya Kadınlar Günü”. Yaşanan ‘acı’ ve sevinçler toplumsal bellekte unutulmadan kalsın diye seçilir böyle günler.

8 Mart 1857 günü New York’ta unutulmaz büyük bir acı yaşanmıştır. Bir tekstil fabrikasındaki 40 bin işçi hak arayışı için grevdeyken… Polis, fabrikayı ablukaya alır, grevcileri, fabrikaya kilitler ve sonra da çok büyük bir yangın çıkar…

Sonuç olarak: çoğu kadın 129 emekçi yanarak can verir! (Bu katliamın bir benzerini biz de 2 Temmuz 1993’de Sivas Madımak Oteli’nde 37 canımız vahşice yakıldığında yaşamıştık… Unutmadık!)

İşte yakılan bu 129 can unutulmaz ve dünya çapında yıllarca saygıyla anılır.

Sonraki yıllarda 8 Mart’ı esas alan iki karar alınır.

1. 1921’de Moskova’da Alman Marksist Clara Zetkin’in önerisiyle alınan: “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” kararı.
2. ⁠Birleşmiş Milletlerin 1977 “Dünya Kadınlar Günü” kararıdır.

Ben de bu iki kararı da saygın görüyor ve tüm kadınları, bu anlamlı gün nedeniyle kutluyor, onlara sevgi-saygı sunuyorum.

Hani; “Yergilerinizi bize, övgülerinizi de dostlarınıza yapınız.” derler ya! Ben de sevgi-saygı-övgüyü çokça hak eden kadınlara, biraz da yergide bulunmak gerektiğini düşünüyorum (hem de bu günde!).

Toplumu ayakta tutan kadına erkek egemen anlayışla, kadına yönelik cinsiyetçi ayrımcılık, şiddet, cinayet ve haksızlık her gün artarak devam etmekte. Sorumlular önlem almak yerine susup seyirci kalmaktadır. Kadınların büyük çoğunluğu bu gidişi: ‘kader’ sayarak kabullenir, diğerleri ise sessiz-çaresiz olarak beklemede…

İşte yurdumuzdan sadece birkaç örnek:

*Türkiye, kadına yönelik şiddeti önlemek için “İstanbul Sözleşmesi” hazırlayan bir ülke iken, pişman olup imzasını çekti.
*Ve ülkemiz dünya kadın cinayeti sıralamasında, ilkler arasına girdi.
*2023 yılı içinde; 315 kadın cinayeti 248 şüpheli kadın ölüm olmuş.
*Bir hafta önce yani 27 Şubat günü de 8 kadın hunharca katledildi!

Tabii ki, bizim bir de kadınlara dair gerçeklerimiz var. Asırlar, yıllar geçtiği halde yok edilmeyi ve yok sayılmayı kabullenip susuyor kadınlarımız.

Ve eğer, kadınlara mikrofon uzatır: “Neden, kadının adı var da hakları yoktur?” diye soracak olursanız:

Kimi: “Dinimiz, cennet anaların ayakları altındadır der!,
Kimi gözleri dolu dolu “Bilmiyorum!”,
Kimi de “Kadınlarımız oy kullanıyor ya!…“
Ve benzeri çaresiz, yılgın, üzgün cevaplarla liste sürüp gider.

Eğer kadınlara:

“Eşit olmak sizin hakkınızdır. Hakkınızı birileri size ‘lütuf’ olarak vermesini beklemeyiniz. Birlik olup hakkınızı alıncaya kadar mücadele ediniz…” Derseniz, o zaman da: “Biz bilmeyiz ki…” Ve benzeri cevaplar verecek olan; bağımlı, özgün düşünmeyen, kararsız, ürkek… pek çok kadın görürsünüz.

* * *

22 gün sonra ülkemizin yerel seçimler var.

“Yerel Seçim” adından da anlaşıldığı gibi köy, mahalle, ilçe, il gibi tüm yaşam alanlarının halk tarafından seçilenlerce ‘yerinden’ yönetilmesini esas alan ve demokrasiyi var eden bir kavramdır.

Demokrasilerde kadın-erkek eşitliği vardır deriz ya, o halde soralım:

Yerel seçime karşı mısınız? -(Karşı olan pek yoktur.)

Yerinden yönetim olsun ister misiniz? -(Evet diyecek çok azdır.)

Kadın ile erkek eşit haklara sahip mi? – (Çok tartışmalı bir konu)..

Nüfusun yarısı kadın, ‘yöneticilerin’ hemen hepsi erkek!

Birçok ülkedeki sol-sosyalist-yeşil parti, ‘eşbaşkanlık’ uygulamasıyla bu eşitsizliğe son vermiştir.

Bizde 2014’te eşbaşkanlık kabul edilmiş ve sadece DEM parti ile mirasçısı olduğu partiler uygulamıştır. Tekçiliğe karşı çoğulculuğu yani demokrasiyi savunan eşbaşkanlık bir ‘makamın’; eşit yetkili kadın-erkek birlikteliğinde yönetilmesidir.

Bu yönetim biçimi, tüm farklılıkları zenginlik sayar, çoğulculuğu, kadın-erkek eşitliğini ve kadınlara tüm görevlerde öncelik vermeyi savunur.

Peki, kadınların çoğunluğu örgüt ve partilerinden niçin eşbaşkanlık uygulamasını istemezler?

Neden yerinden yönetim ve eşbaşkanlık sözcüklerine bile karşıdırlar?

Tam da soruları sormuş ve kısa bir cevap arıyordum ki.. FLAŞ! FLAŞ!:

CHP Afyonkarahisar Belediye Başkan Adayı Burcu Köksal:
“Seçildiğimde belediyenin kapıları DEM Parti hariç her siyasi partiye açık olacak” derken hemen yanında CHP lideri Özel vardır. Fakat, susar! Ancak Burdur’a varınca bu sözleri: “Sürçü lisan!” ilan eder.

Olan olmuş, bir kadına yakışmayan ‘faşist-eril’ sözler artık ‘gündem’ olmuştur!

Bizler bu ayrımcı, ırkçı, tekçi, üstenci sözlerin yabancısı değildik aslında. Bunlar medyada sık sık duyulan, söylenen, bilinen, tanıdık sözlerdi.

Medya bu sözleri ‘bir ilk’ sayıp ‘gündem’ yaptı, düşündürücü değil mi?

Oysa şimdi sözleri ‘faşistçe’ bulan medya; her gün üç-dört kiralık kişisine, DEM hakkında yalan, iftira, karalama yaptırdı ve hiç söz hakkı vermedi. Yetinmeyip o kiralık kişileri bakalım DEM’e kim daha çok hakaret edecek diye yarıştırdı.

Nereden nereye…

İşte bu medya tüm yaptıklarını unutmuş olacak ki, şimdi de kapıkulu olduğu rantçı sahipleri için bir ‘fırsat’ arayışında.

Doğrusu haftanın konusunu oluşturan bu sözleri duyunca ben de irkildim ve oturup araştırdım:

Burcu Köksal, 1980 faşist ikliminde doğmuş ve sözlerinden de anlaşılıyor ki, bu iklimin etkisinde kalmış bir avukatmış(!) (hukuk-etik ve faşizm nasıl uyuşur ki!). CHP’den dört dönemdir Afyonkarahisar milletvekili, TBMM’de grup başkan vekili hem de CHP Afyonkarahisar Belediye Başkan Adayı. Yani parti adına konuşabilecek önemli bir kimlik(miş).

Afyonkarahisar meydanında dili mi sürçtü yoksa bilinçaltı mı dile geldi konusu tartışılırken… Barış Yarkadaş, CHP Afyonkarahisar il başkanı ve çok partiliye bu soruyu sormuş.

CHP Afyonkarahisar örgütü kısaca: “Arkadaş, bizim anlayışımız bu!” demiş…

Başkan adayı bu sözleriyle; öfke ve kinini dile getirerek bir nefret suçu işlemiştir. Bu sözleri erkek egemen meydana; hoş görünmek için bile-isteye seçerek ve bilinçli olarak söylemiş….

Ve bu faşistçe sözleri meydandan coşkulu kabul ve alkış almıştır!

Durun bakalım bu faşist gidiş nerelere varacak ve nasıl duracak.

Burcu Köksal unutmasın ki, biz barışçı insanlarız, öfkelensek bile kin tutmayız ve kapılarımız da ‘insan’ olan herkese açıktır.

Emin Toprak – DOSTÇA

 224 total views,  1 views today

28 Şubat / Emin Toprak

04.03.2024

28 Şubat

Çevremizde bir olaya ‘olan-olmuştur’ diye bakan, ya da o olayı bir tek nedene bağlayan pek çok kişi vardır. Ben onlara benzemem, yazdıklarım da onların yazdıklarına…

Dünyadaki tüm yaşanmışlıkları bir ‘doku’ olarak gören ve bu oluşumu: tarih-felsefe-sosyoloji-psikoloji süzgecinden geçiren, ‘MR’ benzeri anlayışı savunurum.

Çünkü her yaşanmışlık sosyo-kültürel bir oluşumdur ve bu oluşumun da: adalet, hukuk, demokrasi gibi pek çok değeri bulunmaktadır.

Bu değerler; taassubun dogmaları yerine, akılla mantıkla yol aldırır.

Bu değerlerle insan daha nesnel görür, düşünür, yorumlar, kararlar alır.

Ve yaşamımız bu değerlerin varlığıyla kolay, yokluğuyla da zor olur.

***

İki gün önce takvimler 28 Şubat’ı gösteriyordu.

Yakın tarihimizdeki: 28 Şubat 1997 ile 28 Şubat 2015 çok önemlidir.

Çünkü:

28 Şubat 1997 demokrasiye karşı darbedir.

28 Şubat 2015’te demokrasi ve barış için atılan imzalar ‘yok’ sayıldı.

18 yıl arayla yaşadığımız bu olayların faillerine; kimileri ‘derin devlet’, kimileri de ‘militarist güç’ der.

28 ŞUBAT 1997

28 Şubat 1997’de: halkın oylarıyla seçim kazanmış bir hükümet vardı.

Bu hükümetin, ‘gerici’ eylemleri nedeniyle tanklar sokaklara indi!

MGK demokrasiyi yok sayan bir bildiri yayımlandı!

Ve askerler MGK dışında bürokrasiyi de ele geçirdi!

Böylece militarist güç: yönetim, yasama ve yargıda egemen oldu.

Evet, bence de o hükümetin demokrasiye karşı bazı tutum, davranış ve ‘gerici’ eylemleri vardı.

Ve demokrasiye uymayan tüm bu aykırılıklar engellenmeliydi.

Ancak bu engelleme, militarist gücün yürütme ve yargıyı ele geçirmesiyle olmazdı/olamamalıydı!

Çünkü demokrasilerde bu tür engellemeyi ancak iki güç yapabilir:

*Birinci güç: hükümete yetki veren ve ‘dur-yeter’ diyebilen halktır.

*İkinci güç ise yasadışı gidişleri sorgulayarak ‘cezalandıran’ yargıdır.

Militarist güç, hem halkı hem de yargıyı yok sayıp etkisiz bırakarak zora dayalı bir korku iklimi yarattı.

Ne yazıktır ki, yıllar geçmiş bazı kişiler değişmiş fakat bu anlayışın saldığı korku iktidar ile muhalefetin ortaklaşa iklimi olarak değişmeden devam edegelmiştir.

Bu korku yüzünden 12 Eylül faşist darbecilerinin hazırladığı anayasaya hem iktidar hem de muhalefet ‘karşıyız!’ dedikleri halde değiştirecek güç ve takatten yoksun kalmışlardır.

28 ŞUBAT 2015

AKP 3 Kasım 2002’de iktidar olduğunda ülkemizde; çözülmemiş yüzyıllık Kürt Sorunu ve çokça sosyal-ekonomik sıkıntı vardı.

Bu sorunlara, Avrupa Birliği (AB) tam üyeliği ile bir çözüm bulacağını düşünen AKP iktidarı 3 Ekim 2005’te AB ‘tam üyelik’ görüşmelerini başlattı.

Katılım-uyum için fasıllar açıldı, çokça toplantı, fener alaylı gösterişli kutlama törenler yapıldı.

Ve en sonunda da üyelik için ön koşulun: ‘DEMOKRASİ’ olduğu anlaşıldı!

Demokrasi için en büyük engel ülkede egemen olan ‘Askeri Vesayet’ idi. Bu güç, insan haklarına uymuyor, Kürt Sorununu uzlaşı ve barış ile çözmek yerine, savaşarak/yok ederek bitirmek istiyordu. (Aslında iktidar da kendilerini bu ‘Askeri Vesayet’ ile 28 Şubat 1997 anlayışının mağduru sayıyordu, fakat bu gücü etkisiz kılacak yetki ve gücü yoktu.)

İşte bu ortamda (Ocak 2013) Kürt Sorununu çözme süreci başladı.

Ve:
*Abdullah Öcalan ile Ocak 2013’te başlayan görüşmelere, MİT görevlileri ve Milletvekili heyetleri katıldı. Barış için Kandil’e elçiler gidip geldi…
*Diyarbakır’da 21 Mart 2013 Newroz töreninde okunan ‘mutabakat’ ile de süreç resmiyet kazandı.
*4 Nisan 2013’te de 63 üyeden oluşan ‘Akil İnsanlar Heyeti’ yurdun her tarafında halkla görüşmeler yaptı.
*Ve her gün ölüm haberleri ile acılar yaşayan ülkemizde: ÜÇ YIL süreyle hiç çatışma olmadı!
*Barış rüzgarları esti!
*Askerler ve gençlerin ölüm haberleri gelmedi!
*Analar ağlamadı!
*Ülkemizin kaynakları ölüm makinelerine kurşun olmadı!
*Ve 28 Şubat 2015 günü ‘DOLMABAHÇE MUTABAKATI’ imzalandı.

Dolmabahçe Mutabakatı:

Yüzyıllık Kürt sorununu çözmek için ortaklaşa hazırlanıp imzalanmış, halkların kardeşliğini ve barışı savunan bir belge idi.

Bu belgenin amacı; barış ve uzlaşı içinde ülkedeki çatışmalara son verip eşit vatandaşlık ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir ülke yaratmaktı.

İşte bu 10 maddelik demokrasi belgesi, canlı yayında imzalanıp ilan edildi ve halk için bir umut oldu

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ açıklandığı gün:

“Bu hasretle beklediğimiz bir çağrıdır” demişti.

Aynı Erdoğan iki ay sonra (24 Nisan 2015) günü Mevlâna’nın: “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım…” deyişini anımsamış olacak ki:

“Ne mutabakatı? Böyle bir mutabakat yok! ”deyivermişti.

Aslında Mevlâna: “cancağızım” diyerek, seven ve sayan biri olarak yarınlar için daha iyiyi daha güzeli istemektedir.

Oysa Erdoğan bu sözleriyle; hukuk, etik, sevgi, saygı gibi insani değerleri yok etmiş, oluşan boşluğu da öfke-kinle doldurmuştur.

İşte o zaman anlaşıldı ki, o bilindik ‘derin devlet’ ya da ‘militarist güç’ yeniden meydana çıkmış!

Bu nedenle; dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu, HDP’den Pervin Buldan, İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder’in imzaları da uzlaşıyla hazırlamış oldukları: “Dolmabahçe Mutabakatı” da ‘PUÇ’ olmuştu!

Ve böylece:

Barış süreci ‘resmi’ olarak bitti!

Çözüm masası devrildi!

Günümüze dek uzanan bir ölüm-yıkım süreci başladı!

Demokrasi bitti yerine tek adam rejimi inşa edildi!

‘Barış’ yeşerip meyve vermedi, sadece ‘umut’ olarak kaldı!

Ne acıdır ki, bu insan hakkı ihlallerine ‘oh!’ çeken, seyirci olan fakat ben: demokratım, sosyal demokratım, sosyalistim diye övünen çokça insanımız var!

Ve ne acıdır ki bu insanlarımız; Türkiyeli olmak yerine ‘Türk’ olmayı seçince Kürtler yalnız kaldı!

Emin Toprak – DOSTÇA

 211 total views

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu