Press "Enter" to skip to content

MEKTEP-MEDRESE   Dr. Bülent Avcı

30.11.2022

Murat Belgenin Hayatı ve Eserleri 


Bülent Avcı

Murat Belge eskiden sadece sol çevrelerde bilinirdi, ama bugün sağcılar ve futbolcular arasında da epey bir popülerliği var. Kendisi İngiliz filolojisi eğitimi görmüş; iletişim yayınların kurucularından. Halen yayınlanan ve uzun yıllar editörlüğünü yaptığı Birikim dergisinin kurucusu. Yabancı dillerden yaptığı çevirilerle (Joyce, Faulkner, Dickens…), Türkçeye kazandırdığı kitaplarla da biliniyor. Uzun yıllar Bilgi Üniversitesinde karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdi. Belge baba tarafından sağcı anne tarafından solcu bir ailenin tek çocuğu: O meşhur Yaban romanının yazarı, Yakup Kadri, Belge’nin dayısı olur. Babası Burhan Asaf Belge Adnan Menderes’in önemli danışmanlarından biriydi…

Şunu en başından belirtmeliyim ki bu yazının amacı ne Murat Belge’ye saygısızlık yapmak ne de kendisine övgüler düzmektir. Amaç Murat Belge üzerinden Türkiye’nin son kırk yılına bakıp soldaki düşünsel savrulmaları biraz daha iyi anlamaya çalışmaktır.

Bilindiği üzere Belge 12 Mart öncesi Dev-Genç hareketine-özellikle Mahir Çayan önderliğindeki THKP-C geleneğine sempati besliyordu. 12 Eylül öncesinde ise yine Çayan geleneğinden gelen, Türkiye’nin o dönemde en kitlesel ve en etkili hareketi olan, Dev-Yol çevresine yakın olduğu bilinir. Yani 1980 öncesi Belge sol içerisinde saygın bir yeri olan, söyledikleri-yazdıkları geniş çevrelerce dikkate alınan birisiydi…

1980-1990 arası Neoliberal rüzgarlar ve Özal’ın çikita muzları sadece sırdan insanları değil okumuş-yazmış birçok insanın da düşün ve inanç dünyasını altüst etmişti. Bu ‘düşünen’ insanlardan biri de Murat Belgey’di. Kendini halen sosyalist olarak tanımladığı halde, 1950 sonrası Şerif Mardin ve müritlerinin türettiği yeni-sağ söylemlerle konuşmaya başladığı zamanlardı…

Askeri Vesayete karşı demokrasiyi, merkezi oluşumlara karşı çevreyi, Cumhuriyet elitlerine karşı milleti savunur gibi duran bu ve benzeri karşıtlıklar üzerinden sağ söylemlere hafif bir sol makyaj yaparak meşruiyet kazandırıyordu üstat….

Yaşı müsait olanlar hatırlar, sağcı bir yayın müdürünün yönettiği solcu bir gazete vardı 1990’larda, Radikal gazetesi. Belge haftada iki kere köşe yazısı yazıyordu Radikal’de. Yazdıkları yazılardan, açıktan deklare etmese bile, Marksizm ile arasına mesafe koyduğu ve Neoliberalizm ile flört halinde olduğu belliydi. Böylesi bir savrulmayı anlamakta, solcu bir üniversite öğrencisi olarak, gerçekten zorlanıyordum. Bir anekdottan bahsetmeden geçemeyelim burada. Atilla İlhan bir röportajında

‘Biri Murat Belgenin 30 sene önce yazdıklarını okusa ve uykuya dalsa…30 sene sonra uyansa    ve bugün yazdıklarını okusa gözlerine inanamaz’

Diyerek sol entelektüel çevrelerdeki savrulmaya gönderme yapmıştı.

O hafta yıllık iznini kullanmakta olan Belge’den bir ses gelmiyor bununla ilgili. Ama daha ilginç bir şey oluyor: o dönem Sabah’tan Radika’le transfer olan, CHP’nin Bebek temsilcisi, Hasan Bülent Kahraman Belge’nin imdadına yetişiyor: Kahraman’a göre Belge’nin solculuktan başlayıp sağcılığa yelken açan otuz yıllık yolculuğu son derece normaldi… Yıllık izninden dönen Belge özgür düşüncesinin kendisini götüreceği yerlerden hiç korkmadığını belirtiği yazısında Hasan Bülent Kahraman’a bir selam çakıp yoluna devam etmişti…

1990’lı yıllar; devlet üniversitelerine paralı gece bölümleri eklenmiş ve arkasından gündüz bölümleri de paralı hale getirilmeye çalışılıyordu. Özellikle büyük şehirlerde Üniversite öğrencileri sokaklara çıkıyor gözaltı, dayak, işkence ve hapis ihtimallerini göze alıp ve parasız eğitim talep ediyordu(k). Üniversite harçları dönemin popüler konusuydu. Televizyonlardaki tartışma programlarından gazetelere birçok mecrada öğrencilerin parasız eğitim talebi konuşuluyordu.

Murat hoca bu konudan da geride kalmayıp bir yazı döşenmişti Radikal’deki köşesinde.

Belge yazısında özetle, üniversite öğrencilerinin hemen hepsinin dershane süreçlerinden geçtiğini ve bu dershanelerin paralı olduğunu; dershane parası ödeyebilenlerin üniversite harç ücretlerini de pekâlâ ödeyebileceklerini ve mırın kırın yapmalarına gerek olmadığını söylüyordu…Üstat hızını alamayıp yoksul öğrenciler için, Amerika örneğini göstererek, bir burs sistemi kurulup sorunun gürültüsüz patırtısız çözülebileceğini de ekliyordu yazısına. Belli ki Amerikan burs sisteminin nasıl bir bataklığa dönüştüğünden haberi yoktu sayın Belge’nin.

Bu söylem o dönem sağcıların kullandığı bir numaralı argümandı. Ve Murat Belge hem solcu pozu veriyor hem de sıkılmadan neoliberallerin ağzıyla konuşabiliyordu. Ya da çoktan liberal olmuştu da kendi ağzıyla konuşuyordu. Burada öğrencilerin onca para verip dershanelere gitmesinde bir sorun görmüyor ve ‘dershaneye para veren üniversiteye de harç öder ne var bunda’ diyebiliyordu… adil olmayan fiili bir durumu referans gösterip diğer bir adaletsizliğe dayanak yapmıştı bir zamanların ‘sosyalist’ Murat Belge’si. Yazısını okuduktan sonraki şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı hiç unutmam…

Bunlar daha giriş taksimiydi; Belgenin faça kayma durumları 2007 de Taraf gazetesine köşe yazmaya başlamasıyla tavan yaptı: spor ayakkabı giydiği için kendisini ‘genç sivil’ zanneden kullanılışlı aptal Yıldıray Oğur ve minibüs muavini yardımcısı Rasim Ozan Kütahyalı gibi tiplerle yan yana olmaktan geri durmadı üstat. Yayın tarzı 1980 öncesi Aydınlık Gazetesi’ni andıran Taraf gazetesi Türkiye’de askeri vesayeti bitireceğiz sloganlarıyla şahlanıyordu…

Murat Belge Taraf gazetesinin Gülen’cilerin inisiyatifi ile oluştuğunu bilmeyecek kazar cahil değildi elbette. Türkiye’ye özgü geleneksel cami-kışla geriliminde hikmetleri kendinden menkul liberaller, Amerika’nın ılımlı İslam politikaları paralelinde, camiye oynuyorlardı epey bir zamandır. Belge’de bu eğilimi takip ederek Taraf gazetesindeki köşesinde AKP’ye övgüler düzmekle meşguldü. Belge’ye göre solcular-sosyalistler çuvallamışlardı; özgürlük ve demokrasi AKP’yle gelecekti memlekete. Arşivlerden belgenin yazıları bakarsanız, üstadın ‘yürü be koçum kim tutar seni’ kıvamında olduğunu görürsünüz.

Sonrasında 2010 Anayasa Referandumuna, eskiden yakın arkadaş olduğu birçok devrimci sosyalistin uyarılarına rağmen, ‘yetmez ama evet’ cephesinde katılan Belge façaların en büyüğünü kaymıştır. Referandum sonrası kullanım süresi dolan Murat Belge ve onun liberal biraderleri kapı önüne konulmuşlardır. Kendisine bu konuda bir açıklama yapıp yapmayacağın sorulduğu bir TV programında Belge’nin söyledikleri insanı hüzünlendiren cinstendi ‘biz demokrasiyi New York’tan gelen insanlarla yapacak değiliz’… AKP’yi ve siyasi ortağı Gülen çevresini devrimci bilmişti üstat…

Geçenlerde bu konuda yazdığı yazı ise ilkinin daha bir akla zarar versiyonu: Belge Türkiye’nin bugün ki kötü durumunun 2010 referansı ile ilgisi olmadığını; aksine içinde bulunduğumuz kötü koşulların 2017 sonrası gelişmelerden kaynaklı olduğunu söylüyor…

Belge hızını alamamış olsa gerek Ergenekon davaları döneminde sosyalist hareketlerin önderlerinden bir kısmını Ergenekon üyesi ilan etti… Polisin sıktığı biber gazıyla hayatını kaybeden Metin hocaya Ergenekoncu diyebilecek kadar koordinatlarını kaybetmişti Belge.

Gülenciler ve AKP arasındaki çatışmanın yoğunlaştığı dönemlerde ve 2015 darbesi sonrası ortalıktan yok oldu bir süre. KHK’larla üniversitelerde 1980 sonrası yapılan akademisyen kıyımına benzer bir operasyon yapıldı. Binlerce eğitimcinin hayatı cehenneme döndü.

İşten atılan akademisyenlerin bir kısmı batı ülkelerinde iş bulabilmek için risk altındaki akademisyenler programına başvurdu. Çok azı bu imkanlardan faydalanabildi… bunları niye anlatıyorsun dediğinizi duyar gibiyim… Biz sonradan öğreniyoruz ki Murat Belge’de bu programa başvurmuş ve o çok değerli İngiliz dostlarını araya koyup 2018’den beri bu program kapsamında Oxford Üniversitesi’nde çalışıyormuş. Murat Belge gibi birçok solcunun desteğiyle ideolojik hegemonyasını kuran AKP’nin mağdur ettiği onca akdemiysen varken, Belge kendisini mağdur hissetmiş olmalı ki bu imkândan faydalanıyor olmaktan utanç duymamış. Yani her durumda Murat Belge kendisini haklı çıkartabilmiş.

Elbette ki insan değişir, hepimiz değişiyoruz. Düşüncelerimiz, duygularımız, bedenimiz, çevremiz vesaire durmadan değişiyor. Murat Belge ya da herhangi bir başkası düşüncelerinde radikal değişimler yaşayabilir.  Burada sorun Belge’nin halen solculuk oynaması; çıkıp açık olarak dese ki ‘ben artık solcu falan değilim’ eyvallah der geçeriz. Bu riski almıyor Belge; böylesi bir deklarasyonda epeyce müşteri kaybedeceğini çok biliyor.

Daha geçenlerde yazdığı bir yazıda mealen şöyle diyor üstat: memleket giderek Kemalist ve dinci-muhafazakar kamplara bölünüyor ve kendisi her ne kadar Kemalist olmasa da bu ayrışmada Kemalist kampta yer alacakmış… İroni dedikleri böyle bir şey herhalde… Üstat AKP’nin gidici olduğunu anladı dümeni nereye kıracağını hesaplıyor…

Türkiye’de düzene soldan muhalif köklü bir devrimci-parti ve örgütlenme geleneği olmadığı için organik aydın diye tanımlanan şekliyle entelektüeller yetişmiyor-ya da çok az yetişiyor. Murat Belge sadece bir örnek ve belki de en masum olanı… azımsanmayacak sayıda insanın düşünce dünyasını etkilemiş; iletişim yayınları gibi prestijli bir yayınevini kurmuş; onca kitap yazmış; çeviriler yapmış; ve üniversitede dersler veren bir profesör; 12 Mart 12 Eylül görmüş ve 1960’lardan beri siyasetle ilgili… Ama gel gör ki bunların hiçbiri organik aydın olmaya yetmiyor… Sen git lise mezunu bir imamın liderliğindeki cemaatin kontrolündeki bir gazetede  askeri vesayete karşı mücadele ediyorum diye köşe yazıları yaz… Olmadı, üniversite diploması tartışmalı bir siyasetçinin dolduruşuna gelip yetmez ama evet diye bağırıp din soslu neoliberalizmin (yeni-sağ) hegemonya kurmasına katkıda bulun… Sonrada bu hegemonya sonucu oluşan baskıcı otoriter düzenden şikayet et ve kendini risk altındaki akademisyen diye pazarla ve kapağı Oxford’a at…

Ne diyelim… Murat Belge’nin hayatı ve eserleri.

Bülent Avcı 

Seattle, Kasım 2022 

 63 total views,  1 views today

DOSTÇA  
Emin Toprak

28.11.2022

“Bir gece ansızın gelebilirim!..”

“Bir gece ansızın gelebilirim” sözü, ünlü ozanımız Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bir şiirinin adıdır.

Bestelenen bu şiir; aşkı, sevgiyi ve tutkuyu çok güzel anlattığı için halkımızdan çokça beğeni almıştır.

İşte o şiir-şarkının ilk dörtlüğü:

“Bu kadar yürekten çağırma beni
Bir gece ansızın gelebilirim
Beni bekliyorsan, uyumamışsan
Sevinçten kapında ölebilirim…”

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bir gece ansızın gelebiliriz”, sözünü çok sevmiş olacak ki, çok sık kullanmaktadır.

Fakat, Erdoğan bu sözü, şiir ve şarkıdaki aşk-sevgi-tutku anlamında kullanmıyor!

Onun için bu söz; birilerini korkutmak-tehdit etmenin ya da apansız bir saldırı bir çatışma bir savaş başlatmanın meydan okumasıdır. Bilindiği gibi böylesi amaçlarla yola çıkanlar, sevgiden uzaktırlar, onlar sadece yıkar, yakar ve yok ederler.

Zaten Erdoğan bu anlayış ve amacını hiç gizlemez ki, işte iki mesajı:

13 Ekim 2017 günü: @RTErdogan Türkiye devlet görevlisi olarak açılan Twitter hesabında:

“Bir gece ansızın gelebiliriz” dedik ve bu gece Silahlı Kuvvetlerimiz Özgür Suriye Ordusu’yla birlikte İdlib operasyonunu başlattı.”

6 Eki 2022 günü Yunanistanlı bir gazeteci: “Bir gece ansızın gelebiliriz derken kastınız, saldırabiliriz mi?” diye sorunca:

“Doğru anlamışsınız.” diyor.

Erdoğan, aylardır çok sık tekrarladığı bu sloganı, eyleme dönüştürecek bir gerekçe arıyordu ve buldu:

13 Kasım 2022 saat 16.20’de İstanbul’un merkezi sayılan Taksim İstiklal Caddesi’nde bir patlama oldu.

Lanetlenmesi gereken bu hain saldırı sonucunda 6 kişi yaşamını yitirmiş, 2’si ağır 81 kişi yaralanmıştı…

(Böylesi eylemlerle örgütler; kendilerini tanıtır, isteklerini belirtir ve propaganda yaparlar. Bunun için her örgüt, yaptığı eylemi üstlenir ve “biz yaptık!” diyemeyeceği bir eylemi yapmaz/neden yapsın ki?)

Fakat iktidar, yukarıdaki olasılıkları yeterince düşünmeden, olayın faili olan karanlık güç olayı üstlenmeden, yakalanan failin ilişkileri açıklık kazanmadan ve yargısal bir karar beklemeden çok acele bir askeri operasyon kararı almıştır. (Yaygın görüşe göre bu acelecilik; günbegün halk desteğini kaybetmekte olan ‘Cumhur İttifakı’nın bir stratejisidir. Asıl amaçları da 2023’de yenilmemektir. Şimdi de “Amaca giden her yol mubahtır” diyerek ülke çapında tıpkı 5 Haziran – 1 Kasım 2015’de olduğu gibi bir korku iklimi oluşturmak istiyorlar.).

Ve, 20.11.2022 Pazar günü sabaha karşı “Pençe Kılıç” adı verilen hava harekatıyla 160 km’lik sınırımızın karşısındaki Irak- Suriye topraklarında, 89 hedefin vurulduğu açıklandı.

Ertesi gün 21.11.2022 Gaziantep’in Karkamış ilçesine yapılan roket-havan saldırısı sonucunda 22 yaşındaki öğretmen Ayşenur Alkan ve henüz 5 yaşındaki Hasan Karakaş yaşamını yitirdi.

Ve ülkece yine büyük bir acı yaşadık.

40 yıldır ülkemizde böylesi terör olayları oluyor ve sonrasında da askeri operasyonlar yapılıyor.

Peki, neden terör ve çatışmalar hiç bitmiyor?

Çünkü, bir gece ansızın yapılan saldırılar öldürerek, yok ederek, gelecek için öfke, kin, düşmanlık üretir, böler, parçalar ayrıştırır ve çözümsüz bırakır.

Çünkü, toplumsal sorunlar güvenlikçi yöntemlerle değil ancak karşılıklı görüşmelerle çözüme kavuşabilir.

Çünkü, ancak barış dili toplumsal sorunlara çözüm bulur, ancak barış içinde insanlar, insanlıkta buluşur.

Anlatılanlar günümüzde yaşandı ve daha da yaşanacak gibi görünüyor.

Ne yazık ki ülkemiz halkları pek çok acılar yaşamıştır. 85 yıl önce yaşanmış “Dersim Olayı” da onlardan birisidir. Bu olayların gerçekleri, yıllarca ne konuşulmuş ne de yazılmıştır. Bu olayları bilen tek tük kişiler de olup biteni ancak ev ortamında sessizce konuşabilmiştir.

Dersim olayı da tıpkı günümüzde olduğu gibi militarist- güvenlikçi bir anlayış, yani yok ederek çözülmek istemiştir. Fakat, çözüm olmadığı gibi torunlara 85 yıllık kapanmayan bir yara, miras bırakılmıştır.

Ben bu olayın çok kısa bir özetini, kendisini devlet yanlısı olarak tanıtan yerli ve milli olan bir kişiden dinledim.

Bu kişi, Murat Bardakçı idi ve ‘Teke Tek’te Fatih Altaylı’nın konuğu oldu.

Altaylı: Dersim nedir, niye oldu, ne oldu? sorusuyla söyleşiyi başlattı.

Soru, çok kolaydı.

Çünkü Murat Bardakçı, Kurtuluş savaşı yıllarında Ankara Emniyet Müdürü, sonra da Denizli, Elazığ, Çorum, Konya valiliği yapmış Cemal Bardakçı’nın torunuydu.

O, 26 yaşına kadar evinde, hem dedesi hem de dedesi gibi devlette çok önemli görevler yapmış kişilerle tanışmış, onların sohbetlerini dinlemiş, onlardan yazılmayan, sokakta konuşulmayan pek çok ‘sır’ bilgiler edinmiştir.

Altaylı: Peki, o isyanın gerekçesi ne? dediğinde de;

Sözü alan Bardakçı:

Şimdi ben burada tarafsız olamam, çünkü benim dedem Atatürk döneminin bir valisidir… diyorsa da (sanırım vicdan dürüsüyle) Dersim olayı hakkında kendi düşüncelerini, o günden beri bitmeyen çığlıkları ve dedesi gibi düşünen devlet adamlarının pişmanlıklarını özetledi:

“Dersime durup dururken bir operasyon yapıldı. Dersim halkı, devlet ve feodal güçlerce ezilen fakir bir halktır, çok acı şeyler yapıldı, çok fazla şeyler yapıldı, çok kötü şeyler yapılmıştır, orantısız güç de oldu. Doğru… Ama isyanların da konuşulması lazım. İsyanlar da yapmış. Köprü yıkılmış, karakol basılmış…

Haa, o isyanların karşılığı bu muydu?

Hayır!…

Zaten dedem ve onun görüşündeki devlet adamlarının hepsi, derdi ki:

Dersim konusunda hata yaptık.”

***

Operasyonlar birer güç gösterisidir, düşmanı yok etmeyi amaçlar. Bir ülkede diller susmuşsa, siyaset de iktidar uğruna çatışmaları, savaşları, terörü kendine seçim malzemesi yapmışsa…

Ve çatışmalarla coğrafyamız tahrip olmuş, ekonomimiz batmış, kaynaklarımız tükenmiş, halkımız ruhen bitik ve acılar içindeyse …

Muhalefet dile gelip, artık yeter demek yerine, bu gidişe izin veren yeni tezkerelere alkışlarla “Evet!” demekteyse…

Vay bizim halimize!

İktidarın zaten yolu bellidir ve bir gece ansızın gelebilirim diyor!

Fakat, eğer muhalefet halen “Yurtta Barış Dünyada Barış” diyebiliyorsa…

Bizim de muhalefete aşağıdaki hatırlatmaları yapma hakkımız vardır:

“Demokrasi, insanları özgür ve eşit kılar.

Barış ise, bireysel ve toplumsal mutluluğu yaşatan ilaçtır.

Demokrasi ve barış aynı iklimde oluşur.

Artık maskelerinizi çıkarın!

Eğer demokrasi ve barış istiyorsanız, ‘tezkerelere’ hayır deyiniz!”

Emin Toprak – DOSTÇA

 132 total views

Meral Hanım El-insaf!.. / Emin Toprak

14.11.2022

Meral Hanım El-insaf!..

Ülkemizde hemen herkes Sn. Meral Akşener’i tanısa da ben de kısa bir anımsatma yapmak istiyorum.

Akşener, Doğru Yol Partisinde siyasete başlamış… 28 Şubat mağduru Başbakan Erbakan’ın hükümetinde içişleri bakanı olmuş… MHP’ye geçmiş… Sonra da İYİ Parti’nin kurucusu ve genel başkanı olmuştur.

Şimdilerde hem bu görevini sürdürüyor hem de ülkemizdeki 20 yıllık tek adam iktidarına muhalif olduğunu iddia eden ‘Millet İttifakı’nda gündem ve rotayı belirleyen en etkili kişi olmaya çalışıyor.

Sn. Akşener, tıpkı bir ‘sınıf başkanı’ gibi…

Ancak bu sınıf başkanının çok önemli bir sorunu var!

Çünkü onun, belirlemeye çalıştığı rotanın hedefi sapmış!

Çünkü o hedefin odağında(12); tek adam iktidarı, yani AKP ile MHP’nin “Cumhur İttifakı” yok!

Çünkü O, hedefin odağına(12’ye) tek adam iktidarına karşı olduğunu bildiren “Emek ve Özgürlük İttifakı” kurucusu HDP’yi koymuş!

Çünkü, O; HDP’li seçilmişlere, onların temsilcisi olduğu halklara, dillere, kültürlere, inançlara, özetle demokrasi ve toplumsal barışı için uzattıkları ellere karşı!

İşte bunun için de her gün esip gürlüyor.

Peki ne yapmış, hangi suçları işlemiş HDP?

Birkaçını sayalım bakalım:

HDP parlamentoda; demokratik, eşitlikçi ve çoğulcu bir anlayışı sağlamak, 40 yıldan beridir sürmekte olan çatışmaları bitirmek, karanlıkta kalmış haksızlıkları aydınlatmak için ‘meclis görüşmeleri’ istemiş, ‘yasa’ teklifleri hazırlamıştır. Ayrıca, ülkede akan kanı durdurmak, barışı sağlamak için devlet yetkililerince hazırlanan “çözüm süreci”nde aktif görev almış, çatışan taraflarla uzlaşı için görüşmeler yapmıştır.

Bu çabalar sonucu ülkemizde bir barış iklimi oluşmuş, halkımız güvenli, huzurlu, çatışmasız birkaç yıl yaşamıştır. (Ancak, tek adam egosuyla barış masası devrilince, yeniden başladı ölümler, çatışmalar ve kirli karanlık ilişkiler…).

HDP kurulduğundan beri hep demokrasi ve barış istedi, bu uğurda çok bedeller ödedi!

HDP belirlediği rotadan hiç sapmadı, aynı barışçı anlayışla yoluna devam ediyor.

***

Sayın Akşener, sizin ülkücü geçmişiniz, Turan sevdanız beni hiç ilgilendirmez. Fakat siz devlette önemli görevler almış birsiniz, bir vatandaş olarak benim bu alandaki sizden söz etme hakkım olduğu için yazıyorum.

*

Siz, 3 Kasım 1996’da, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen kazanın hemen sonrasında istifa eden Mehmet Ağar’ın yerine bakan seçildiniz. Böylece Türkiye’nin en karanlık olaylarından birini aydınlatma görevi içişleri bakanı olarak size kalmıştı…

O araçta bulunan eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay kimliğini taşıyan ve 1970 lerden bu yana bir dizi suçtan aranan ülkücü Abdullah Çatlı ile sevgilisi Gonca Us kazada ölmüş sadece dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralı kurtulmuştu…

Hani bu karanlık-kirli olayı protesto eden vatandaşlar için Erbakan: “Gulu gulu dansı yapıyorlar.” demişti ya…

İşte bu olay hala karanlık!

Fakat siz de 23 Eylül 2022 günü yani o karanlık olaydan 26 yıl sonra işte o Bucak’ın evine gidip onu çok mutlu ettiniz.

Ve Susurluk öznelerinden Bucak: “Eski siyaset ve dava arkadaşımız Meral Akşener bizi ziyaret etti.” dedi…

“Eski siyaset ve dava arkadaşınız Bucak’ın” olayı hala karanlık!

Siz, şimdi başkalarının dedikodusunu yapmayı bırakın da o ‘Karanlık Susurluk’ öznesi Bucak ile neler konuştunuz onları anlatınız bakalım!

Sahi, ne konuştunuz?

*

27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarının mezar ve kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri…

1989-1999 yılları arasında ‘faili meçhul’ siyasal cinayetlerde yaşamını yitirmiş 1964 kişi olduğu… Ve bu vahşi cinayetlerden 187’sinin, sizin içişleri bakanı olduğunuz 1996-1997 arasında olduğunu…

*

Meral Hanım, bir zamanlar siz ve HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş birer politik rakiptiniz. İkinizin de hiç benzeşmeyen-uyuşmayan birer dünya görüşü vardı. Demirtaş, bunu bile bile, yıllardır suçsuz yere tutulduğu cezaevinden size çok samimi bir mesaj göndermiş ve: “Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar, kahvaltıya geldik” -diyebilmişti.

Bu mesaj, bir iletişim bir barış çağrısıydı!

Fakat siz bu barış çağrıya:
“Güneydoğu’da şöyle bir gelenek var: Kan davalınız bile olsa kapınızı çaldığı zaman içeri alırsınız” bir ‘töre cevabı’ verdiniz.

Ve demek istediniz ki:
“Misafirdir gelir çayını içer gider, evden çıktığı an düşmanlığımız devam eder!”

Siz böyle demekle demokrasiye göre değil de ilkel töreye inandığınızı kanıtladınız.

İşte bu mesajınız da bir savaş dilidir!

Bu savaş dili ve anlayışına o kadar inanmışsınız ki, hiçbir işi doğru yapmıyor dediğiniz iktidarın, tüm sınır ötesi harekat “teskere”lerini alkışlayarak imzalıyorsunuz. Çünkü siz, ölenlerin acısını, öldürenlerin geçirdiği bunalımları, ülkenin yok edilen kaynaklarını ve karartılan geleceği hiç mi hiç umursamıyorsunuz!

*

Ve şimdi size sormak istiyorum:

Acaba, ülkemize kin, öfke, kan, ölüm getiren, halkımıza büyük acılar ve yoksulluk yaşatan bu kötücül iklimde sizin hiç mi payınız olmadı?

Eğer olduysa özeleştiride bulunup halkımızdan özür dileyecek misiniz?

***

Şimdi de günümüze gelelim:
Tüm kamuoyu araştırmaları, ülkemizdeki tek adam saltanatının bitmesini isteyen çok önemli bir potansiyel oluştuğunu gösteriyor. Tüm olasılık ve istatistikler de HDP desteği almadan seçim başarısı kazanılmayacağını söylüyor.

HDP aylar öncesinde bugünkü tek adam iktidarına karşı olduğunu bildirerek, önümüzdeki seçimler için ilkelerini açıklamıştı. Demokrasiyi önceleyen bu ilkeler günlerce tartışıldı, hiç kimse karşı çıkmadığı gibi, çokça beğeni aldı.

Seçimler yaklaştığı için iyice sıkışan iktidar, düne kadar her ortamda terörist diyerek yaftaladığı HDP’nin peşi sıra İYİP’in kapısına da vardı.

Bunları bile bile Akşener susmadı, yine HDP’yi hedef alıp suçladı yine tribünlere seslenen ucuz konuşmalarına devam etti.

Dürüstlükten yoksun bu söz ve tavırları duyan/gören herkes: Meral Hanım el-insaf!…dedi…

Emin Toprak – DOSTÇA

 211 total views,  1 views today

1 Kasım 2015 Seçimi ve Öncesi / Emin Toprak

07.11.2022

1 Kasım 2015 Seçimi ve Öncesi

AKP ile CHP arasında günlerce süren: ‘İstikşafi Görüşmeler’i hatırlıyor musunuz?

İşte bu soruyla yazıya başlayacaktım birde baktım ki:

‘1 Kasım Dünya Kobane Günü!’

O halde söze bu önemli günü anarak başlamalıyım:

Peki, ne olmuştu, niçin Dünya Kobane Günü?

Çünkü, 2014’te Suriye’nin kuzeyindeki Kobane’ye saldıran insanlık düşmanı cihatçı IŞİD çeteleri bölge halklarına saldırarak bir vahşet sergilemişti. Bu saldırılara karşı direnen bölge halkı, 4 aylık bir savunmanın ardından çeteyi bölgelerinden çıkararak bir özgürlük destanı yazmıştı.

Dünyada hayranlık yaratan bu direniş destanın asıl kahraman ya da özneleri de tıpkı İran’ın Tebriz eyaletindeki Kürt kadın Mahsa Amini’nin ‘ahlak polisleri’nce zalimce katledilmesiyle başlayan (13 Eylül) ve güçlenerek günümüze ulaşan halk hareketinde olduğu gibi kadınlar olmuştur.

Dünya Kobanî Günü olması çağrısını; Nobel Barış Ödülü sahibi, insan hakları savunucusu Adolfo Perez Esquivel, Amerikalı filozof, dilbilimci Noam Chomsky ve farklı ülkelerden 130 akademisyen, yazar, gazeteci yapmıştı.

Ve daha Kobane kenti saldırı altındayken, “1 Kasım Dünya Kobane Günü” kabul edilmişti.

Bu özgürlükçü direnişi sevgi ve saygıyla anıyorum…

1 Kasım Dünya Kobane Günü Kutlu olsun!…

***

Şimdi de sıra size soracağım, fakat cevabınızı beklemeden cevaplamaya çalışacağım o soruya geldi:

“AKP ile CHP arasında günlerce süren: ‘İstikşafi Görüşmeler’i hatırlıyor musunuz?”

Ben unutmuşum!
(Çünkü insanın belleği sınırlıdır onun için de tüm yüklerini güncel tutamaz. Hele de kötülükleri çabucak unutmak ister. Ancak, bir uyarıcı aldıkça anımsar o kara günlerde olup bitenleri).

Hem size bu soruyu sormayı düşündüğümde, Ekim’in son günleriydi. Kasım geldiğinde zaten hatırlardım.

Fakat eski ‘AKP Grup Başkan Vekili’ Mahir Ünal’ın başlattığı tartışma, 1 Kasım 2015’i hatırlamamı hızlandırdı.

Şöyle ki:

Mahir Ünal, 21 Ekim günü, ‘Osmanlıcılara’ ‘selam’ olsun diye Cumhuriyet kazanımlarını hedef alarak: “… Cumhuriyet, bizim lügatımızı, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir” demişti. Bu sözler AKP’de büyük çoğunluğun ürkek bir iç seslenişi olduğu için derin bir sessizliğe neden olmuştu.

Bahçeli’nin 25 Ekim’de: “Cumhuriyetin Türk kültürüne, diline ve düşünme setlerimize zarar verdiğini iddia edenler talihsiz, tarifsiz ve temelsiz yanlışın pençesindedirler” deyince de AKP’de bir fırtına koptu.

Ünal, 30 Ekim günü: “… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize bıraktığı Cumhuriyeti ‘her dem kendini yenileyen coşkun bir nehir’ olarak ele almak gerekir” dedikten sonra da: “Grup Başkan Vekilliği görevimden affımı talep ettim” demek zorunda kalmıştı. ‘Af talebi’ hızlıca kabul edilmiş ve yerine de bir benzeri olan Özlem Zengin getirilmişti.

Peki, bu olay üzerine ben niçin 1 Kasım 2015 ve ‘İstikşafi Görüşmeler’i anımsadım?

Anlatayım:
Erdoğan ‘tek adam’ olma egosuyla; ülkemizin demokrasisi ve Kürt sorununa çözüm bulmak amacıyla AKP ve HDP yetkililerince hazırlanıp imzalanan: “28 Şubat 2015 Dolmabahçe Mutabakatı”nı ‘yok’ saydı ve Haziran 2015 genel seçimine katıldı.

7 Haziran 2015 seçiminde aldıkları yenilgiyle ne AKP tek başına iktidar ne de Erdoğan ‘Tek Adam’ olabildi. Erdoğan, bu demokratik yenilgiyi kabullenemediği için artık onun için tek yol/tek amaç çözümsüzlük yaratıp yeni bir seçime gitmek olmuştu!

Öyle de yaptı!

7 Haziran seçiminin üzerinden 32 gün geçince, 63. Hükümeti kurma görevini Davutoğlu’na verdi.

AKP-CHP hükümetini kurma işi, çok uzun-trajikomik “İstikşafi Görüşmeler” ve ‘ipe un sermek’ denecek bahanelerle sonuçsuz kaldı, yasal süre bitti ve yeni bir seçimin 1 Kasım 2015 günü yapılmasına karar verildi.

İşte o zamandan beridir Bahçeli, bu sürecin bir öznesi ve sanki ‘AKP’nin de kayyumu olmuş durumda…

Ortak amaçları, ülke çapında bir korku iklimi yaratarak yapılacak yeni seçimi kazanmaktı.

İşte, o kanlı korku iklim sürecini (7 Haziran-1 Kasım 2015), hazırlayan birçok yaşanmışlıktan sadece üç tanesi:

5 Haziran 2015 Diyarbakır Katliamı…

20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı…

10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı…

Bunlar ve benzeri katliamlarla, nice canlara kıyılmış niceleri yaralı-sakat bırakılmış ve halkımıza nice acılar yaşatılmıştır.

Ve bu korku iklimi halkımızın çoğunluğuna; hipnoz hali, baş eğme ve kaderci bir çaresizlik duygularını miras bırakmıştır.

Hipnoz halindeki kişi/kişiler, neden-niçin sorgulaması yapamaz, sadece kimin egemenliği altında iseler onun dediklerin yaparlar. Artık bu kişi ve grupların belleklerindeki: komşuluk, tanışlık, dostluk, arkadaşlık … gibi duygular unutulmuş, yerini hipnoz edenin buyruk ve istekleri almıştır.

Bu hipnoz hali kalıcı değildir, zamanla geçer, geçer geçmesine de… Eğer kişi o süreçte kötülük ve zalimliklere alet olmuşsa; onlarla yüzleşir, utanır, içine kapanır, için için yanar. Birileri eğer dostça ona el uzatır, dokunur ve dinlerse, bir bir söyleyecektir olup biten her şeyi.

Fakat olan olmuş ölen ölmüş, derin toplumsal yaralar açılmış olduğu için ‘pişmanlık’ etkisiz kalmıştır.

Sonrasında da herkes büyük acılar çekip, kayıplar vermiş, öldürülen-öldüren gençler, dul kalmışlar, anasız-babasız çocuklar ve onların ahları, yaraları, acıları toplumun kalıcı kamburu olmuştur.

Peki bu olup-bitenlerin hiç mi kazananı olmamış?

Hiç olmaz mı, bunlar; çok çok kazanan, az sayıdaki silah tüccarları, uyuşturucu baronları, büyükbaş müteahhitler ve onların işbirlikçileri olan sömürücülerdir.

Halkımızın büyük çoğunluğu, bunların oyun ve algılarına inanıp onlara figüran oldu ve yenik düştü…

Ama biz yine de Bertolt Brecht’in isteğine uyup pes etmeyeceğiz:

“Bizce en iyisi kalkmak yeter artık demektir
vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamanın
karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara
yaşanır hale getirmektir dünyayı bütün insanlara.”
***Bertolt Brecht***

Emin Toprak – DOSTÇA

 153 total views

Barış! Barış! Barış..! / Emin Toprak

01.11.2022

Barış! Barış! Barış..!

Ülkemizin devasa sorunları var, ben bunlardan birkaç başlık seçtim:

Ülkenin ekonomik verilerini iktidarın lehine değiştirdiği söylenen Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Temmuz 2022 yıllık enflasyon oranını %79,60 olarak açıkladı.

Bu oran baz alınarak G20 ve Avrupa ülkeleri arasında yapılan “en yüksek enflasyonlu ülke” sıralamasında Türkiye’yi (1.) birinci yaptı.  Aynı oranla dünya sıralamasında ise Türkiye: Suriye, Sudan, Venezuela, Lübnan, Zimbabve’den sonra (6.) altıncı oldu.

*

Uğradığı haksızlıklar nedeniyle binlerce vatandaşımız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM)’e başvurmuş, bunların büyük çoğunluğu haklı görülmüştür. AHİM bu kararlarını hükümete bildirerek; hak ihlallerinin giderilmesi ve mağdurlara tazminat ödenmesi istemiştir.

Anayasamızın (90. madde 5. fıkra): ” … milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. ” gereği hükümet  AHİM’in bazı kararlarını uygularken, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararlarına uymamıştır. AHİM süreci devam etmektedir.

*

47 üyeli AHİM’de “en çok hak ihlali yapılan ülke” sıralamasında: Rusya birinci, Türkiye ikinci olmuştur.

Ancak, Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya AHİM üyeliğinden çıkarılınca, Türkiye birinci olmuştur!

*

Ülkemizdeki icra dosyası sayısı Aralık 2021’de: 22 milyon 571 bin, Ağustos 2022’de: 24 milyon 77 bin 828 olmuştur!

Yani, insanlarımız elektrik, su faturalarını bile ödeyemiyor, işyerine kilit vurup iflas ediyorlar. Buna çare olsun diye ekmekler ve ödenmeyen faturalar askıya çıkarılmıştır!

*

Hani, Napolyon buna benzer bir durumda: ‘Yeter daha fazla söze gerek yok!’ demiş ya.

Ben de söze uyarak bu yazımda; tarımdan, rant-ihale-yolsuzluklardan, ormanlardan, tünellerden, hastanelerden, havaalanlarından, bütçesi 7 bakanlığın bütçesini geçen Diyanetten, MEB’den, barınak bulamayan üniversitelilerden, işsizlerden, kadınlardan, yeni seçime odaklı sansür yasasından, çıktı-çıkacak torba yasalardan, kayyumlardan …  hiç söz etmeyeceğim.

Nokta.

***

Peki, en dip dünya derecelerini almamızı kim/kimler sağladı?

Kolay soru… Ülkemizde tam 20 yıldır tek adam anlayışı hüküm sürmekte olduğuna göre sorumlular gizli-saklı değil, apaçık ortada.

Peki ya bu sonuçları oluşmasını sağlayan nedenler?

Bu konuda pek çok neden vardır, ancak 40 yıldan beridir ülkemizde ve sınırlarımızı aşıp komşu ülkelere varan çatışma ve operasyonları sonucun kara deliğidir (uçak, tank, top, tüfek, mermi, İHA, SİHA ve personel masrafları…)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şubat 2019’de: “Domatesçilere, bibercilere, patlıcancılara sesleniyorum; o bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” demesi de bunun belgesidir.

Çokça ölüm ve acılara neden olan, ülke kaynaklarını tüketen yoksulluk nedeni bu çatışmalar, Mart 2022’den beri çoğaldı hem de süreklilik kazandı.

Peki bu sorun nedendir ve çözümü yok mudur?

İnkâr etme, yok sayma, yasaklama ve baskılar artınca Kürtlerin insan hakları ve kimliksel haklarını aramasıyla sorun başlamıştır.

Dünyanın pek çok ülkesi böylesi sorunları, sosyolojik ve psikolojik gerçeklerden hareketle görüşerek anlaşarak çözerken, bazı ülkeler de militarist yöntemleri seçmektedir.

*

Toplumun içindeki; kimlik, kültür ve inanç farklılıkları bir zenginliktir. Ancak, “önce ben/biz” diye “ötekileri” yok sayanlar ortaya çıktığında, yönetimler için iki yol vardır:

Birinci yol; ülke insanlarının oylarıyla seçilmiş olan meclislerde demokratik, eşitlikçi, barışçıl çözümler aramak (ki, bu yolla çözülen sorunlar toplumsal huzuru sağlar).

İkinci yol; bir tarafı yenme ve yok etme işini silahlı-askeri güçlere bırakmaktır ( zora dayalı bu güvenlikçi anlayış, belki kısa süreli olarak bir tarafa üstünlük sağlayabilir. Fakat, her iki tarafın da bugünü ve yarını için çokça kin, nefret, ölüm ve acılar üretir.)…

Bizim ülkemizin yönetimi ikinci yolu seçmiştir. İşte birkaç örnek:

Cumhurbaşkanı Erdoğan 02.06.2022 günü,”53. TÜBİTAK Lise Öğrencileri Araştırma Projeleri Ödül Töreni”de konuşurken sınır ötesi operasyonları hatırlatır ve şu kıyaslamayı yapar: “Şehitlerimiz var, evet. Ama şehitlerimizin 10 kat, 15 kat, 20 kat evelallah öldürülen teröristler var”

İçişleri Bakanı Soylu, Şehit Dul ve Yetimler Derneği Kütahya Şubesinde, “Şehitlik ve gaziliğin nasip işi olduğunu” belirterek: “Keşke Allah bana da nasip etse. Bütün yüreğimle, bütün gönlümle arzu ediyorum ve istiyorum…” diyor.

(İranlı Sosyolog – İslam Bilgini Ali Şeriati de: “Şehitlik diye sorgusuz cennete gidilecek bir makam gerçekten olsaydı, zenginler o makamı fakirlere bırakmazdı.”) Demiş…

Ülke insanlarını güvenlik, sağlık ve huzur içinde yaşatmakla görevlilerin en başındaki sorumlular halka ‘şehit’ olmayı öneriyor.

*

Oysa bu sorunların kalıcı çözümü yaşamayı odak alarak; demokratik, insani, bilimsel görüşmelerle sağlanabilir. Bu da seçilmiş temsilcilerin  meclisinde her görüşün özgürce tartışılması, konuşulması, uzlaşmaya varılmasına bağlıdır.

Bizim meclisimiz, bu soruna barışçıl bir çözümü değil, çözümsüzlük getiren askeri operasyonlar için ‘tezkereler’ çıkarmaktadır.

20 yıllık AKP iktidarı, yetkisiz kıldığı meclisin kapısına sadece, bir gece ansızın “sınır ötesi operasyonu” için yetki süresi bittiğinde uğrar. Ve çok ilginçtir ki HDP hariç diğer muhalefetin ‘evet’ oyunu alır.

Karşısındakileri düşman ilan ederek yok etmeye ‘evet’ demektir bu!

Nerede kaldı, demokrasi, karşılıklı hoşgörü, sevgi, saygı kardeşlik?

Kin, nefret ve ölümler sürdükçe barış olabilir mi?

Oysa bu konular mecliste tartışılsa, herkes derdini anlatsa, taraflar  kendileriyle yüzleşip yanlışlarını bulabilir, bazı düşünceler değişir, ortak nokta ve paydalar bulunabilirdi.

Böylece birlikte yaşamak daha kolaylaşırdı. Herkes kendi değerlerine bağlı, başkalarının değerlerine saygılı olur, öfke, kin, düşmanlık olmaz insanlarımız gereksiz yere ölmez, kaynaklarımız bize daha iyi bir yaşam sunmak için kullanılırdı.

Aslında insanlık bu yolu çoktandır bulmuş ve ona ‘demokrasi’ demiştir. Ve bu yol mutlu yaşamın değişmezidir hem evde hem mahallede hem ülke hem de dünyada…

Anlaşmak, uzlaşmak, birlikte yol alıp yaşamak varken, biz çatıştık!

Sadece kendimizi sevdik-saydık ve bu yüzden çokça ayrıştık!

Yeter artık bugünün arkasında yarınlarımız var!

Bugün ve yarınlarımız için Barış! Barış! Barış!..

Emin Toprak – DOSTÇA

 154 total views,  1 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu