Press "Enter" to skip to content

MEKTEP-MEDRESE   Dr. Bülent Avcı

30.11.2022

Murat Belgenin Hayatı ve Eserleri 


Bülent Avcı

Murat Belge eskiden sadece sol çevrelerde bilinirdi, ama bugün sağcılar ve futbolcular arasında da epey bir popülerliği var. Kendisi İngiliz filolojisi eğitimi görmüş; iletişim yayınların kurucularından. Halen yayınlanan ve uzun yıllar editörlüğünü yaptığı Birikim dergisinin kurucusu. Yabancı dillerden yaptığı çevirilerle (Joyce, Faulkner, Dickens…), Türkçeye kazandırdığı kitaplarla da biliniyor. Uzun yıllar Bilgi Üniversitesinde karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdi. Belge baba tarafından sağcı anne tarafından solcu bir ailenin tek çocuğu: O meşhur Yaban romanının yazarı, Yakup Kadri, Belge’nin dayısı olur. Babası Burhan Asaf Belge Adnan Menderes’in önemli danışmanlarından biriydi…

Şunu en başından belirtmeliyim ki bu yazının amacı ne Murat Belge’ye saygısızlık yapmak ne de kendisine övgüler düzmektir. Amaç Murat Belge üzerinden Türkiye’nin son kırk yılına bakıp soldaki düşünsel savrulmaları biraz daha iyi anlamaya çalışmaktır.

Bilindiği üzere Belge 12 Mart öncesi Dev-Genç hareketine-özellikle Mahir Çayan önderliğindeki THKP-C geleneğine sempati besliyordu. 12 Eylül öncesinde ise yine Çayan geleneğinden gelen, Türkiye’nin o dönemde en kitlesel ve en etkili hareketi olan, Dev-Yol çevresine yakın olduğu bilinir. Yani 1980 öncesi Belge sol içerisinde saygın bir yeri olan, söyledikleri-yazdıkları geniş çevrelerce dikkate alınan birisiydi…

1980-1990 arası Neoliberal rüzgarlar ve Özal’ın çikita muzları sadece sırdan insanları değil okumuş-yazmış birçok insanın da düşün ve inanç dünyasını altüst etmişti. Bu ‘düşünen’ insanlardan biri de Murat Belgey’di. Kendini halen sosyalist olarak tanımladığı halde, 1950 sonrası Şerif Mardin ve müritlerinin türettiği yeni-sağ söylemlerle konuşmaya başladığı zamanlardı…

Askeri Vesayete karşı demokrasiyi, merkezi oluşumlara karşı çevreyi, Cumhuriyet elitlerine karşı milleti savunur gibi duran bu ve benzeri karşıtlıklar üzerinden sağ söylemlere hafif bir sol makyaj yaparak meşruiyet kazandırıyordu üstat….

Yaşı müsait olanlar hatırlar, sağcı bir yayın müdürünün yönettiği solcu bir gazete vardı 1990’larda, Radikal gazetesi. Belge haftada iki kere köşe yazısı yazıyordu Radikal’de. Yazdıkları yazılardan, açıktan deklare etmese bile, Marksizm ile arasına mesafe koyduğu ve Neoliberalizm ile flört halinde olduğu belliydi. Böylesi bir savrulmayı anlamakta, solcu bir üniversite öğrencisi olarak, gerçekten zorlanıyordum. Bir anekdottan bahsetmeden geçemeyelim burada. Atilla İlhan bir röportajında

‘Biri Murat Belgenin 30 sene önce yazdıklarını okusa ve uykuya dalsa…30 sene sonra uyansa    ve bugün yazdıklarını okusa gözlerine inanamaz’

Diyerek sol entelektüel çevrelerdeki savrulmaya gönderme yapmıştı.

O hafta yıllık iznini kullanmakta olan Belge’den bir ses gelmiyor bununla ilgili. Ama daha ilginç bir şey oluyor: o dönem Sabah’tan Radika’le transfer olan, CHP’nin Bebek temsilcisi, Hasan Bülent Kahraman Belge’nin imdadına yetişiyor: Kahraman’a göre Belge’nin solculuktan başlayıp sağcılığa yelken açan otuz yıllık yolculuğu son derece normaldi… Yıllık izninden dönen Belge özgür düşüncesinin kendisini götüreceği yerlerden hiç korkmadığını belirtiği yazısında Hasan Bülent Kahraman’a bir selam çakıp yoluna devam etmişti…

1990’lı yıllar; devlet üniversitelerine paralı gece bölümleri eklenmiş ve arkasından gündüz bölümleri de paralı hale getirilmeye çalışılıyordu. Özellikle büyük şehirlerde Üniversite öğrencileri sokaklara çıkıyor gözaltı, dayak, işkence ve hapis ihtimallerini göze alıp ve parasız eğitim talep ediyordu(k). Üniversite harçları dönemin popüler konusuydu. Televizyonlardaki tartışma programlarından gazetelere birçok mecrada öğrencilerin parasız eğitim talebi konuşuluyordu.

Murat hoca bu konudan da geride kalmayıp bir yazı döşenmişti Radikal’deki köşesinde.

Belge yazısında özetle, üniversite öğrencilerinin hemen hepsinin dershane süreçlerinden geçtiğini ve bu dershanelerin paralı olduğunu; dershane parası ödeyebilenlerin üniversite harç ücretlerini de pekâlâ ödeyebileceklerini ve mırın kırın yapmalarına gerek olmadığını söylüyordu…Üstat hızını alamayıp yoksul öğrenciler için, Amerika örneğini göstererek, bir burs sistemi kurulup sorunun gürültüsüz patırtısız çözülebileceğini de ekliyordu yazısına. Belli ki Amerikan burs sisteminin nasıl bir bataklığa dönüştüğünden haberi yoktu sayın Belge’nin.

Bu söylem o dönem sağcıların kullandığı bir numaralı argümandı. Ve Murat Belge hem solcu pozu veriyor hem de sıkılmadan neoliberallerin ağzıyla konuşabiliyordu. Ya da çoktan liberal olmuştu da kendi ağzıyla konuşuyordu. Burada öğrencilerin onca para verip dershanelere gitmesinde bir sorun görmüyor ve ‘dershaneye para veren üniversiteye de harç öder ne var bunda’ diyebiliyordu… adil olmayan fiili bir durumu referans gösterip diğer bir adaletsizliğe dayanak yapmıştı bir zamanların ‘sosyalist’ Murat Belge’si. Yazısını okuduktan sonraki şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı hiç unutmam…

Bunlar daha giriş taksimiydi; Belgenin faça kayma durumları 2007 de Taraf gazetesine köşe yazmaya başlamasıyla tavan yaptı: spor ayakkabı giydiği için kendisini ‘genç sivil’ zanneden kullanılışlı aptal Yıldıray Oğur ve minibüs muavini yardımcısı Rasim Ozan Kütahyalı gibi tiplerle yan yana olmaktan geri durmadı üstat. Yayın tarzı 1980 öncesi Aydınlık Gazetesi’ni andıran Taraf gazetesi Türkiye’de askeri vesayeti bitireceğiz sloganlarıyla şahlanıyordu…

Murat Belge Taraf gazetesinin Gülen’cilerin inisiyatifi ile oluştuğunu bilmeyecek kazar cahil değildi elbette. Türkiye’ye özgü geleneksel cami-kışla geriliminde hikmetleri kendinden menkul liberaller, Amerika’nın ılımlı İslam politikaları paralelinde, camiye oynuyorlardı epey bir zamandır. Belge’de bu eğilimi takip ederek Taraf gazetesindeki köşesinde AKP’ye övgüler düzmekle meşguldü. Belge’ye göre solcular-sosyalistler çuvallamışlardı; özgürlük ve demokrasi AKP’yle gelecekti memlekete. Arşivlerden belgenin yazıları bakarsanız, üstadın ‘yürü be koçum kim tutar seni’ kıvamında olduğunu görürsünüz.

Sonrasında 2010 Anayasa Referandumuna, eskiden yakın arkadaş olduğu birçok devrimci sosyalistin uyarılarına rağmen, ‘yetmez ama evet’ cephesinde katılan Belge façaların en büyüğünü kaymıştır. Referandum sonrası kullanım süresi dolan Murat Belge ve onun liberal biraderleri kapı önüne konulmuşlardır. Kendisine bu konuda bir açıklama yapıp yapmayacağın sorulduğu bir TV programında Belge’nin söyledikleri insanı hüzünlendiren cinstendi ‘biz demokrasiyi New York’tan gelen insanlarla yapacak değiliz’… AKP’yi ve siyasi ortağı Gülen çevresini devrimci bilmişti üstat…

Geçenlerde bu konuda yazdığı yazı ise ilkinin daha bir akla zarar versiyonu: Belge Türkiye’nin bugün ki kötü durumunun 2010 referansı ile ilgisi olmadığını; aksine içinde bulunduğumuz kötü koşulların 2017 sonrası gelişmelerden kaynaklı olduğunu söylüyor…

Belge hızını alamamış olsa gerek Ergenekon davaları döneminde sosyalist hareketlerin önderlerinden bir kısmını Ergenekon üyesi ilan etti… Polisin sıktığı biber gazıyla hayatını kaybeden Metin hocaya Ergenekoncu diyebilecek kadar koordinatlarını kaybetmişti Belge.

Gülenciler ve AKP arasındaki çatışmanın yoğunlaştığı dönemlerde ve 2015 darbesi sonrası ortalıktan yok oldu bir süre. KHK’larla üniversitelerde 1980 sonrası yapılan akademisyen kıyımına benzer bir operasyon yapıldı. Binlerce eğitimcinin hayatı cehenneme döndü.

İşten atılan akademisyenlerin bir kısmı batı ülkelerinde iş bulabilmek için risk altındaki akademisyenler programına başvurdu. Çok azı bu imkanlardan faydalanabildi… bunları niye anlatıyorsun dediğinizi duyar gibiyim… Biz sonradan öğreniyoruz ki Murat Belge’de bu programa başvurmuş ve o çok değerli İngiliz dostlarını araya koyup 2018’den beri bu program kapsamında Oxford Üniversitesi’nde çalışıyormuş. Murat Belge gibi birçok solcunun desteğiyle ideolojik hegemonyasını kuran AKP’nin mağdur ettiği onca akdemiysen varken, Belge kendisini mağdur hissetmiş olmalı ki bu imkândan faydalanıyor olmaktan utanç duymamış. Yani her durumda Murat Belge kendisini haklı çıkartabilmiş.

Elbette ki insan değişir, hepimiz değişiyoruz. Düşüncelerimiz, duygularımız, bedenimiz, çevremiz vesaire durmadan değişiyor. Murat Belge ya da herhangi bir başkası düşüncelerinde radikal değişimler yaşayabilir.  Burada sorun Belge’nin halen solculuk oynaması; çıkıp açık olarak dese ki ‘ben artık solcu falan değilim’ eyvallah der geçeriz. Bu riski almıyor Belge; böylesi bir deklarasyonda epeyce müşteri kaybedeceğini çok biliyor.

Daha geçenlerde yazdığı bir yazıda mealen şöyle diyor üstat: memleket giderek Kemalist ve dinci-muhafazakar kamplara bölünüyor ve kendisi her ne kadar Kemalist olmasa da bu ayrışmada Kemalist kampta yer alacakmış… İroni dedikleri böyle bir şey herhalde… Üstat AKP’nin gidici olduğunu anladı dümeni nereye kıracağını hesaplıyor…

Türkiye’de düzene soldan muhalif köklü bir devrimci-parti ve örgütlenme geleneği olmadığı için organik aydın diye tanımlanan şekliyle entelektüeller yetişmiyor-ya da çok az yetişiyor. Murat Belge sadece bir örnek ve belki de en masum olanı… azımsanmayacak sayıda insanın düşünce dünyasını etkilemiş; iletişim yayınları gibi prestijli bir yayınevini kurmuş; onca kitap yazmış; çeviriler yapmış; ve üniversitede dersler veren bir profesör; 12 Mart 12 Eylül görmüş ve 1960’lardan beri siyasetle ilgili… Ama gel gör ki bunların hiçbiri organik aydın olmaya yetmiyor… Sen git lise mezunu bir imamın liderliğindeki cemaatin kontrolündeki bir gazetede  askeri vesayete karşı mücadele ediyorum diye köşe yazıları yaz… Olmadı, üniversite diploması tartışmalı bir siyasetçinin dolduruşuna gelip yetmez ama evet diye bağırıp din soslu neoliberalizmin (yeni-sağ) hegemonya kurmasına katkıda bulun… Sonrada bu hegemonya sonucu oluşan baskıcı otoriter düzenden şikayet et ve kendini risk altındaki akademisyen diye pazarla ve kapağı Oxford’a at…

Ne diyelim… Murat Belge’nin hayatı ve eserleri.

Bülent Avcı 

Seattle, Kasım 2022 

 63 total views,  1 views today

DOSTÇA  
Emin Toprak

28.11.2022

“Bir gece ansızın gelebilirim!..”

“Bir gece ansızın gelebilirim” sözü, ünlü ozanımız Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bir şiirinin adıdır.

Bestelenen bu şiir; aşkı, sevgiyi ve tutkuyu çok güzel anlattığı için halkımızdan çokça beğeni almıştır.

İşte o şiir-şarkının ilk dörtlüğü:

“Bu kadar yürekten çağırma beni
Bir gece ansızın gelebilirim
Beni bekliyorsan, uyumamışsan
Sevinçten kapında ölebilirim…”

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bir gece ansızın gelebiliriz”, sözünü çok sevmiş olacak ki, çok sık kullanmaktadır.

Fakat, Erdoğan bu sözü, şiir ve şarkıdaki aşk-sevgi-tutku anlamında kullanmıyor!

Onun için bu söz; birilerini korkutmak-tehdit etmenin ya da apansız bir saldırı bir çatışma bir savaş başlatmanın meydan okumasıdır. Bilindiği gibi böylesi amaçlarla yola çıkanlar, sevgiden uzaktırlar, onlar sadece yıkar, yakar ve yok ederler.

Zaten Erdoğan bu anlayış ve amacını hiç gizlemez ki, işte iki mesajı:

13 Ekim 2017 günü: @RTErdogan Türkiye devlet görevlisi olarak açılan Twitter hesabında:

“Bir gece ansızın gelebiliriz” dedik ve bu gece Silahlı Kuvvetlerimiz Özgür Suriye Ordusu’yla birlikte İdlib operasyonunu başlattı.”

6 Eki 2022 günü Yunanistanlı bir gazeteci: “Bir gece ansızın gelebiliriz derken kastınız, saldırabiliriz mi?” diye sorunca:

“Doğru anlamışsınız.” diyor.

Erdoğan, aylardır çok sık tekrarladığı bu sloganı, eyleme dönüştürecek bir gerekçe arıyordu ve buldu:

13 Kasım 2022 saat 16.20’de İstanbul’un merkezi sayılan Taksim İstiklal Caddesi’nde bir patlama oldu.

Lanetlenmesi gereken bu hain saldırı sonucunda 6 kişi yaşamını yitirmiş, 2’si ağır 81 kişi yaralanmıştı…

(Böylesi eylemlerle örgütler; kendilerini tanıtır, isteklerini belirtir ve propaganda yaparlar. Bunun için her örgüt, yaptığı eylemi üstlenir ve “biz yaptık!” diyemeyeceği bir eylemi yapmaz/neden yapsın ki?)

Fakat iktidar, yukarıdaki olasılıkları yeterince düşünmeden, olayın faili olan karanlık güç olayı üstlenmeden, yakalanan failin ilişkileri açıklık kazanmadan ve yargısal bir karar beklemeden çok acele bir askeri operasyon kararı almıştır. (Yaygın görüşe göre bu acelecilik; günbegün halk desteğini kaybetmekte olan ‘Cumhur İttifakı’nın bir stratejisidir. Asıl amaçları da 2023’de yenilmemektir. Şimdi de “Amaca giden her yol mubahtır” diyerek ülke çapında tıpkı 5 Haziran – 1 Kasım 2015’de olduğu gibi bir korku iklimi oluşturmak istiyorlar.).

Ve, 20.11.2022 Pazar günü sabaha karşı “Pençe Kılıç” adı verilen hava harekatıyla 160 km’lik sınırımızın karşısındaki Irak- Suriye topraklarında, 89 hedefin vurulduğu açıklandı.

Ertesi gün 21.11.2022 Gaziantep’in Karkamış ilçesine yapılan roket-havan saldırısı sonucunda 22 yaşındaki öğretmen Ayşenur Alkan ve henüz 5 yaşındaki Hasan Karakaş yaşamını yitirdi.

Ve ülkece yine büyük bir acı yaşadık.

40 yıldır ülkemizde böylesi terör olayları oluyor ve sonrasında da askeri operasyonlar yapılıyor.

Peki, neden terör ve çatışmalar hiç bitmiyor?

Çünkü, bir gece ansızın yapılan saldırılar öldürerek, yok ederek, gelecek için öfke, kin, düşmanlık üretir, böler, parçalar ayrıştırır ve çözümsüz bırakır.

Çünkü, toplumsal sorunlar güvenlikçi yöntemlerle değil ancak karşılıklı görüşmelerle çözüme kavuşabilir.

Çünkü, ancak barış dili toplumsal sorunlara çözüm bulur, ancak barış içinde insanlar, insanlıkta buluşur.

Anlatılanlar günümüzde yaşandı ve daha da yaşanacak gibi görünüyor.

Ne yazık ki ülkemiz halkları pek çok acılar yaşamıştır. 85 yıl önce yaşanmış “Dersim Olayı” da onlardan birisidir. Bu olayların gerçekleri, yıllarca ne konuşulmuş ne de yazılmıştır. Bu olayları bilen tek tük kişiler de olup biteni ancak ev ortamında sessizce konuşabilmiştir.

Dersim olayı da tıpkı günümüzde olduğu gibi militarist- güvenlikçi bir anlayış, yani yok ederek çözülmek istemiştir. Fakat, çözüm olmadığı gibi torunlara 85 yıllık kapanmayan bir yara, miras bırakılmıştır.

Ben bu olayın çok kısa bir özetini, kendisini devlet yanlısı olarak tanıtan yerli ve milli olan bir kişiden dinledim.

Bu kişi, Murat Bardakçı idi ve ‘Teke Tek’te Fatih Altaylı’nın konuğu oldu.

Altaylı: Dersim nedir, niye oldu, ne oldu? sorusuyla söyleşiyi başlattı.

Soru, çok kolaydı.

Çünkü Murat Bardakçı, Kurtuluş savaşı yıllarında Ankara Emniyet Müdürü, sonra da Denizli, Elazığ, Çorum, Konya valiliği yapmış Cemal Bardakçı’nın torunuydu.

O, 26 yaşına kadar evinde, hem dedesi hem de dedesi gibi devlette çok önemli görevler yapmış kişilerle tanışmış, onların sohbetlerini dinlemiş, onlardan yazılmayan, sokakta konuşulmayan pek çok ‘sır’ bilgiler edinmiştir.

Altaylı: Peki, o isyanın gerekçesi ne? dediğinde de;

Sözü alan Bardakçı:

Şimdi ben burada tarafsız olamam, çünkü benim dedem Atatürk döneminin bir valisidir… diyorsa da (sanırım vicdan dürüsüyle) Dersim olayı hakkında kendi düşüncelerini, o günden beri bitmeyen çığlıkları ve dedesi gibi düşünen devlet adamlarının pişmanlıklarını özetledi:

“Dersime durup dururken bir operasyon yapıldı. Dersim halkı, devlet ve feodal güçlerce ezilen fakir bir halktır, çok acı şeyler yapıldı, çok fazla şeyler yapıldı, çok kötü şeyler yapılmıştır, orantısız güç de oldu. Doğru… Ama isyanların da konuşulması lazım. İsyanlar da yapmış. Köprü yıkılmış, karakol basılmış…

Haa, o isyanların karşılığı bu muydu?

Hayır!…

Zaten dedem ve onun görüşündeki devlet adamlarının hepsi, derdi ki:

Dersim konusunda hata yaptık.”

***

Operasyonlar birer güç gösterisidir, düşmanı yok etmeyi amaçlar. Bir ülkede diller susmuşsa, siyaset de iktidar uğruna çatışmaları, savaşları, terörü kendine seçim malzemesi yapmışsa…

Ve çatışmalarla coğrafyamız tahrip olmuş, ekonomimiz batmış, kaynaklarımız tükenmiş, halkımız ruhen bitik ve acılar içindeyse …

Muhalefet dile gelip, artık yeter demek yerine, bu gidişe izin veren yeni tezkerelere alkışlarla “Evet!” demekteyse…

Vay bizim halimize!

İktidarın zaten yolu bellidir ve bir gece ansızın gelebilirim diyor!

Fakat, eğer muhalefet halen “Yurtta Barış Dünyada Barış” diyebiliyorsa…

Bizim de muhalefete aşağıdaki hatırlatmaları yapma hakkımız vardır:

“Demokrasi, insanları özgür ve eşit kılar.

Barış ise, bireysel ve toplumsal mutluluğu yaşatan ilaçtır.

Demokrasi ve barış aynı iklimde oluşur.

Artık maskelerinizi çıkarın!

Eğer demokrasi ve barış istiyorsanız, ‘tezkerelere’ hayır deyiniz!”

Emin Toprak – DOSTÇA

 132 total views

Amerika’da ve Türkiye’de Gençler, Göçmenlik Ve Eğitim: / Bülent Avcı

04.09.2022

Amerika’da ve Türkiye’de Gençler, Göçmenlik Ve Eğitim:


Dr. Bülent Avcı

Hiç kimse, denizde olmak karada olmaktan daha güvenli olmadıkça, çocuğunu denizin ortasındaki bota koymaz

 Warsan Shire

Göçmenlik ve mülteci olma durumu tarihin her döneminde var olsa da günümüz dünyasında Amerika, Türkiye ve diğer birçok ülkelerin yakıcı bir sorun olmaya devam etmekte. İnsanlar bireysel ya da büyük guruplar halinde kendi ülkelerinden diğerine daha iyi bir yaşam kurma niyetiyle ve büyük oranda yasal yolları zorlamak suretiyle gitmeleri durumu göçmenlik olarak adlandırılıyor. Kendi istekleri dışında, vatanlarını terk etmek zorunda kalanlar ise mülteci veya sığınmacı olarak kategorize edilmekteler. Bu durum hem göçmenler-sığınmacılar hem de göç edilen ülke için bir sürü sorunu beraberinde getirir.

Kendini yetiştirmiş Türkiye vatandaşı bir yazılımcının İstanbul’dan Seattle’a Microsoft’da iş bulup göçmesi; ya da Hong Konglu zengin bir iş adamının vatandaşlık alma karşılığında Kanada’ya gelip lüks restoran açması gibi bir durum değil bu. Burada konu ettiğimiz şey sıradan insanların, çoğu zaman ailecek yolara düşmesi, nice zorluklar ve badireler atlatarak diğer bir ülkeye varıp yaşam savaşı vermesi durumu; yoksullukla, ayrımcılıkla, yabancı düşmanlığıyla ve kültürel uyum sorunlarıyla iç içe bir hayat…

Türkiye ve Amerika özeline dönersek. Türkiye güneyde Suriye’de ki iç savaş başladığından beri başta Suriye olmak üzere, Afganistan, Irak ve diğer bazı ülkelerden 10-13 milyon civarında bir göçmen-mülteciye ev sahipliği yaptığı söyleniyor. Devlet kurumları dahil olmak üzere kimse tam bir rakam veremiyor. El altından dolaşan rakamlar birbirini tutmuyor. Makro düzeyde ele alındığı zaman bu nüfusun yüzde onun üstüne tekabül ediyor; bu durum İstanbul’da Bahariye Caddesi sosyetesinin günlük yaşamını etkilediği gibi Karadeniz’de bir sahil kasabasında vatandaşların günlük hayatlarına dokunur vaziyette.

Merdiven altı denilen tarzda işletmelerde asgari ücretin altında çalıştırılarak iliklerine kadar sömürülen bu insanlar, aynı zamanda, yoksulluğun artması ve ekonominin çökme noktasına gelmiş olmasının da etkisiyle, ‘onlar yüzünden biz işsiz kaldık’ diye sızlanan lümpen yığınların açık ve yakın hedefi haline gelmiş vaziyette. Devlet, en yumuşak ifadeyle, bu insanların yaşadıkları bölgeye ve kültüre uyum sağlama ve entegre olama süreçlerini organize etme noktasında (eğitim, iş, yaşam, kültür) tamamen aciz kalmış vaziyette. Amiyane tabirle Saldım çayıra Mevlam kayıra mantığıyla bu insanlar sokağa terkedilmiş haldeler. Bu durum memlekette ırkçı-faşist söylem ve eylemlere uygun bir zemin hazırladığı gibi ülke demografisini epeyce değiştirmiş ve değiştirmeye devam edecektir.

Göçmen ve mültecilerin, özellikle büyük şehirlerde, kültürel uyum sorunu yaşadıklarının bariz örnekleri mevcut. Avrupa ülkelerinin kabul ettiği mülteciler çoğunlukla eğitimli-vasıflı olanlar. Türkiye’de kalanlar ise çıplak gözle gözlemlenebilecek ölçüde eğitimsiz ve alt sosyoekonomik guruplardan gelen insanlar. Topluma entegre olma sürecinde en önemli rolü oynayacak olan eğim zaten kendi içinde iflas etmiş vaziyette. Bu durum okul çağını geçmiş olanların uyum sorununu daha da karmaşık hale getirmekte. Kaldı ki okul çağındaki mültecilerin birçoğu okula gitmemektedir. Kamuya açık ortamlarda, görgü ve diğerine saygı temelinde, nasıl hareket edeceğini bilmemekten tutunda plajlarda denize iç çamaşırla girmeye, toplu halde dolaşıp ona buna sataşmaya varan durumlar yerli halkın şikayetlerinden bazıları.

Epey uzun bir süredir göç alan ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri. Başta güney sınırı olan Meksika’dan olmak üzere Dünyanın her yerinden göçmen ve mültecinin geldiği bir ülke; yasal veya illegal yolardan gelenler, vasıfsız olarak Amerika’ya sığınanlar ya da göç edenler, aynen Türkiye’de merdiven altı işyerlerinde sömürülen Suriyeli mülteciler gibi, masa altından asgari ücretin çok altında bir paraya çalıştırılmaktalar; benzin istasyonlarında gaz basarak, lokantalarda bulaşık yıkayarak, çiftliklerde sezonluk tarım işçisi olarak çalışarak, müstakil evlerin bahçe çimlerini keserek ve nalbur dükkanlarının önündeki amele pazarlarında kendilerine günlük iş verecek birini bekleyerek…. Ülkeye yasadışı yollardan gelmiş olsalar bile, çocukların devlet okullarında eğitim görme hakları var. Ayrıca, diğer yoksul öğrenciler gibi, bedava kahvaltı ve öğle yemeği hizmeti alabilmekteler.

Bu yazıda, sayılara, varsayımlara ve gereksiz polemiklere boğmadan, bu soruna lise çağında genç bir insanın gözünden bakmaya çalışacağım. Genç bir delikanlı. Bilmem kaç sene önce ailesi ile Suriye’deki savaştan kaçıp İstanbul’a gelmişler; Adı Yasin, babası savaşta ölmüş. Annesi ve iki küçük kardeşi ile Bağcılar’da bir bodrum katında yaşıyorlar. Lise ikinci sınıfa Yasin; her sabah yürüyerek okula gidiyor, yol üzerindeki bakkalın, otobüs duraklarında bekleyenlerin ve yolda yürüyen herkesin kendisine tiksinerek baktığını düşünüyor… Böyle durumlarda görünmez olmak istiyor Yasin… Görünmeden okula gidebilmek…. Ama okulda ayrı bir cehennem; kendisi gibi Suriyeli arkadaşları var Yasin’in okulda. Teneffüslerde onlarla sosyalleşiyor çoğu zaman ama bazen hiç çıkmıyor sınıftan. Sınıftaki öğrencilerin birçoğu aşağılayarak bakıyorlar Yasin’e; hiç kimseye bir kötülüğü olmamıştır Yasin’in… Sınıfın ön taraflarında oturan sarışın uzun saçlı kıza aşıktır Yasin. Rüyalarına girer bu devranı afet… hiçbir şeyden korkmadan-çekinmeden o kıza ‘senden hoşlanıyorum’ diyebileceği bir dünyayı düşlüyor rüyalarında…Arkası kuşlu aynasında tarayarak saçlarını o kızla okul yolundaki o pahalı kafede oturuyor rüyalarının en güzel yerinde… Elele yürüyor İstanbul’un meydanlara çıkan dar sokaklarında…  Yasin bazen akşamları televizyon izler. Hem Türkçesini geliştirmek için hem de etrafta ne olup bittiğinden haber olmak için… koca koca adamlar ve kadınlar Yasin gibilerin bu ülkenin başına bela olduğunu ve derhal geldikleri yere geri dönmeleri gerektiğini söylüyor… Her gece yatağa girdiğinde uyumadan önce, gözlerini tavana dikip ‘bugün de ölmedik… buna da şükür…’ gibisinden şeyler mırıldanarak uykuya dalıyor Yasin…

Yukarıdaki metin olayı dramatize etmek için yazılmadı. Sayıları 13 milyonu bulduğu söylenen mülteciler ülke nüfusunun onda birini çoktan geçmiş vaziyette. Milyonlarca Yasinler; delikanlılar, genç kızlar, çocuklar yaşlılar aramızda yaşıyorlar… Yasın okula gidebildiği için şanslı (çalışmak zorunda olduğu için okula gidemeyenlerin trajedisi apayrı bir konu zaten…). Normatif düşünürsek eğitim yeni bir ülkeye-kültüre uyum sağlamanın en etkili ve iyi yollarından biridir: dili öğrenirsin, kültürü ve toplamsal ortak paydaları kavrar ve kendi kültürel-bireysel geçmişinle bağ kurarsın… ama gerçeğin bu olmadığını hepimiz biliyoruz. Devlet kendi vatandaşlarına-halkına Türkçeyi öğretmekten aciz. Ana dili Türkçe olmayanlara Türkçe öğretilmesi noktasında eğitim bakanlığı donanımsızdır. Böylesi zor bir süreci başarıyla sürdürmek her şeyden önce bu alanda yetişmiş-pedagojik formasyonu yüksek öğretim kadrosu, özenle hazırlamış geleneksel ve dijital müfredat malzemeleri ve bunu teorik ve pratik olarak koordine edecek hem merkezden yerele hem de yerelden merkeze doğru çalışan hem resmi hem de sivil kurum ve organizasyonlara ihtiyaç vardır. Bu bileşenlerin büyük oranda mevcut olmadığını biliyoruz. Dahası ülkenin resmi eğitim sistemi toplumsal ortak paydaya oturmaktansa, ötekileştirme ve kutuplaştırma üzerine kurulmuş vaziyette. Dolaysıyla böylesi bir (eğitim) sisteminin Yasin gibi gençlerin ülkeye uyum sağlamaları noktasında etkili olabileceğini düşünmek safdillik olur.

Söz konusu mülteci sayısının haddinden fazla olması ve devletin düzenleme ve denetleme noktasında aciz kalması, bu insanları günah keçisi yapıyor. Medyanın pompalaması ve popülist politikacılarında yardımıyla halkın büyük çoğunluğu mültecilerin geldikleri ülkelere dönmeleri gerektiğini düşünür hale geldi. Bu geri dönüş çağrısını gerekçelendirirken ortaya atılan en önemli argümanlardan birisi şu: mülteci gençler yakın gelecekte kötü yollara düşecek, suça bulaşacak ve dahası radikal sağ ve sol örgütlere potansiyel üye-militan olacaklardır. Başka bir deyişle bu ülkenin başına bela olacaklardır. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir iddiadır.

Kamuoyunda bazı kanaat önderleri 10 milyonu aşkın bir mülteci topluluğunu geri gönderme talebinin somutta bir karşılığının olmadığını söylemekteler; en azından tarihte benzer bir geri dönüş hiç yaşanmadığı biliniyor. Buradan bakınca mültecilerin bir yere gideceği yok gibi görünüyor; barış içinde bir arada yaşamanın yollarını aramaktan başkada demokratik-insancıl bir seçenek de yok. Mülteciler içindeki genç nüfusun radikal örgütlere katılım potansiyeli, üzerine iyice düşünülerek ortaya atılmış bir argüman değil. Hem radikal sol örgütler hem de gerici-faşist yapılar son tahlilde bu ülkenin ve insanlarının iyiliğini amaçladıklarını iddia ederler; dolaysıyla militanların bu yapılara olan bağı bu ülkeye, ama öyle ama böyle, bir aidiyet duygusu içermekte. Yasin gibi gençlerin böylesi bir aidiyete sahip olmadıkları ve olmayacakları çok açık. Amerika’daki İtalyan göçmenler buna en iyi örnektir. Kendilerini dışlayan Amerikan toplumunda hayatta kalabilmek için mafya benzeri oluşumlara gitmişlerdir. Bu anlamda mülteciler Türkiye’de yakın ve orta dönemde bir soruna yol açacak olurlarsa bu ülke çapına yayılmış (mevcutlarından farklılıklar gösteren) mafya varı oluşumlar olacaktır.

Buradan Amerika’da ki göçmen-mülteci durumuna dönersek, Birleşik devletler bu problemin- kısmen de olsa üstesinden gelecek deneyim ve araçlara sahip. Devlet okullarında göçmen-mülteci çocuklara İngilizce öğretmek için araştırma-temelli müfredat malzemeleri mevcut; eğitim fakülteleri bu alana özel olarak pedagojik formasyon eğitimi vermekte. Yani normal İngilizce eğitimi ile ana dili İngilizce olmayanlar için İngilizce eğitimi tüm süreçlerde ayrı branşlar olarak ele alınıyor. Tüm eksikliklerine rağmen, mülteci-göçmen çocukların topluma uyum sağlamada en önemli rolü yine eğitim oynuyor. Ama her şey güllük gülistanlık değil tabii. Ne kadar uyum sağlarsa sağlasın, mülteci-göçmen çocukları kendilerini, Amerika’nın yerli yoksul ve dar gelirlilerinin yaşadığı, suç oranının oldukça yüksek olduğu kenar mahallerde, parasızlık, işsizlik, şiddet, ayrımcılık, uyuşturucu ve benzeri birçok sorunla boğuşurken bulmakta.

Böylesi bir ortamda büyüyen ister Meksikalı ister Asyalı fark etmeksizin, mülteci-göçmen çocuklarının yaşadıkları topluma bir aidiyet duygusu beslemeleri imkânsız değilse de çok zor.

Bunu tarihsel deneyimlerden çok iyi bilen Amerikan yönetici sınıfları yoksul mahallerdeki liseleri askerlik şubesi gibi kullanmakta. İyi bir gelecek kurma noktasında nerdeyse hiç şansı olmayan bu çocukları burs verme ve benzeri vaatlerle kandırıp orduya asker yazdırmaktadır. Bu liselerde askerlik seçmeli ders olarak okutulmakta ve okul içeresinde bazı askerlik bilgileri öğretilmekte. Yoksul bölgelerdeki bu okullarda tüfekle talim yapan ve liseden sonra muhtemelen asker olacak olan, kızlı-erkekli guruplara rastlayabilirsiniz.

İstisnaları bir tarafa bırakırsak, mülteci-göçmen bir ailenin çocuğu olarak büyümek-yaşamak, Türkiye’de, Amerika’da ya da dünyanın başka bir yerinde, acılarla örülmüş bir hayat demektir. Şu veya bu gerekçeyle hatırı sayılır insanın mutsuz olduğu bir ülkede, aslında kimse mutlu değildir. Elbette ki bu konuda devletin denetleyici ve kolaylaştırıcı rolü vardır; bu noktada siyasal iktidardan hesap sorulmalıdır. Ve fakat bu insanlarla (göçmen-mülteci) barış içinde bir arada yaşamanın yoları toplumun her katmanında aranmalıdır. Tüm olumsuzluk ve eksikliklere rağmen, öğretmenler göçmen-mülteci çocuklarla yakinen ilgilenmeli; onların yaşam dünyalarına dokunacak türden ilişkiler geliştirmelidir; o çocukların özne karakteri kazanmış, kişisel ve toplumsal problemlerine aktif ve eleştirel vatandaş olarak yaklaşabilen; duyarlı, sevebilen ve sevilebilen bireyler olarak büyümeleri için ellerinden geleni yapmalıdır.

Dr. Bülent Avcı
Seattle, WA
Eylül 2022

 164 total views

Meral Hanım El-insaf!.. / Emin Toprak

14.11.2022

Meral Hanım El-insaf!..

Ülkemizde hemen herkes Sn. Meral Akşener’i tanısa da ben de kısa bir anımsatma yapmak istiyorum.

Akşener, Doğru Yol Partisinde siyasete başlamış… 28 Şubat mağduru Başbakan Erbakan’ın hükümetinde içişleri bakanı olmuş… MHP’ye geçmiş… Sonra da İYİ Parti’nin kurucusu ve genel başkanı olmuştur.

Şimdilerde hem bu görevini sürdürüyor hem de ülkemizdeki 20 yıllık tek adam iktidarına muhalif olduğunu iddia eden ‘Millet İttifakı’nda gündem ve rotayı belirleyen en etkili kişi olmaya çalışıyor.

Sn. Akşener, tıpkı bir ‘sınıf başkanı’ gibi…

Ancak bu sınıf başkanının çok önemli bir sorunu var!

Çünkü onun, belirlemeye çalıştığı rotanın hedefi sapmış!

Çünkü o hedefin odağında(12); tek adam iktidarı, yani AKP ile MHP’nin “Cumhur İttifakı” yok!

Çünkü O, hedefin odağına(12’ye) tek adam iktidarına karşı olduğunu bildiren “Emek ve Özgürlük İttifakı” kurucusu HDP’yi koymuş!

Çünkü, O; HDP’li seçilmişlere, onların temsilcisi olduğu halklara, dillere, kültürlere, inançlara, özetle demokrasi ve toplumsal barışı için uzattıkları ellere karşı!

İşte bunun için de her gün esip gürlüyor.

Peki ne yapmış, hangi suçları işlemiş HDP?

Birkaçını sayalım bakalım:

HDP parlamentoda; demokratik, eşitlikçi ve çoğulcu bir anlayışı sağlamak, 40 yıldan beridir sürmekte olan çatışmaları bitirmek, karanlıkta kalmış haksızlıkları aydınlatmak için ‘meclis görüşmeleri’ istemiş, ‘yasa’ teklifleri hazırlamıştır. Ayrıca, ülkede akan kanı durdurmak, barışı sağlamak için devlet yetkililerince hazırlanan “çözüm süreci”nde aktif görev almış, çatışan taraflarla uzlaşı için görüşmeler yapmıştır.

Bu çabalar sonucu ülkemizde bir barış iklimi oluşmuş, halkımız güvenli, huzurlu, çatışmasız birkaç yıl yaşamıştır. (Ancak, tek adam egosuyla barış masası devrilince, yeniden başladı ölümler, çatışmalar ve kirli karanlık ilişkiler…).

HDP kurulduğundan beri hep demokrasi ve barış istedi, bu uğurda çok bedeller ödedi!

HDP belirlediği rotadan hiç sapmadı, aynı barışçı anlayışla yoluna devam ediyor.

***

Sayın Akşener, sizin ülkücü geçmişiniz, Turan sevdanız beni hiç ilgilendirmez. Fakat siz devlette önemli görevler almış birsiniz, bir vatandaş olarak benim bu alandaki sizden söz etme hakkım olduğu için yazıyorum.

*

Siz, 3 Kasım 1996’da, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen kazanın hemen sonrasında istifa eden Mehmet Ağar’ın yerine bakan seçildiniz. Böylece Türkiye’nin en karanlık olaylarından birini aydınlatma görevi içişleri bakanı olarak size kalmıştı…

O araçta bulunan eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay kimliğini taşıyan ve 1970 lerden bu yana bir dizi suçtan aranan ülkücü Abdullah Çatlı ile sevgilisi Gonca Us kazada ölmüş sadece dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralı kurtulmuştu…

Hani bu karanlık-kirli olayı protesto eden vatandaşlar için Erbakan: “Gulu gulu dansı yapıyorlar.” demişti ya…

İşte bu olay hala karanlık!

Fakat siz de 23 Eylül 2022 günü yani o karanlık olaydan 26 yıl sonra işte o Bucak’ın evine gidip onu çok mutlu ettiniz.

Ve Susurluk öznelerinden Bucak: “Eski siyaset ve dava arkadaşımız Meral Akşener bizi ziyaret etti.” dedi…

“Eski siyaset ve dava arkadaşınız Bucak’ın” olayı hala karanlık!

Siz, şimdi başkalarının dedikodusunu yapmayı bırakın da o ‘Karanlık Susurluk’ öznesi Bucak ile neler konuştunuz onları anlatınız bakalım!

Sahi, ne konuştunuz?

*

27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarının mezar ve kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri…

1989-1999 yılları arasında ‘faili meçhul’ siyasal cinayetlerde yaşamını yitirmiş 1964 kişi olduğu… Ve bu vahşi cinayetlerden 187’sinin, sizin içişleri bakanı olduğunuz 1996-1997 arasında olduğunu…

*

Meral Hanım, bir zamanlar siz ve HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş birer politik rakiptiniz. İkinizin de hiç benzeşmeyen-uyuşmayan birer dünya görüşü vardı. Demirtaş, bunu bile bile, yıllardır suçsuz yere tutulduğu cezaevinden size çok samimi bir mesaj göndermiş ve: “Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar, kahvaltıya geldik” -diyebilmişti.

Bu mesaj, bir iletişim bir barış çağrısıydı!

Fakat siz bu barış çağrıya:
“Güneydoğu’da şöyle bir gelenek var: Kan davalınız bile olsa kapınızı çaldığı zaman içeri alırsınız” bir ‘töre cevabı’ verdiniz.

Ve demek istediniz ki:
“Misafirdir gelir çayını içer gider, evden çıktığı an düşmanlığımız devam eder!”

Siz böyle demekle demokrasiye göre değil de ilkel töreye inandığınızı kanıtladınız.

İşte bu mesajınız da bir savaş dilidir!

Bu savaş dili ve anlayışına o kadar inanmışsınız ki, hiçbir işi doğru yapmıyor dediğiniz iktidarın, tüm sınır ötesi harekat “teskere”lerini alkışlayarak imzalıyorsunuz. Çünkü siz, ölenlerin acısını, öldürenlerin geçirdiği bunalımları, ülkenin yok edilen kaynaklarını ve karartılan geleceği hiç mi hiç umursamıyorsunuz!

*

Ve şimdi size sormak istiyorum:

Acaba, ülkemize kin, öfke, kan, ölüm getiren, halkımıza büyük acılar ve yoksulluk yaşatan bu kötücül iklimde sizin hiç mi payınız olmadı?

Eğer olduysa özeleştiride bulunup halkımızdan özür dileyecek misiniz?

***

Şimdi de günümüze gelelim:
Tüm kamuoyu araştırmaları, ülkemizdeki tek adam saltanatının bitmesini isteyen çok önemli bir potansiyel oluştuğunu gösteriyor. Tüm olasılık ve istatistikler de HDP desteği almadan seçim başarısı kazanılmayacağını söylüyor.

HDP aylar öncesinde bugünkü tek adam iktidarına karşı olduğunu bildirerek, önümüzdeki seçimler için ilkelerini açıklamıştı. Demokrasiyi önceleyen bu ilkeler günlerce tartışıldı, hiç kimse karşı çıkmadığı gibi, çokça beğeni aldı.

Seçimler yaklaştığı için iyice sıkışan iktidar, düne kadar her ortamda terörist diyerek yaftaladığı HDP’nin peşi sıra İYİP’in kapısına da vardı.

Bunları bile bile Akşener susmadı, yine HDP’yi hedef alıp suçladı yine tribünlere seslenen ucuz konuşmalarına devam etti.

Dürüstlükten yoksun bu söz ve tavırları duyan/gören herkes: Meral Hanım el-insaf!…dedi…

Emin Toprak – DOSTÇA

 211 total views,  1 views today

Demokrasi / Emin Toprak

26.09.2022

Demokrasi

İstanbul’da yaşıyorum, fakat aylardır Beyoğlu ya da İstiklal Caddesine gidememiştim. Özlemişim.

’78’liler Girişimi’ ile ‘Karşı Sanat’ın düzediği ‘Panel-Forum’ için aldığım çağrıya uydum. 10 Eylül 2022 günü Saat 14.30 daki toplanma yerine vardım. 78’liler Girişimi Başkanı sevgili Celalettin Can, karşılarken simit ikram etti, alıp yedim ve dinleyiciler arasındaki yerimi aldım. 

Yer: İstiklal Cad. ‘Aznavur Pasajı’ Kat 6 

Konu: “12 Eylül ve Süreklileşen Darbeler”. 

Salon; 70’li 80’li yıllardan kalmış yaşlı tahta sandalyelerle donanmış. Dinleyicilerin hemen hepsi akran, çoğu tanıdık-bildik. Bedenleri yılların izlerini taşısa da herkesin yüzü gülüyor, gözleri ışıl ışıldı.

Delikanlı kız-erkekler, tek tüktü ve onların da bu coşkuda pek payı yoktu. Kimi anne-babası kimi de dede-ninesi için gelmişti (düşünülmesi gereken bir durum).

Konuşmacıların dördü de tanıdık-bildik kişiler. Kimi yıllar öncesinin yoldaşı, dostu, kimi medyanın tanıştırdığı…

Forumun yöneteni Feyyaz Yaman’ın davetiyle ‘saygı duruşu’ yapıldı.  Panelistler tanıtılarak, 15’er dakikalık söz verildi (fakat her konuşmacı en az 45 dakika konuştu, ki bence, doğal ve doğru olan da buydu).

Feyyaz Yaman: Sanat inisiyatifi, ‘Karşı Sanat’ın kurucusu, birçok yurtiçi ve yurtdışı etkinlilerde bulunmaktadır.

Gülizar Tuncer: Geçmişi-günümüzü hukuksal boyutlarıyla ele alan bir insan hakları savunucusu avukat.

Musa Piroğlu: Geçmişi-günümüzü sosyo-politik açıdan ele alan insan hakları savunucusu HDP milletvekili.

Mukkaddes Erdoğdu Çelik Dünün belleği, günümüz aktivisti ve insan hakları savunucusu yazar.

Dört panelistin buluşma noktası, dördünün de ülke demokrasi ve emekçi halk için kendi alanında mücadele etmesi, bu uğurda bedel ödemesi idi. Dördü de yaşanmışlıklarını ve ülkedeki insanlık dışı uygulamaları sıraladı ve özetle:

“Günümüzde 70’li-80’li yıllardaki gençlik, işçi, köylü ve hakların halklar için dayanışma kalmadığını. Nedeni de faşizmin daha yoğun baskıyla grup ve aileleri hedef almasıdır. Geçmişte emekçilere destek veren gençlerin, şimdilerde annelerinin: ‘Bak oğlum-kızım eğer sen yakalanıp tutuklanırsan, ‘terörist’ ilan edilirsin o zaman da çalışıp evimize ekmek parası getiren herkesin işine son verilir! Biz o zaman ne yaparız!?…” Feryatları duyduğu… Böylece faşizmin her hanede çaresizlik ve yılgınlık yarattığını… Bu sonuçta, dünün dar grupçu anlayışların, payı olduğunu, çünkü bu grupçukların ülkenin sorunlarını tahlil etmeden, devrimci mücadele önceliklerini belirlemeden, sadece kendi görüş, yöntem ve önderliklerini en doğru kabul edip kutsadılar…”  Benzeri konuşmalarla geçmişle yüzleşip eleştiri ve özeleştiriler yaptılar.

Demokrasi, hukuk ve eşitliğe uymayan uygulamaları anlatılırken doğal olarak ülkemizde insan hakları en çok gasp edilen Kürtler ile farklı inanç ve yaşam tarzı olanlar sıkça anıldı.

Biz dinleyiciler de içimizdeki çağrışımlarla bazı ‘an’lara ulaşıp olan biteni anımsarken, ‘neden-niçin-nasıl’ oldu diye kendimizi suçlayıp sorguladık, sarsılıp hüzünlendik…

Panelistlerin sunuşları bitince dinleyicilerin söz aldığı forum başladı.

 3-4 arkadaş kendileri veya ‘grupları’ adına konuşup sorular sordu.

Bazı dinleyiciler ayrıldığı için panelistlerin uzun konuşmaları eleştirildi.

İlk sözü alan bir arkadaş da eleştirilerini sıralayıp, panelistlere sordu (özetle):

Bize neden hep Kürtleri anlattınız, Türkler de zulüm altında…? 

Buna gerekli cevabı bir başka dinleyici verse bile olan olmuş, eski dar grupçu anlayış yüzünden salonda soğuk bir esinti olmuş ve toplantı son bulmuştu.

***

Ekonomi, terör, bilmem ne bilmem ne varken, baş sorunumuz neden Kürtler ve demokrasi olsun ki?  Diyor o arkadaş ve nice ülkemiz insanı.

Evet, ülkede çoğu kişinin işsiz kaldığı, emekçinin haklarını alamayıp geçim sıkıntısı çektiği, yolsuzlukla büyüyen bir azınlık oluştuğu, ekonominin çöktüğü, işsizlik, icra, iflasların arttığı, yönetim-yargı-güvenlik-eğitim-sağlık gibi alanlardan adil, eşit, yeterli  hizmet alınmadığı doğrudur. 

Evet, bu ortak sıkıntılar tüm ülke insanları içindir.  

Fakat yüzyıllardan beridir Kürtler ile birlikte farklı kimlik, inanç ve yaşam tarzı sahibi olanların ‘insani hakları’ yok sayılıyor. 

İşte o arkadaş ve nice ülke insanın unuttukları da budur.

İşte bu da bir demokrasi sorunudur. 

Eğer ülkemizde demokrasi egemen olsa: tüm kimlikler için hukuk, eşitlik, özgürlük olur, sömürü olmaz, işsizlik biter, silahlar susar, ülke kaynakları savaşın ölüm makinalarına dönüşmez, barış ve dayanışma içinde tüm sorunlar çözülürdü.

Farklılıkların barış, demokrasi ve uyumla Türkiyelileşmesi sağlansa, hiç sorun yaşanır mıydı? 

Her farklı kimliği Türkleştirmeye, her dili, her inancı, her yaşam tarzını kendininkine benzetmeye çalışmaktır asıl sorun.   

Bunun için ülkede demokrasi-hukuk-huzur-barış olmamış, her zaman çatışma-savaşlar olmuştur.

Düşünsenize, bir insana; kendi anadilinle değil, benim dilimle oku-konuş, benim mezhebimi ve inancımı kabul et, çocuklarına ve coğrafyana benim belirlediğim isimleri vereceksin! 

Demek …?! 

***

Ülkemizin demokrasiye dair bir karnesi var, işte o belge: 

Freedom House, her yıl 220 ülkenin demokrasi, siyasi özgürlük ve insan hakları hakkında araştırma yapan, bir bakıma ‘karne’ veren kuruluştur.

Siyasal katılım, seçim süreçleri, ifade özgürlüğü, örgütsel haklar ve hukukun üstünlüğü … konuları, sivil özgürlükler (60), siyasi haklar (40) alt başlık 100 puan üzerinden değerlendirilir.

Ülkeler: ‘Özgür’, ‘Kısmen Özgür’ ve ‘Özgür Olmayan’ olarak ayrılır.

Türkiye:  

2013’de 61 özgürlük puanı alarak ‘Yarı Özgür’ ülke sayılmış. 

2022’de ise (32) puanı ile ‘Özgür Olmayan’ ülkelere katılmıştır. 

Grupta; Pakistan (37), Uganda (34), Ürdün (33), puana almıştır.

Emin Toprak – DOSTÇA

 263 total views,  1 views today

1 Kasım 2015 Seçimi ve Öncesi / Emin Toprak

07.11.2022

1 Kasım 2015 Seçimi ve Öncesi

AKP ile CHP arasında günlerce süren: ‘İstikşafi Görüşmeler’i hatırlıyor musunuz?

İşte bu soruyla yazıya başlayacaktım birde baktım ki:

‘1 Kasım Dünya Kobane Günü!’

O halde söze bu önemli günü anarak başlamalıyım:

Peki, ne olmuştu, niçin Dünya Kobane Günü?

Çünkü, 2014’te Suriye’nin kuzeyindeki Kobane’ye saldıran insanlık düşmanı cihatçı IŞİD çeteleri bölge halklarına saldırarak bir vahşet sergilemişti. Bu saldırılara karşı direnen bölge halkı, 4 aylık bir savunmanın ardından çeteyi bölgelerinden çıkararak bir özgürlük destanı yazmıştı.

Dünyada hayranlık yaratan bu direniş destanın asıl kahraman ya da özneleri de tıpkı İran’ın Tebriz eyaletindeki Kürt kadın Mahsa Amini’nin ‘ahlak polisleri’nce zalimce katledilmesiyle başlayan (13 Eylül) ve güçlenerek günümüze ulaşan halk hareketinde olduğu gibi kadınlar olmuştur.

Dünya Kobanî Günü olması çağrısını; Nobel Barış Ödülü sahibi, insan hakları savunucusu Adolfo Perez Esquivel, Amerikalı filozof, dilbilimci Noam Chomsky ve farklı ülkelerden 130 akademisyen, yazar, gazeteci yapmıştı.

Ve daha Kobane kenti saldırı altındayken, “1 Kasım Dünya Kobane Günü” kabul edilmişti.

Bu özgürlükçü direnişi sevgi ve saygıyla anıyorum…

1 Kasım Dünya Kobane Günü Kutlu olsun!…

***

Şimdi de sıra size soracağım, fakat cevabınızı beklemeden cevaplamaya çalışacağım o soruya geldi:

“AKP ile CHP arasında günlerce süren: ‘İstikşafi Görüşmeler’i hatırlıyor musunuz?”

Ben unutmuşum!
(Çünkü insanın belleği sınırlıdır onun için de tüm yüklerini güncel tutamaz. Hele de kötülükleri çabucak unutmak ister. Ancak, bir uyarıcı aldıkça anımsar o kara günlerde olup bitenleri).

Hem size bu soruyu sormayı düşündüğümde, Ekim’in son günleriydi. Kasım geldiğinde zaten hatırlardım.

Fakat eski ‘AKP Grup Başkan Vekili’ Mahir Ünal’ın başlattığı tartışma, 1 Kasım 2015’i hatırlamamı hızlandırdı.

Şöyle ki:

Mahir Ünal, 21 Ekim günü, ‘Osmanlıcılara’ ‘selam’ olsun diye Cumhuriyet kazanımlarını hedef alarak: “… Cumhuriyet, bizim lügatımızı, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir” demişti. Bu sözler AKP’de büyük çoğunluğun ürkek bir iç seslenişi olduğu için derin bir sessizliğe neden olmuştu.

Bahçeli’nin 25 Ekim’de: “Cumhuriyetin Türk kültürüne, diline ve düşünme setlerimize zarar verdiğini iddia edenler talihsiz, tarifsiz ve temelsiz yanlışın pençesindedirler” deyince de AKP’de bir fırtına koptu.

Ünal, 30 Ekim günü: “… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize bıraktığı Cumhuriyeti ‘her dem kendini yenileyen coşkun bir nehir’ olarak ele almak gerekir” dedikten sonra da: “Grup Başkan Vekilliği görevimden affımı talep ettim” demek zorunda kalmıştı. ‘Af talebi’ hızlıca kabul edilmiş ve yerine de bir benzeri olan Özlem Zengin getirilmişti.

Peki, bu olay üzerine ben niçin 1 Kasım 2015 ve ‘İstikşafi Görüşmeler’i anımsadım?

Anlatayım:
Erdoğan ‘tek adam’ olma egosuyla; ülkemizin demokrasisi ve Kürt sorununa çözüm bulmak amacıyla AKP ve HDP yetkililerince hazırlanıp imzalanan: “28 Şubat 2015 Dolmabahçe Mutabakatı”nı ‘yok’ saydı ve Haziran 2015 genel seçimine katıldı.

7 Haziran 2015 seçiminde aldıkları yenilgiyle ne AKP tek başına iktidar ne de Erdoğan ‘Tek Adam’ olabildi. Erdoğan, bu demokratik yenilgiyi kabullenemediği için artık onun için tek yol/tek amaç çözümsüzlük yaratıp yeni bir seçime gitmek olmuştu!

Öyle de yaptı!

7 Haziran seçiminin üzerinden 32 gün geçince, 63. Hükümeti kurma görevini Davutoğlu’na verdi.

AKP-CHP hükümetini kurma işi, çok uzun-trajikomik “İstikşafi Görüşmeler” ve ‘ipe un sermek’ denecek bahanelerle sonuçsuz kaldı, yasal süre bitti ve yeni bir seçimin 1 Kasım 2015 günü yapılmasına karar verildi.

İşte o zamandan beridir Bahçeli, bu sürecin bir öznesi ve sanki ‘AKP’nin de kayyumu olmuş durumda…

Ortak amaçları, ülke çapında bir korku iklimi yaratarak yapılacak yeni seçimi kazanmaktı.

İşte, o kanlı korku iklim sürecini (7 Haziran-1 Kasım 2015), hazırlayan birçok yaşanmışlıktan sadece üç tanesi:

5 Haziran 2015 Diyarbakır Katliamı…

20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı…

10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı…

Bunlar ve benzeri katliamlarla, nice canlara kıyılmış niceleri yaralı-sakat bırakılmış ve halkımıza nice acılar yaşatılmıştır.

Ve bu korku iklimi halkımızın çoğunluğuna; hipnoz hali, baş eğme ve kaderci bir çaresizlik duygularını miras bırakmıştır.

Hipnoz halindeki kişi/kişiler, neden-niçin sorgulaması yapamaz, sadece kimin egemenliği altında iseler onun dediklerin yaparlar. Artık bu kişi ve grupların belleklerindeki: komşuluk, tanışlık, dostluk, arkadaşlık … gibi duygular unutulmuş, yerini hipnoz edenin buyruk ve istekleri almıştır.

Bu hipnoz hali kalıcı değildir, zamanla geçer, geçer geçmesine de… Eğer kişi o süreçte kötülük ve zalimliklere alet olmuşsa; onlarla yüzleşir, utanır, içine kapanır, için için yanar. Birileri eğer dostça ona el uzatır, dokunur ve dinlerse, bir bir söyleyecektir olup biten her şeyi.

Fakat olan olmuş ölen ölmüş, derin toplumsal yaralar açılmış olduğu için ‘pişmanlık’ etkisiz kalmıştır.

Sonrasında da herkes büyük acılar çekip, kayıplar vermiş, öldürülen-öldüren gençler, dul kalmışlar, anasız-babasız çocuklar ve onların ahları, yaraları, acıları toplumun kalıcı kamburu olmuştur.

Peki bu olup-bitenlerin hiç mi kazananı olmamış?

Hiç olmaz mı, bunlar; çok çok kazanan, az sayıdaki silah tüccarları, uyuşturucu baronları, büyükbaş müteahhitler ve onların işbirlikçileri olan sömürücülerdir.

Halkımızın büyük çoğunluğu, bunların oyun ve algılarına inanıp onlara figüran oldu ve yenik düştü…

Ama biz yine de Bertolt Brecht’in isteğine uyup pes etmeyeceğiz:

“Bizce en iyisi kalkmak yeter artık demektir
vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamanın
karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara
yaşanır hale getirmektir dünyayı bütün insanlara.”
***Bertolt Brecht***

Emin Toprak – DOSTÇA

 154 total views,  1 views today

Barış! Barış! Barış..! / Emin Toprak

01.11.2022

Barış! Barış! Barış..!

Ülkemizin devasa sorunları var, ben bunlardan birkaç başlık seçtim:

Ülkenin ekonomik verilerini iktidarın lehine değiştirdiği söylenen Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Temmuz 2022 yıllık enflasyon oranını %79,60 olarak açıkladı.

Bu oran baz alınarak G20 ve Avrupa ülkeleri arasında yapılan “en yüksek enflasyonlu ülke” sıralamasında Türkiye’yi (1.) birinci yaptı.  Aynı oranla dünya sıralamasında ise Türkiye: Suriye, Sudan, Venezuela, Lübnan, Zimbabve’den sonra (6.) altıncı oldu.

*

Uğradığı haksızlıklar nedeniyle binlerce vatandaşımız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM)’e başvurmuş, bunların büyük çoğunluğu haklı görülmüştür. AHİM bu kararlarını hükümete bildirerek; hak ihlallerinin giderilmesi ve mağdurlara tazminat ödenmesi istemiştir.

Anayasamızın (90. madde 5. fıkra): ” … milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. ” gereği hükümet  AHİM’in bazı kararlarını uygularken, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararlarına uymamıştır. AHİM süreci devam etmektedir.

*

47 üyeli AHİM’de “en çok hak ihlali yapılan ülke” sıralamasında: Rusya birinci, Türkiye ikinci olmuştur.

Ancak, Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya AHİM üyeliğinden çıkarılınca, Türkiye birinci olmuştur!

*

Ülkemizdeki icra dosyası sayısı Aralık 2021’de: 22 milyon 571 bin, Ağustos 2022’de: 24 milyon 77 bin 828 olmuştur!

Yani, insanlarımız elektrik, su faturalarını bile ödeyemiyor, işyerine kilit vurup iflas ediyorlar. Buna çare olsun diye ekmekler ve ödenmeyen faturalar askıya çıkarılmıştır!

*

Hani, Napolyon buna benzer bir durumda: ‘Yeter daha fazla söze gerek yok!’ demiş ya.

Ben de söze uyarak bu yazımda; tarımdan, rant-ihale-yolsuzluklardan, ormanlardan, tünellerden, hastanelerden, havaalanlarından, bütçesi 7 bakanlığın bütçesini geçen Diyanetten, MEB’den, barınak bulamayan üniversitelilerden, işsizlerden, kadınlardan, yeni seçime odaklı sansür yasasından, çıktı-çıkacak torba yasalardan, kayyumlardan …  hiç söz etmeyeceğim.

Nokta.

***

Peki, en dip dünya derecelerini almamızı kim/kimler sağladı?

Kolay soru… Ülkemizde tam 20 yıldır tek adam anlayışı hüküm sürmekte olduğuna göre sorumlular gizli-saklı değil, apaçık ortada.

Peki ya bu sonuçları oluşmasını sağlayan nedenler?

Bu konuda pek çok neden vardır, ancak 40 yıldan beridir ülkemizde ve sınırlarımızı aşıp komşu ülkelere varan çatışma ve operasyonları sonucun kara deliğidir (uçak, tank, top, tüfek, mermi, İHA, SİHA ve personel masrafları…)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şubat 2019’de: “Domatesçilere, bibercilere, patlıcancılara sesleniyorum; o bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” demesi de bunun belgesidir.

Çokça ölüm ve acılara neden olan, ülke kaynaklarını tüketen yoksulluk nedeni bu çatışmalar, Mart 2022’den beri çoğaldı hem de süreklilik kazandı.

Peki bu sorun nedendir ve çözümü yok mudur?

İnkâr etme, yok sayma, yasaklama ve baskılar artınca Kürtlerin insan hakları ve kimliksel haklarını aramasıyla sorun başlamıştır.

Dünyanın pek çok ülkesi böylesi sorunları, sosyolojik ve psikolojik gerçeklerden hareketle görüşerek anlaşarak çözerken, bazı ülkeler de militarist yöntemleri seçmektedir.

*

Toplumun içindeki; kimlik, kültür ve inanç farklılıkları bir zenginliktir. Ancak, “önce ben/biz” diye “ötekileri” yok sayanlar ortaya çıktığında, yönetimler için iki yol vardır:

Birinci yol; ülke insanlarının oylarıyla seçilmiş olan meclislerde demokratik, eşitlikçi, barışçıl çözümler aramak (ki, bu yolla çözülen sorunlar toplumsal huzuru sağlar).

İkinci yol; bir tarafı yenme ve yok etme işini silahlı-askeri güçlere bırakmaktır ( zora dayalı bu güvenlikçi anlayış, belki kısa süreli olarak bir tarafa üstünlük sağlayabilir. Fakat, her iki tarafın da bugünü ve yarını için çokça kin, nefret, ölüm ve acılar üretir.)…

Bizim ülkemizin yönetimi ikinci yolu seçmiştir. İşte birkaç örnek:

Cumhurbaşkanı Erdoğan 02.06.2022 günü,”53. TÜBİTAK Lise Öğrencileri Araştırma Projeleri Ödül Töreni”de konuşurken sınır ötesi operasyonları hatırlatır ve şu kıyaslamayı yapar: “Şehitlerimiz var, evet. Ama şehitlerimizin 10 kat, 15 kat, 20 kat evelallah öldürülen teröristler var”

İçişleri Bakanı Soylu, Şehit Dul ve Yetimler Derneği Kütahya Şubesinde, “Şehitlik ve gaziliğin nasip işi olduğunu” belirterek: “Keşke Allah bana da nasip etse. Bütün yüreğimle, bütün gönlümle arzu ediyorum ve istiyorum…” diyor.

(İranlı Sosyolog – İslam Bilgini Ali Şeriati de: “Şehitlik diye sorgusuz cennete gidilecek bir makam gerçekten olsaydı, zenginler o makamı fakirlere bırakmazdı.”) Demiş…

Ülke insanlarını güvenlik, sağlık ve huzur içinde yaşatmakla görevlilerin en başındaki sorumlular halka ‘şehit’ olmayı öneriyor.

*

Oysa bu sorunların kalıcı çözümü yaşamayı odak alarak; demokratik, insani, bilimsel görüşmelerle sağlanabilir. Bu da seçilmiş temsilcilerin  meclisinde her görüşün özgürce tartışılması, konuşulması, uzlaşmaya varılmasına bağlıdır.

Bizim meclisimiz, bu soruna barışçıl bir çözümü değil, çözümsüzlük getiren askeri operasyonlar için ‘tezkereler’ çıkarmaktadır.

20 yıllık AKP iktidarı, yetkisiz kıldığı meclisin kapısına sadece, bir gece ansızın “sınır ötesi operasyonu” için yetki süresi bittiğinde uğrar. Ve çok ilginçtir ki HDP hariç diğer muhalefetin ‘evet’ oyunu alır.

Karşısındakileri düşman ilan ederek yok etmeye ‘evet’ demektir bu!

Nerede kaldı, demokrasi, karşılıklı hoşgörü, sevgi, saygı kardeşlik?

Kin, nefret ve ölümler sürdükçe barış olabilir mi?

Oysa bu konular mecliste tartışılsa, herkes derdini anlatsa, taraflar  kendileriyle yüzleşip yanlışlarını bulabilir, bazı düşünceler değişir, ortak nokta ve paydalar bulunabilirdi.

Böylece birlikte yaşamak daha kolaylaşırdı. Herkes kendi değerlerine bağlı, başkalarının değerlerine saygılı olur, öfke, kin, düşmanlık olmaz insanlarımız gereksiz yere ölmez, kaynaklarımız bize daha iyi bir yaşam sunmak için kullanılırdı.

Aslında insanlık bu yolu çoktandır bulmuş ve ona ‘demokrasi’ demiştir. Ve bu yol mutlu yaşamın değişmezidir hem evde hem mahallede hem ülke hem de dünyada…

Anlaşmak, uzlaşmak, birlikte yol alıp yaşamak varken, biz çatıştık!

Sadece kendimizi sevdik-saydık ve bu yüzden çokça ayrıştık!

Yeter artık bugünün arkasında yarınlarımız var!

Bugün ve yarınlarımız için Barış! Barış! Barış!..

Emin Toprak – DOSTÇA

 154 total views,  1 views today

Kötülüklerimizi sakladıkça iyiliklerden uzak kalırız / Emin Toprak

19.09.2022

Kötülüklerimizi sakladıkça iyiliklerden uzak kalırız

Yurdumuz için Eylül; bunaltıcı sıcak günlerin azaldığı, emeğin ürüne dönüştüğü, bazı ucuzlukların olduğu bir aydır. Üretici, soğuk kış için ihtiyacı kadar ürününü saklar, ihtiyaç fazlasını da başka ihtiyaçlarını karşılamak için satar. Cıvıl cıvıl cıvıldayan okullar açılır ve barış severler de Dünya Barış Gününü kutlarlar. 

Bu özellikleriyle yaşamımızı kolaylaştıran Eylül, ne yazıktır ki halkımıza en zalim, en kanlı, en sabıkalı, en karanlık günleri de yaşatmıştır. 

6-7 Eylül 1955 ve 12 Eylül 1980 de bu karanlık günlerdendir. Bu kara günler, 35 yıl arayla yaşansa da aralarında kuvvetli bir bağ vardır. Bu bağ, evrim geçirerek azgınlaşan tekçi güç ve anlayışıdır.  

‘Varlık Vergisi’ Sn. K. Kılıçdaroğlu’nun ‘helalleşme’ konularındandır. Kısaca anlatırsak:

‘Varlık Vergisi’, 1950 yılına kadar ülkeyi ‘Tek Parti’ ile yöneten CHP’nin 11 Kasım 1942’de çıkarıp uyguladığı bir yasadır. 

Bu hak, hukuk yoksunu, eşitlikçi olmayan ırkçı yasa yüzünden, ülkedeki azınlıklardan özellikle Rumlar ile Ermeniler çok zor günler yaşamıştır.

1946’da kurulan Demokrat Parti (DP), bu yasadan kaynaklı tüm haksızlıkları bitirme sözü verip 1950’de iktidar olur.

Fakat, verdiği sözü tutmadığı gibi faşist 6-7 Eylül 1955 olaylarının da hazırlayıcısı olur.

6-7 Eylül 1955 olaylarının özeti:

İstanbul’un gayrimüslim yerlilerinin; evlerini, kutsallarını ve işyerlerini hedef alıp talan eden bir güruhun kalkışmasıdır. İnsanlık suçu bu eylem sonunda sağ kalan masum insanlar, ölmemek için yüzyıllar öncesi büyük büyük atalarından kendilerine miras kalan ev, işyeri ve vatanlarını korku içinde terk etmek zorunda kalmışlardır. 

6-7 Eylül 1955 olaylarının tanıkları:

Birinci tanık: Sabri Yirmibeşoğlu:

Yirmibeşoğlu; 6-7 Eylül 1955’te Seferberlik Tetkik Kurulunda görevli bir subaydır. Çalışırken “Derin devlet”“gladyo” diye anılır. 1988-1990’da Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yapmıştır. 

Fatih Güllapoğlu; ‘Tanksız, Topsuz Harekat’ isimli kitabına, Sabri Yirmibeşoğlu’ya sorduğu sorunun cevabını da yazmış. 

“6-7 Eylül de bir ‘Özel Harp’ işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı…” (Daha ne desin ki!). 

İkinci tanık: Mikdat Remzi Sancak: 

Eski bir İstanbul kabadayısı’ Mikdat Remzi Sancak, kendisi ile yapılan  söyleşide o geceyi ve sonrasını uzun uzun anlatır. İşte o söyleşiden bir kesit: 

“Ben o sıralar İstanbul’da yeni sayılırım. Denizciydim. Mal taşırdım. Haydarpaşa Garı’ndan Eminönü haline. Tesadüfen, o gün memleketten gelen bir arkadaşla Tophane’de muhallebi yiyorduk. Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı ‘kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, napalım?

Ne kadar Rum, Ermeni, Süryani, Musevi varsa hepsinin dükkânlarına girdik, evlerine daldık. Öyle bir kargaşa vardı ki, İstiklal Caddesi’nde iki gün tramvay çalışamadı. Yola kumaşlar, perdeler, eşyalar atılmıştı. Bir ara baktım bir kuyumcu dükkânına saldırıyorlar. Ben de karıştım aralarına, vitrinde ne var ne yoksa doldurdum koynuma. Küpe, müpe, altın… Epey bir süre sonra gece 12 civarı asker geldi, biz kaçıştık. Gece de gayrimüslimlerin yaşadığı Adalar’a vapur kaldırdılar, insanlar doluşup oralara da gitti yağmacılık etmeye, ben gitmedim ama. Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşibiryerde reşat. Aldım onları da…

Öyleydi, bir kargaşa olmuştu ki herkes ne çarptıysa kaldırdı. Düşün, o zaman tramvaylar 3 kuruş. Yozgatlı bir köylü vatmana bilet parası vermek için elini cebine atıyor. Bir tane binlik çıkartıyor. Vatman, ‘bozamam’ diyor. Adam tekrar elini atıyor, cebine bir binlik daha çıkartıyor. Köylü adam, bilmiyor ki parayı. Bir kere daha, bir kere daha, bitmiyor. Vatman polis çağırdı. Adamın üzerinden 40 tane binlik çıktı. Aslında olanlar olacak iş değildi…”

Bence yeter, bu iki tanık bize 6-7 Eylül olaylarını yeterince anlattı. 

***

Biz şimdi biraz da 12 Eylül 1980 faşist darbesine bakalım. 

12 Eylül darbesini, şu anda 50 yaş ve üstü olan hemen herkes yaşadığı için iyi bilir, daha küçükler de okumuş, izlemiş ve dinlemiştir tüm olup bitenleri.

Her duyarlı vatandaşın bu kanlı darbe için ortak görüşü şudur: 

12 Eylül 1980 darbesi zulme karşı duran tüm ezilenleri ve sömürülenleri, dışlanan ve yok sayılan halkları, inanç topluluklarını, işçileri, emekçileri, köylüleri, gençleri hedef almış militarist faşist bir darbedir. 

Arkadaşım İlhami Şen, facebook sayfasında Karikatürist ‘Hakan’ın 12 Eylül’ün kirli ilişkilerini anlatan muhteşem eserini paylaşmış, bende fotoğrafını çekip paylaşıyorum.

Bence bu sayede 12 Eylül 1980’i daha detaylı anlamış oluruz. 

Ne dersiniz?

Ülkemizin resmi tarihine göre her şeyimiz harikaymış! 

Peki, bugün bile gizli-dokunulmaz olan arşivlerde neler var, niçin halka açık değiller?

Niçin bireye, gruba, halka kendi kutsallarını bırak benimkileri kabul et denmiş ve denmekte? 

Ne kadar incitici bir işkencedir bu!

Oysa eğer, farklılıkları yok saymayı, herkesi kendine benzetmeden vazgeçilse ve o farklılıkları tanıyıp anlamaya çalışılsa, bir arada yaşamak çok daha kolaylaşırdı.

Ve o zaman insanlar ortak akılla el ele verir, aydınlıklara yol alırdı. 

Demek ki tarihi kutsal görmek yerine orada yaşanmış tüm artı ve eksilerle yüzleşmeliyiz. 

Ancak o zaman insanca barış içinde birlikte yaşam kolaylaşır.

Unutmayalım ki:  

Kötülüklerimizi sakladıkça iyiliklerden uzak kalırız. 

Emin Toprak – DOSTÇA

 140 total views

Bir HDP’li ‘bakan’ olabilir mi?” / Emin Toprak

11.09.2022

Bir HDP’li ‘bakan’ olabilir mi?”

Hemen herkes zaman zaman yaptığı, yapacağı işleri birazcık erteleyerek kendisini, kendisine bırakmak ya da saklanmak ister. Ben de Ağustos ayı başından beri haftalık yazılarıma ara vermiştim.

Fakat sen köşeye geçip kabuğuna çekilsen de dışarıda hayat hızlı ve acımasızca devam ediyor.

İşte bu döngüde içimdeki ‘insani’ ve ‘bencil’ dürtüler de sürekli çatışıp durdular. Birincisi haydi ‘yaz!’, ikincisi de boş ver ‘yazma!’ diye komutlar vererek beni bana bırakmadılar.

Ben de M. Cevdet Anday’ın o muhteşem dizelerini ‘komut’ saydım:

TELGRAFHANE

Uyumayacaksın / Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak / Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin / Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak / Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın / Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali / Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın /Bir sis çanı gibi gecenin içinde

Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur metin sade / Çalacaksın.

//Melih Cevdet Anday

Evet, sesler uyutmaz, insanı çekip alır düşler dünyasından.

Hele de ülkende ‘bir gece ansızın’ anlayışı egemense!

Hele de ülken ve dünyada bitmeyen acılar, haksızlıklar, yoksulluklar ve savaşlar sürüp gidiyorken:

Ezberlerinle değil, akılla, mantıkla, vicdanla konuşmalısın.

Bu haksız hukuksuz gidişi durduracak çareler aramalısın!

Hırsıza, emeğini ve ekmeğini kaptırmamalısın!

Erken öten horoz olup bir bir anlatmalısın hırsızlıkları, haksızlıkları!

Ve oturup yazmalısın tüm olup-bitenleri!

Susmamalısın, çünkü sen haklısın ve bunun için de militarizme, ırkçılığa, sömürüye, savaşa hayır demelisin!

***

Komşularla barış yapıp dost olmak yerine ‘bir gece ansızın’ meydan okumalarıyla düşmanlarımız çoğalıyor. Bu yüzden güvenlik birimlerini oluşturan askerlerimiz, yıllardır komşu ülke topraklarında savaş benzeri çatışmalara girip ya ölüyor ya da öldürüyor.

Çatışmalar bitmiyor fakat ülke kaynaklarımızın çok önemli bir kısmı uçak, tank, bomba, mermi gibi ölüm makinalarıyla harcanıyor. Yoksul halk hem bu ağır faturaları ödüyor hem de geleceği olan gençlerini, canını malını kaybediyor. Halkımız çok darda hem de çok zorda.

Bir de 24 Şubat 2022’de başlayan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali var ki! ‘Domino etkisi’ yaratan bu haksız savaş, dünyanın önemli bir enerji ve beslenme zincirini kopardı. Bu bizde ve Avrupa’nın her yerinde çok sıcak günler yaşattı, daha da yaşatacak gibi.

Önümüzde de kocaman bir kış, hanelerde işsizlik, açlık, soğuklar ve bir de genel seçimler var.

Halkımız bu olup-bitenleri yaşadı fakat buna  sebep olanlardan henüz hesap soramadı. Bu olayların failleri ekranlarda ve meydanlarda devamlı nutuk atıyor, halkı algılarla avutup, masallarla uyutmak ve olup-bitenleri unutturmak, tek adam iktidarını sürdürmek istiyorlar.

Bunun için de sık sık yeni algılar bulup gündemi değiştiriyorlar.

Günlerden beridir ülkenin gündemi:

Halkların Demokratik Partisi (HDP).

“Bir HDP’li ‘bakan’ olabilir mi?” 

Yat kalk bunu dinliyoruz.

HDP ne zaman ve kimden ‘bakanlık’ istemiş, duyan bilen yok!

HDP böyle bir gündemimiz de, böyle bir talebimiz de yok diyor.

Ama ekran başına dizili lafçılar paslaşıyor, bazen de bağrışıyorlar.

Haydi varsayalım ki, HDP bakanlık istemiş!

Peki, bu bir suç mu?

HDP’liler de diğer parti adayları gibi yasalarda belirtilen koşullara uyarak halkın oylarıyla milletvekili seçilmediler mi?

Peki, diğer parti mensubu milletvekilleri; cumhurbaşkanı başbakan, bakan, oluyor da niçin HDP’liler olamıyormuş!

Peki, bunda bir saçmalık, bir tuhaflık yok mu?

Varsayalım ki, HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar; İçişleri, Dışişleri, Adalet veya  Eğitim bakanılıklardan birisine atandı!

Bu atama büyük bir alkış almaz mı?

Bugünlerde hem iktidar hem de muhalefet HDP karşıtlığında, ya da Kürt karşıtlığında büyük birliktelik sağlamış görünüyor.

Çünkü onların büyük koroları, sıkça detone olsa bile, akortlu olarak ‘İstemezük!’ naraları atabiliyor.

Peki, bu zıtların birlikteliğini ne/nasıl sağlamış biliyor musunuz?

Cevabı, HDP tüzüğünde saklı, bu tüzük HDP’yi kısaca şöyle tanımlıyor:

“Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; dışlanan ve yok sayılan halkların, inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin; aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle birlikte demokratik halk iktidarını hedefleyen, barışı ve halkların kardeşliğini savunan bir siyasi partidir.” 

Demek ki HDP; kimliği, inancı, yaşam tarzı farklı olduğu için dışlanan halk ve grupların haklarını, eşitliği, demokrasiyi, çeşitliliği istediği hem de savaş karşıtı barışçı bir parti olduğu için dışlanmak istiyor.

***

Şimdi biraz da HDP ve Kürt karşıtlığında iktidarla söz birliği yapmış olan yerli ve milli ‘Altılı Masa’ sakinlerine bakalım. Bunlardan biri çaresiz, biri bağıran, dördü de etkisiz görünüyor. Bunların demokrasi anlayışları farklı fakat bir tek hedefleri var: ‘tek adam’ sistemini yıkıp iktidar olmak ve yeniden ‘parlamenter sisteme geçmek.

Haydi diyelim ki seçimi kazanıp ‘tek adam’ sistemini yıktınız.

Peki ya demokrasi?

Kimlik, inanç, kültürlere özgürlük ve eşitlik tanımayan anlayışınız ne olacak!

İYİ Parti’nin turancı ülkücü ırkçılığı, demokrasiyle nasıl bağdaşacak?

Diyelim ki Süleyman Soylu benzeri olan İYİ Parti’den Yavuz Ağıralioğlu, İçişleri, Dışişleri, Adalet veya  Eğitim bakanlıklarından birisine atanırsa,  şimdikinden farklı neler yapabilir ki?

Demek ki ‘Altılı Masa’ önce demokrasi konusunda anlaşmalı diğer konular çok daha kolay olacak. Çünkü ırkçılıkla demokrasi bağdaşmaz.

*

Hani her tartışma çıktığında birileri: “Kürtlerin hangi hakları, neleri eksik ki?” derler ya.

Cevap veriyorum: Kürtlerin, kimlik, inanç ve kültür hakları gasp edilmiş.

Şimdi de diyecekler ki, şu cumhurbaşkanı, şu bakan, şu vali, şu general… Kürt ve Alevi!

Cevap veriyorum: Hayır, hayır yanılıyorsunuz!

Onlar kimliğini ve o kimliğin insan haklarını almamış, bu hakları istemeyi de kendileri için bir utanç saymış, asimile olmuş kişilerdir.

Son soru: Ekran ve meydanlardaki yeni gündem konusu ne olacak?

“Kılıçdaroğlu, Kürt ve Alevi acaba Cumhurbaşkanı olabilir mi?”

Emin Toprak – DOSTÇA

 219 total views

EĞİTİMİN FELSEFESİ VE SOSYOLOJİSİ           Prof.Dr.Ulaş Başar Gezgin

20.04.2022

Barış Eğitimi Üzerine

 

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin
ulasbasar@gmail.com

Bu savaşlarla dolu dünyada barış eğitimi, savaşlara son verebilir mi? Veremez; ama barış eğitimi tümüyle etkisiz de değildir. En azından öğrencilere savaş karşıtı tutumlar aşılayabilir. “Barış eğitimi, şiddete ve çatışmaya dayanan sorun çözme yöntemleri yerine barışçıl sorun çözme yöntemlerinin öğretildiği bir eğitsel süreç” olarak tanımlanıyor (Polat, Arslan ve Günçavdı, s.36).

Barış eğitiminin başarılı olabilmesi için, temas denencesinin (hipotez) ötesine geçilip ortak hedefler belirlenmesi gerekiyor (Johnson ve Johnson, 2005). Barış eğitiminin bir dönüştürücü eğitim olması beklenir (Turay ve English, 2008). Oysa sınıfta sağlanan barış ortamı, dışarıdaki çatışmalarla sabote ediliyor. Bir yıllık bir barış eğitimi programı, tutumlarda olumlu değişmeler yaratabiliyor; ancak bunlar, çatışma ortamında ikincil kalıyor ve hızla değişebiliyor (Rosen ve Salomon, 2011). Tarihsel anlatılar, barış eğitimi önünde büyük bir engel; tarihyazımının barış yanlısı olacak bir biçimde yenilenmesi gerekiyor (Feldt, 2008). Askeri tarihin, yerini kültürel tarihe bırakması şart (Elmersjö ve Lindmark, 2010).

Yeterince sorgulayıcı olmayan bir barış eğitimi, sorunun bir parçası oluyor (Zembylas ve Bekerman, 2013); bunun için ‘barış eğitimi’ yerine ‘eleştirel barış eğitimi’ kavramını kullananlar var (Bajaj, 2015, 2019; Bajaj ve Brantmeier, 2011; Brantmeier, 2013; Golding, 2017; Zembylas ve Bekerman, 2013). Bu bağlamda eleştirel pedagojiyi Avrupa-merkezli bulan sömürgecilik sonrası yaklaşımlar da söz konusu – ki bunların barış eğitimine yansımalarını görüyoruz (bkz. Zembylas, 2018). Ana akım barış eğitiminin altında yatan neo-liberal mantığı da sorgulamaya açmak gerekiyor (Gruber ve Scherling, 2020). Ayrıca, yukarıdan aşağıya geliştirilen barış ve barış eğitimi modelleri başarısızlığa mahkum; yerel bağlamları dikkate almak gerekiyor (Lauritzen, 2016). Bir de şu var: Barış eğitimiyle verilecek kavramlar, çocukların yaşsal gelişim düzeyine göre belirlenmeli (Lewsader ve Myers-Walls, 2017).

Barış eğitiminin önünde, kısa dönemlik güzel sonuçların zaman içinde kaybolması, varolan çatışma ortamının ötekinin bakış açısını görmeyi olanaksızlaştırması ve güç asimetrileri gibi engeller bulunuyor (Kupermintz ve Salomon, 2005). Eşit sayılmayınca barıştan uzaklaşıyoruz (bkz. McConnell ve ark., 2021). McCorkle (2017), son dönemde barış eğitiminin içine toplumsal adalet, çevre eğitimi, eleştirel kuram ve çokkültürlü eğitimin girmesini olumlu karşılıyor; ancak bir yandan da uyarıyor: Bu, bizi, barış eğitiminin ana konusu olan, savaş karşıtlığı ve militarizm eleştirisinden uzaklaştırmamalı.

Brock-Utne (2009) savaşın erilliğine dikkat çekiyor. Bu durumda barış eğitimi, savaş yanlısı erillik yerine barış yanlısı dişilliğe öncelik verecek. Yablon (2009), bu bağlamda, İsrail’de Arap ve Yahudi kız öğrencilerin erkek öğrencilere göre daha barışçıl (güvercinsi) olduğunu bulguluyor.

Barış eğitimin başarılı olması için, ‘kısa temas’ yerine uzun erimli projeler geliştirilmeli; barış, okul duvarlarından dışarıya taşmalı ve duygular gözden kaçırılmamalı (Schimmel, 2009). Ders kitapları, barış ve insan hakları adına gözden geçirilmeli (Åström Elmersjö, 2014; Shuayb, 2015). Mishra (2011) şöyle diyor:

“Barış eğitiminin okullarda düzenli bir içerime ve müfredat beklentisine dönüşebilmesi için, devletler düzeyinde de dünya genelinde de, öğretmenlerin, barış eğitiminin azaltmayı hedeflediği damgalama, çatışma ve eşitsizlikle mücadele etmek için çoklukla toplumsal olarak rahatsız edici ve çelişkili konuları öğretmeye hazır olması gerekiyor” (s.203).

Cabedo-Mas (2015), barış eğitimine katkı için müzik derslerinden yararlanılmasını öneriyor – ki bu, çok gözden kaçmış bir konu. Barış için müzik girişimleri, aslında müziğin barış eğitimi için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Tjersland (2019), barış eğitimi için danstan yararlanıyor. Olga ve Antonina (2018), genel olarak sanat eğitimini barış eğitimine bağlıyor. Gerstein ve ark. (2021) ise sporun barış eğitimine katkı sunabileceğini gösteriyor. Ancak, yarışmacı sporların (diğer bir deyişle, birinin ötekini yendiği sporlar) barışa katkısı kısıtlı olacak. Bunun yerine, karma takımlar yeğlenmeli. Yine aynı biçimde, Tamashiro ve Furnari (2015) ve Van den Dungen ve Yamane (2015)., barış müzelerinin barış eğitimine katkısına dikkat çekiyor. Ancak, müzeler, çoğulcu bir barış anlatısına izin verdikleri ölçüde değerli. Bugün Türkiye’deki tek barış müzesi, Çanakkale’de.

Barış eğitiminin siyasal bağlamı da önemli. ABD’de ve birçok ülkede sağ kesim, şahinsi (savaş çığırtkanı) iken, sol kesim, güvercinsi (barış yanlısı). Bu da, barış eğitiminin kimi kesimlerce sol bir proje olarak görülmesine ve böylelikle reddedilmesine yol açıyor (Charalambous, Charalambous ve Zembylas, 2013). İşin aslı şu: Herkes barış istemiyor. Toplumlarda savaşlardan kazananlar var. Onların sesi genellikle daha çok çıkıyor. Bu nedenle, Harris (2002)’nin sorusu oldukça yerinde: “Politikacıları ve eğitimcileri barış eğitimini desteklemek üzere kaynak ayırmaya nasıl ikna edeceğiz?” (s.28)

Kaynakça

Åström Elmersjö, H. (2014). History beyond borders: Peace education, history textbook revision, and the internationalization of history teaching in the twentieth century. Historical Encounters, 1(1), 62-74.

Bajaj, M. (2015). ‘Pedagogies of resistance’ and critical peace education praxis. Journal of Peace Education, 12(2), 154-166.

Bajaj, M. (2019). Conceptualising critical peace education for conflict settings. Education and conflict review, 2, 65-69.

Bajaj, M., & Brantmeier, E. J. (2011). The politics, praxis, and possibilities of critical peace education. Journal of Peace Education, 8(3), 221-224.

Brantmeier, E. J. (2013). Toward a critical peace education for sustainability. Journal of peace education, 10(3), 242-258.

Brock-Utne, B. (2009). A gender perspective on peace education and the work for peace. International Review of Education, 55(2), 205-220.

Cabedo-Mas, A. (2015). Challenges and perspectives of peace education in schools: The role of music. Australian Journal of Music Education, (1), 75-85.

Charalambous, C., Charalambous, P., & Zembylas, M. (2013). Doing ‘Leftist propaganda’or working towards peace? Moving Greek-Cypriot peace education struggles beyond local political complexities. Journal of Peace Education, 10(1), 67-87.

Elmersjö, H. Å., & Lindmark, D. (2010). Nationalism, peace Education, and history textbook revision in Scandinavia, 1886-1940. Journal of Educational Media, Memory, and Society, 2(2), 63-74.

Feldt, J. (2008). History and peace education in Israel/Palestine: A critical discussion of the use of history in peace education. Rethinking History, 12(2), 189-207.

Gerstein, L. H., Blom, L. C., Banerjee, A., Farello, A., & Crabb, L. (2021). Sport for social change: An action-oriented peace education curriculum. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology, 27(2), 160–169.

Gruber, B., & Scherling, J. (2020). The relevance of unmasking neoliberal narratives for a decolonized human rights and peace education. International Journal of Human Rights Education, 4(1), 3.

Golding, D. (2017). Border cosmopolitanism in critical peace education. Journal of Peace Education, 14(2), 155-175.

Harris, I. (2002). Challenges for peace educators at the beginning of the 21st century. Social Alternatives, 21(1), 28-31.

Johnson, D. W., & Johnson, R. T. (2005). Essential components of peace education. Theory into practice, 44(4), 280-292.

Kupermintz, H., & Salomon, G. (2005). Lessons to be learned from research on peace education in the context of intractable conflict. Theory into practice, 44(4), 293-302.

Lauritzen, S. M. (2016). Educational change following conflict: Challenges related to the implementation of a peace education programme in Kenya. Journal of Educational Change, 17(3), 319-336.

Lewsader, J., & Myers-Walls, J. A. (2017). Developmentally appropriate peace education curricula. Journal of Peace Education, 14(1), 1-14.

McConnell, J. M., Liu, T., Brown, E. M., Fort, C. J., Azcuna, D. R., Tabiolo, C. A. M., Kibble, C. D. M., & Winslow, A. B. (2021). The Multicultural Peace and Justice Collaborative: Critical peace education in a research training environment. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology, 27(2), 191–202.

McCorkle, W. (2017). Problematizing war: reviving the historical focus of peace education. Journal of Peace Education, 14(3), 261-281.

Mishra, L. (2011). Pre-service teacher training for peace education. International Journal of Peace and Development Studies, 2(7), 203-210.

Olga, K., & Antonina, L. S. (2018). Peace education as arts education: in Search of new strategies. Философия и космология, 21, 74-83.

Polat, S., Arslan, Y., & Günçavdi, G. (2016). The Qualities of Teachers Who Instruct Peace Education: Views of Prospective Teachers’ Who Attended the Peace Education Programme. Journal of Education and Practice, 7(28), 36-45.

Rosen, Y., & Salomon, G. (2011). Durability of peace education effects in the shadow of conflict. Social Psychology of Education, 14(1), 135-147.

Schimmel, N. (2009). Towards a sustainable and holistic model of peace education: A critique of conventional modes of peace education through dialogue in Israel. Journal of peace education, 6(1), 51-68.

Shuayb, M. (2015). Human rights and peace education in the Lebanese civics textbooks. Research in Comparative and International Education, 10(1), 135-150.

Tamashiro, R., & Furnari, E. (2015). Museums for peace: agents and instruments of peace education. Journal of Peace Education, 12(3), 223-235.

Tjersland, H. (2019). The dancing body in peace education. Journal of Peace Education, 16(3), 296-315.

Turay, T. M., & English, L. M. (2008). Toward a global culture of peace: A transformative model of peace education. Journal of Transformative Education, 6(4), 286-301.

Van den Dungen, P., & Yamane, K. (2015). Peace education through peace museums. Journal of Peace Education, 12(3), 213-222.

Yablon, Y. B. (2009). Gender differences in peace education programmes. Gender and Education, 21(6), 689-701.

Zembylas, M. (2018). Con-/divergences between postcolonial and critical peace education: Towards pedagogies of decolonization in peace education. Journal of Peace Education, 15(1), 1-23.

Zembylas, M., & Bekerman, Z. (2013). Peace education in the present: Dismantling and reconstructing some fundamental theoretical premises. Journal of Peace Education, 10(2), 197-214.

 364 total views

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu