Press "Enter" to skip to content

EĞİTİM  
Sinem Canpolat

21.10.2021

Finlandiya’da Yükseköğretim

Sinem Canpolat

Finlandiya eğitimdeki başarısı ile tüm dünyanın hayranlıkla takip ettiği bir ülke. Benim de bu ülkede eğitim alma şansım oldu. Şu anda Doğu Finlandiya Üniversitesi’nde okuyorum. Finlandiya’daki eğitim sistemini ve Türkiye’deki yükseköğretim uygulamaları ile olan farklılıklarını kendi gözlemlerime dayanarak paylaşmak istiyorum.

Finlandiya eğitim sisteminin en önemli özelliği, öğrencinin kendi öğrenme hızında ilerlemesine önem vermeleri. Özellikle ilköğretim ve temel eğitimde öğrencinin öğrenme hızında ve nispeten esnek bir öğrenme ortamı sunulması daha bilindik bir uygulama. Deneyimlemeden önce, bunun yükseköğretim için önemini kavrayamamıştım. Oysa oldukça motive edici bir uygulama.

Türkiye’deki üniversitelerde öğrencinin bireysel özellikleri veya öğrenme hızından çok önceden belirlenmiş bir akademik takvimin uygulaması var. Sınav tarihi, sunum tarihi, hangi kaynakların okunacağı, hangi sırayla okunacağı… Her şey önceden dersin sorumlu akademisyeni tarafından belirlenmiş oluyor ve öğrencilere dönem başında bildiriliyor. Öğrenciler yetişkin oldukları halde okuyacakları kitapları bile kendileri seçemiyor. Ki bu durum öğrencilerin motivasyonunu etkiliyor. Hangi hafta hangi kitabı okuyacağımızı öğretmen seçiyor ve bitirme hızımızı bile kendimiz belirleyemiyoruz. Okuma hevesini kırmak için kasten uygulanan bir yöntem sanki bu.

Oysa Finlandiya’daki üniversitede derslerin işlenişi şu şekilde ilerliyor: Dönem başında öğrenciye yararlanabileceği kaynaklar ve değerlendirme için alternatifler sunuluyor. Öğrenci istediği kaynağı, kendi seçtiği yöntemle çalışıyor, dönem sonu değerlendirmesinin nasıl yapılacağını da yine öğrenci seçebiliyor. Bu bir yazılı sınav olabileceği gibi, bir rapor, sunum vb. bir çalışma da olabiliyor. Öğrenci çalışmasını ne zaman bitirirse ders o zaman bitiyor. Bir öğrenci bir ayda, diğeri üç ayda tamamlayabiliyor. Katı bir ders takvimi yok, sadece yarıyılı belirleyen bir bitiş tarihi var.

Böylece öğrenciler kendi ilgilerine ve öğrenme tarzlarına göre yöntemi seçip dersten başarılı oluyor. Finlandiya’daki yükseköğretimin motive edici yönü bu. Sürekli aceleyle ödev, sunum yetiştirmeye çalışmayıp, aslında daha fazla ve verimli çalışılmış oluyor. Daha az kaygı ile daha istekli çalışılıyor.

 392 total views,  2 views today

Türk Sorunu / Emin Toprak

25.10.2021

Türk Sorunu

Yıllar önce alıp okumadığım kalınca bir eseri raftan indirip, sıcak yaz günlerinde okudum. ‘Otuzuncu Yaş’ (Yapı Kredi Yayınları) isimli bu eserde, ünlü şair-yazar İngeborg Bacmann’ın tüm öyküleri toplanmıştı. Ve “Ölüm Gelecektir” adlı öyküde ise yazar okurlarına sanki bir “insanlık dersi” veriyordu.

İşte o satırlar:

“… Bizim aile kendi kendisi için, kendi başına gelenler için gözyaşı dökmeyi sever en çok, başkalarının başına gelenlere ise ağladığı pek görülmez, bunlar yalnızca ürperti uyandırır onda, bu ürpertinin hazzını yaşamakla yetinir…

Katillerini ele versem, hırsızlarını gereken yere ihbar etsem, bu aileye layık biri olabilir miyim? Yabancı aileleri, bu ailelerde işlenen cinayet ve kötülükler dolaysıyla suçlayabilirim kuşkusuz, ama kendi ailemi içindeki o cılk yaralar dolaysıyla asla ele vermeyeceğim, asla. Ama başka her aileden daha çok bizim ailede bunları rahatlıkla gözlemleyebilirim… Susuyoruz.”

Sizi bilmem, ama ben bu satırları okurken çok etkilendim, sonra da insan neden gerçekçi bir gözle kendi ve toplumunda görünen “cılk yaraları” biraz biraz deşip sorgulayıp, yargılamaktan kaçınır, niçin susar, diye çok düşündüm.

***

Kim bilir, belki de “Kürt Sorunu” başlıklı yazımda: “Ülkemizin, ‘Kürt Sorununu’ çözümsüz bırakan, bir ‘Türk Sorunu’ var.” -derken, henüz yukarıdaki öykünün etkisindeydim.

Peki, ‘Türk Sorunu’ nedir?

Osmanlının son yıllarında kurulan, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Enver Paşaya bağlı “Teşkilatı Mahsusa” adıyla bir gizli örgüt kurulur. Bu kuruluş, 1911 yılından başlayarak Osmanlıdaki çok kültürlülük ve çeşitliliği yok ederek, Türkçü ve İslamcı bir ulus oluşturmak ister. İşte günümüze kadar sürüp gelen bu anlayışa: ‘Türk Sorunu’ diyebiliriz.

Şimdi bu anlayışın sebep olduğu, çoğumuzun bildiği, bilmeyenlerin de konuyu detaylarıyla internetten öğrenebileceği sadece birkaç örnek olayı sıralamak istiyorum:

• İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi ve Enver Paşa tutkunu olan Yakup Cemil’in 1914 yılında arkadaşlarıyla; Kastamonu, Sinop, Boyabat, Çankırı ve Çorum’da öldürme, gasp, tecavüz gibi ağır suçlardan mahkûm 2000 kişilik çeteler kurması. Bu çetelerin, Artvin, Ardahan, Kars, Oltu’daki yerleşik halklara çok ağır zulüm uygulaması, örneğin, yörenin en barışçı ve çalışkan üreticileri olan Malakan halkından kimilerini katlederek, kimilerini de göç ettirerek mallarına el koymaları ve Ermeni Tehciri…
• Çok kültürlülüğü ve yerinden yönetimi esas alan demokratik 1921 anayasasının 1924’te değiştirilmesi ve böylece Turancılık, ırkçı Güneş Dil Teorisi, tek dil, tek millet … anlayışlarının etkin kılınması, Dersim Katliamı…
• 12 Eylül 1980 Diyarbakır Cezaevinde yaşanan utanç verici olaylar…
• Trafik ışıklarındaki renklerin bile yasaklanması…
• Halka dışkı yedirilmesi, faili bilinen fakat açıklanmayan katliamlar…
• Vekillerin meclisten boyunlarından basılarak, sürüklenip çıkarılması..
• 19 Aralık 2000 günü ‘Hayata Dönüş Operasyonu’unda 29 tutuklu ve 2 polisin öldürülmesi…
• 2015’te çatışmalarda öldürülen kadının çıplak fotoğraflarının sosyal medyada paylaşılması ve bir erkek cesedinin katledenlerce tomalara bağlanıp gezdirilmesi videosu…
• Aramak için girilen ev duvarlarına “Türk’ün gücünü göreceksiniz”, yatak odalarına nefret suç olan yazılar yazılması…
• Bir annenin öldürülen 10 yaşındaki çocuğunun cesedini buzdolabında saklaması…
• 2020 HDP’nin ezici bir çoğunlukla kazandığı 65 belediyeden 59’una kayyum atanması, sadece 4 küçük ilçe ve 2 belde kalması…
• İnsanların helikopterden atılması…
• Kürtlerden birinin konuşması üzerine binlerce sayfa ‘iddianame’ yazan, fakat ortalığa saçılmış binlerce kirli dosyayı açmaya bile cesaret edemeyen savcılar…
• Ve tüm bu insanlık suçlarını işleyenlerin sorgulanmaması, sorgulansa bile cezasızlık uygulanarak suçlarının yanlarına kâr kalması…
• …

Birkaç örnekle anlatmaya çalıştığım bu sorunlar, büyük çoğunluğun yüzleşmekten korkup kaçtığı, dokunulmaz kıldığı, gizlediği birer vicdani yaradır. Bu sızıları toplum ve pek çok aile halen yaşamaktadır.

İşte bu vicdan yaralarının hangisini deşerseniz altında bir ‘Türk Sorunu’ olduğunu görürsünüz. Eğer buna karşı bir insani ses, bir duruşumuz yoksa ve her sıkıştığımızda “Kol kırılır yen içinde kalır” ilkel sözüne sığınıyorsak, bu sorun nasıl çözülür?

Kuşkusuz her insan; kendi kimliği, kültürü, inancı, yaşam tarzı ve bir ferdi olduğu toplumun değerleriyle övünüp, gurur duyabilir. Bu her insanda var olan “ben” duygusunun bir sonucu olduğundan hoşgörüyle karşılanabilir.

Fakat bazı sığ düşünceliler kendi; dili, dini, ırkı, inanç ve yaşam tarzının “en en en iyi” olduğunu, diğer kimlik değerlerin ise yalan-yanlış-eksik-önemsiz olduğunu varsayar onlara kendi değerlerini dayatırlarsa ne olur?

Bilinmelidir ki, başkasının kimlik ve kültürlerini benzer kılma uğraşları, asimilasyon, yani yok etmektir. Bu tür yok etmeler de birer insanlık suçudur. Kürt dili ve kültürü bu yöntemlerle yok edilmek isteniyor.

Oysa her insan kendi ismiyle anılmak, kimliğiyle kabul görmek, böylece saygın olmak ister. İnsan haklarının gasp edilmesiyle, ortak yaşamdaki barış, uzlaşma ve anlaşma iklimi yok olur, savaş nedeni düşmanlıklar başlar.

İnsan olmak ve insanca yaşamak için herkes; kendisine ayna tutup sorgulamalı, hesap verebilmeli, hem de hesap sorabilmelidir. Sadece “ben”, “biz” ile yetinmeden, karşımızdakilerin de insan hakları olduğunu düşünmeli, böylece komşuyla, toplumla ve dünya ile barış içinde yaşama çabası göstermeliyiz.

***

Yurdumuzun 19 yıllık iktidarı ülkeyi, İslamcı-Türkçü güvenlikçi-savaşçı bir anlayışla yönetiyor. Savaş araç gereçlerine, müttehitlere ve yandaşları için yaptığı müsrifçe harcamalar, hazineyi boşaltmış, tüm kaynakları tüketmiş, ekonomik sıkıntıları çoğaltmıştır. Ve iktidarın mahfillerdeki bazı yolsuzluk dosyaları da ortalara saçılmıştır.

Muhalefet partileri ise içte ve dışta yaşanan başarısızlıkları, yokluk ve yolsuzlukları anlatarak, halka dokunarak, halkın desteğini arttırmış durumda.

Bu yüzden iktidar bugünlerde çok zor günler yaşıyor!

Fakat algılar yaratıp, süreci yönetmekte çok başarılı olan iktidar, böylesi zamanlarda, komşu ülkelere asker gönderip, yerli ve milli duygularda bir dalgalanma yaratıp muhalefeti zora sokmakta çok mahirdir.

İşte tam da bu amaçla bugünlerde “Vatan Millet Sakarya!” hamasetiyle meclisten, yurtdışına asker göndermek için iki yıl sürecek bir yetki istiyor.

Bugünlerde yine çok ilginç olaylar olacak. Şöyle ki:

İktidarın iç, dış ve ekonomik politikalarını ve hiçbir işini beğenmeyen muhalefet (HDP hariç) şimdi yine “sonra bize ne derler” diye, meclisteki asker gönderme teskeresine kuzu kuzu “EVET” oyu verecekler.

Hani bu iktidarın her şeyine karşıydınız ne oldu?

Şimdi gel de “Sizi Gidi Sizi!” diyen rahmetli Erbakan’ı anma…

Emin Toprak – DOSTÇA

 315 total views,  4 views today

Kürt Sorunu / Emin Toprak

18.10.2021

Kürt Sorunu

Son günlerde ‘Kürt Sorunu’, çokça konuşulur oldu. Kimi, bu sorun vardır, kimileri de böyle bir sorun yoktur diyor. Ama neyse ki Kürtlerin var olduğu konusunda uzlaşmış görünüyorlar. Daha düne kadar, ‘Kart, kurt’ diyenlerin bugün “Kürt” demiş olmaları önemli bir gelişme sayılabilir.

Bu konuyu, vardır/yoktur diye konuşanlar, eğer bu sığlıktan kurtulmak isterlerse, birazcık Osmanlı ve Cumhuriyet tarihine bakmaları yeterlidir. O zaman ülkemizin kadim halklarından biri olan Kürtlerin zaman zaman, demokratik ve birer insan hakkı olan dil, kimlik, inanç ve kültürleri için bazı yönetsel ve hukuksal çözümler istediklerini görebilirler.

Fakat ne yazıktır ki onların bu istekleri egemen güçlerce tam 29 kez; hainlik, bölücülük, emperyalist emellere hizmet ve isyan olarak kabul edilmiş ve militarist anlayışla bastırılmıştır.

Birer insan hakkı olan demokratik taleplerin, her seferinde askeri güçle bastırılması sonucu olarak ülkemizde; asker-sivil çokça insan ölmüş, çok büyük acılar yaşanmış, derin yaralar açılmış, doğal çevre zarar görmüş ve çok büyük ekonomik kayıplar verilmiştir. Fakat bu asırlık sorun yine de ölüm, öfke, kin, düşmanlık, çatışma, savaş konusu olmaktan hiç de çıkıp, bitmemiştir.

Çünkü kişi ve toplumsal gruplara yapılan baskılar sonucu yaşanacaklar, yani fizikteki: ‘sıkılan her şey patlar’ evrensel gerçeği hiç hesaplanmamış ya da önemsenmemiştir.

***

Birinci Dünya Savaşı sonunda; Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Gürcü, Abaza, Arnavut, Boşnak, Roman, Ermeni, Rum, Arap, Süryani gibi çok kimlikli halkları olan Osmanlı İmparatorluğu, yenilgiye uğramış, sarayı çaresiz, ordusu dağılmış ve pek çok önemli toprakları ise emperyalist güçlerce işgal edilmiştir.

Başarılı bir Osmanlı subayı Mustafa Kemal, bu haksız emperyalist işgale karşıdır. Bu anlayış içinde görevli olarak 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a gider, orada gerekeli görüşmeler yapar ve sonra da birkaç asker arkadaşı ile 21-22 Haziran 1919 günleri Amasya’da toplanır, burada düşman işgaline karşı bir direnişi başlatma kararıyla, hareketin amaç, yol ve yöntemlerini bildiren “Amasya Genelgesi’ni hazırlayıp ilan ederler.

Anadolu halkıyla kucaklaşıp, onların desteğini alarak işgal altındaki yurdu düşmanlardan kurtarmak için her çevrede sevilen, sözü geçen; komutan, feodal ağalar, beyler, aşiret reisleri, din adamları gibi halk önderinin katılımıyla 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 günleri: ‘Erzurum Kongresi’, 4 -11 Eylül 1919 günlerinde ise de ‘Sivas Kongresi’ yapılır.

Bu kongrelerde alınan karalar uyarınca:

  • Ülkenin içinde bulunduğu durum, çok kimlikli halkın demokratik talepleri konuşularak uzlaşma sağlanır, karara bağlanır.
  • Her ili temsilcisi millet vekilleri belirlenir ve 23 Nisan 1920 günü Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplanır.
  • 20 Ocak 1921’de Anayasası ile Türkiye Devleti resmen ilân edilir. 23 maddeden oluşan bu demokratik Anayasa’nın 11-21 maddeleriyle, ülkenin yönetimi, coğrafi ve ekonomik şartlarına göre: vilayet, kaza ve nahiyelere ayrılmış, vilayet ve nahiye ‘şuraları’ oluşturulmuş ve bunlara muhtariyet/özerklik verilmiştir. Böylece halkın yerel düzeyde ‘kendi kendini yönetme’ hakkı tanınmıştır.
  • 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile İstiklal Savaşı son bulur.
  • 29 Ekim 1923’te yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu kabul edilir.
  • Ve elde edilen bu sinerji ile üç yıl (1919-1922) süren Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır. Ve bu başarıyla da diğer mazlum halklara örnek olunmuştu.

Fakat 20 Nisan 1924 Anayasası ile 1921 Anayasası yürürlükten kaldırılır, böylece; yerinden yönetim ve özerklik gibi demokratik haklar yok edilir, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi’ ve Sivas Kongresi’nde varılan uzlaşmalara uyulmamış olunur.

1924 Anayasasının kabulünden sonraki yıllarda ise ‘Türkçü’, ‘Turancı’, ‘Güneş Dil Teorisi’ akımları ve Mahmut Esat Bozkurt gibi ırkçı anlayış sahipleri ülke siyasetinde etkin olmuştur. Böylece Kürtlerin anadilleri ile eğitim almaları, çocuklarına istedikleri isimleri vermeleri yasaklamış, hatta asırlar öncesinden beri kullandıkları köy, ova, dağ, şehir, isimleri bile yasaklanarak değiştirilmiştir. Kısacası: Kürtler kandırılmıştır.

Şimdi gelelim ‘Kürt Sorunu’ dedikleri konuya:

Bu sorun, gasp edilen tüm kültürel ve demokratik insan haklarını kapsar.

Siz bir an olsa bile, bu haklarınızın gasp edildiğini hiç düşündünüz mü?

Peki, eğer düşündüyseniz neler hissettiniz?

İşte biz Kürtler de tam da bunları hissediyoruz!

Hemen “biz et ve tırnak gibiyiz” demeyiniz lütfen.

Çünkü şimdi hem et hem de tırnağın sorunları var.

Çünkü ülkemizin ‘Kürt Sorununu’ çözümsüz bırakan, bir ‘Türk Sorunu’ var.

Örneğin; ülkemizde 20 milyon Kürt olduğu halde, bunlar anadilleriyle eğitim alamıyor ve Mecliste Kürtçe konuşan vekilin konuşması kayıtlara: “bilinmeyen bir dilde” diye geçiyorken, bizden binlerce km. uzakta ve çok az Kürt nüfusun bulunduğu Japonya’da ise bir üniversitede Kürt Dil Bölümü açmıştır.

Ve Türkiye öyle bir dış politika geliştirmiş ki, dünyanın neresinde Kürtlere dair bir etkinlik, bir başarı hikayesi varsa oraya diplomatik müdahalede bulunuyor.

Biz ne savaş ne ayrılık ne de fazlalık haklar istiyoruz. Biz, ülkemizde; sadece önyargılardan uzak karşılıklı saygı içinde, barış ve demokrasinin sağladığı eşit insan haklarına sahip yurttaşlar olarak yaşamak istiyoruz.

Bakınız, 20 Nisan 1931 günü ülkemizin kurucu lideri Mustafa Kemal (daha Atatürk ismini almamıştı): “Yurtta barış, dünyada barış” diyerek barışı kutsamış, işgalci savaşları ise lanetlemişti. (Fakat aynı Mustafa Kemal 7 yıl önce, demokrasi ve çoğulculuğu savunan barışçı 1921 Anayasasını kaldıran, Türkçülüğü ve tekçiliği savunan 1924 Anayasasına destek vermiş, iç barışı demokrasi ile değil askeri yöntemlerle sağlamaya çalışmıştır.)

Ama yine de hepimiz “Yurtta barış, dünyada barış” demeliyiz:

Çünkü savaş; küçük bir azınlığın çıkarı için doğadaki ekosistemi bozar, canlıların yaşam hakkını ve kaynaklarını yok eder, büyük acılar yaşatır, insanları birbirine karşı öfkeli, kindar düşmanlar yaparak sömürü çarkının kolayca dönmesini sağlar.

Ama barış, doğadaki ekosistemi bozmadan canlıları yaşatır, içeride ve dışarıdaki insanları; eşit hakları olan paydaşlar kabul eder, kimlik ve çeşitlilikleri birer zenginlik kabul edip karşılıklı saygının huzur içinde yaşamalarını sağlar.

“Alavere dalavere Kürt Memet nöbete” dönemi bitmeli artık.

Kimsenin kimseyi küçümseyip yok saymadığı, herkesin önyargılardan arınmış bir barış iklimine ihtiyacı var.

Emin Toprak – DOSTÇA

 394 total views,  4 views today

Okulsuz Eğitim / Emin Toprak

10.10.2021

Okulsuz Eğitim

Emin Toprak

Herkese, hepinize: Merhaba! Günaydın! Tünaydın!

İki yıldır insanlığa meydan okuyup can alan ve maske taktıran salgın hastalığa, henüz dur yeter diyememiştik. Üstüne bir de yangınlar, seller, savaşlar, nefret suçu katliamlar, nedensiz tutsaklıklar, yalanlar, yasaklar, yokluk ve yolsuzlukların çokça olduğu, çok sıcak, çok uzun ve çok yorucu bir yaz geçirdik. 

Bu olaylardan çokça yara aldık, çok büyük acı, üzüntü ve öfkeli anlar yaşadık. Fakat henüz acı ve sızıları bitmedi, daha bunların artçıları, bir de soğuk-karanlık bir kışın yaşatacakları var. 

Evet işte bunlar hep uyarıyor ve uyutmuyor bizi.

Hani, Melih Cevdet Anday: “Uyumayacaksın / Memleketin hali / Seni seslerle uyandıracak…” -diyor ya…  

Ama uykumuz ne kadar kaçarsa kaçsın, yaşam devam ediyor, etmeli de. Çünkü doğanın yasası gereği her ölüm ve engellenmiş hayattan yeni bir yaşam doğar. Bunun için de herkesin kendisi ve çevresiyle barışık olduğu barışçı bir iklim gerekir. Öyleyse önce şimdiye, yani güne barışık başlamak gerek. Güne barışık başlamak, sokağın gürültüsünü, yaşamın zorluk ve çarpıklıklarını kısa süreli de olsa unutturup, dingin kılar insanı. 

Ben de barışık bir günüm olsun diye kendimle sözleştim ve aylardır uzak kaldığım klavyenin başına geçtim.

Yazmak istiyorum!

Ama hangi konuda ve neleri yazacağım? 

Yaşanmışlıkların mağdurlarını mı, tüm sorunlara çare bulmakla görevli mağrur yöneticileri mi, yoksa “eğer bu konulara dokunursam yanarım” diye görevleri alanında olup bitenlere dokunmak istemeyen savcıları-yargıçları mı yazmalıyım? 

Bunca derdin, sorunun hangisine ve hangi nedenle öncelik vereceğim? 

Şaşırdım! Şaşırdığım için de kolaycı yolu seçen içsesim bana: “Yazma, vazgeç!”-diyerek gerekçelerini sıralıyor bana.

“Eğer bu yaşanmışlıklardan hangisine dokunacak olsan, binlerce ah işitir, acılarla kavrulur, öfkelenir, çokça üzülür ve hem de bu üzünç duygularını okurlarına da yaşatırsın!”  

Sonra da gelişmeleri izledikçe ve düşündükçe doğal olaylar dahil yaşanan tüm olumsuzluklardan insanların sorumlu olduğunu görüyoruz. Kimi kendisi ve yandaşlarının çıkarı için, kimi görevinin gereğini yapıp yönetemediği için bu kadar ağır kayıplar yaşatıyor insanlara, doğaya, börtü böcek tüm canlılara. Demek ki tüm bu acıların odağında “eğitimsel sorunlar” var. Bu düşünceler beni adeta: ‘buldum, buldum!’-dedirtiyor.

İşte yazacak bir konu! 

Öyleyse en önce okullarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize, velilerimize ve okuldaki eğitime bakmalı onu yargılamalıyız. Zaten iki yıldan beridir covid salgını nedeniyle günlük yaşamlar ve ekonomiler büyük darbeler almış, çocuksuz kalan okullarımız da cıvıltısız kalmıştı. Salgının dünyaya dayattığı bu zorunlu kısıtlama, sanırım dünyada yıllardır tartışılan “Okulsuz Eğitim” konusunu da daha güncel bir hale getirmişti. 

O halde konumuz: “Okulsuz Eğitim” olsun. 

Biliyorsunuz yıllardır tüm dünyada yapılan okul eğitimi (örgün eğitim) karşıtı görüş ve yoğun eleştiriler var. Okullarda yapılan eğitim onları o kadar, yıldırmış ki: eğitim kalsın fakat okullar yok olsun deyip “Okulsuz Eğitim” istiyorlar.  

“Okulsuz Eğitim” isteyenler dünyadaki örgün eğitim sistemine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ve çokça taraftarı olan bir anlayıştır. 

Peki, “Okulsuz Eğitim” isteyenler okul eğitimine niçin karşı? 

İşte bu soru, binlerce soruna çözüm olabilecek pek çok kapıyı aralayabilir düşüncesiyle işe başlayalım:  

Bu anlayış sahipleri, okul eğitiminin özetle: 

Bireye toplumsal ve sosyal bazı “istendik davranışlar” kazandırmayı amaç edinerek, “benzer bireyler” yarattığını, böylece özgür ve özgün davranışların oluşmasını engellediğini…

Bilgilerin belleklere; ilgi, yeti ve duygusal farklılıklar düşünülmeden, gerçek hayattan uzak ezber kalıpları olarak yüklendiğini… 

Bireylerin; düşünmeyen, sormayan, sorgulayıp yorumlamayan, yani üretmeyen uydular olarak yetiştirildiğini…

Başarının ise, ezberlerin “aynen” tekrar edilmesi olarak görüldüğünü….

Söylerler.

Peki, bu tespitlere karşı çıkabilir misiniz?  

Bence karşı çıkamazsınız.

Ayrıca, “Okulsuz Eğitim” isteyenler:

Her şeyin sıklıkla gelişip değiştiği bu dijital çağda, önceden belirlenmiş müfredatlar ve konuları olmamalı. Yaşamın olduğu her alan bir okuldur ve her yerde öğrenme olabilir diyorlar.

Peki, bu tespitlere itirazınız var mı? 

Bence, epey kişi bunlara karşı çıkar.

Çünkü, yukarıda “istendik davranışlar” dedik ve fakat bunları açıklamadık. Biraz açıklama gerekir: dünyada okul eğitim başladı başlayalı egemen güçler müfredat ve konularla; hep kendi inanç ve kimliklerini önceleyen, başkalarını yanlış ve düşman gösteren davranışlar kazandırılmak isterler öğrencilere. İşte bu “Vatan, Millet, Sakarya” hamaseti eşliğinde hazırlanan içerikler: bireye “istenen davranış” olarak dayatılır. Böylece bu “ulu çıkarlar” uğruna bilime, sanata, barışa, tarihsel gerçeklere karşı çıkılır… İşte bugün de bu durumun devamını isteyenler, henüz o dayatmaların etkisinden kurtulmamış olanlarımızdır. 

***

Evet, okul eğitiminin ya da örgün eğitimin pek çok yanlışı eksiği vardır. Ama bunun yanında da çokça artıları da var. Çünkü okullar ve sınıflar çocuğun toplumsallaşması için en önemli alanlardır. Çocuk orada; iletişim kurmayı, uyum sağlamayı, empati yapmayı, paylaşmayı, oyun oynamayı, yenilip-yenmeyi, başarmayı, akran dayanışmasını, kendisini tanıyıp ayakta kalmayı, gelecek kurgulayıp yaşamayı ve insan olmayı öğrenir. Bu nedenle okullar bizim vazgeçilmezlerimizdir. 

Ancak vazgeçilmez olan bu okullarımızın, “Okulsuz Eğitim” isteyenlerin haklı istekleri doğrultusunda ele alınıp, yeniden düzenlenmesi, herkesin en değerlisi olan çocukların geleceği için zorunludur.     

Daha iyi bir gelecek için bu güncel eğitim konusunun, eğitimin paydaşları olan, öğretmen, öğrenci, veli, yöneticilerce yani herkesin bulunduğu konumdan hareketle ele alınması, sorunların çözümünü kolaylaştıracak yol ve yöntemler aranması bulması gerekir. 

***

Hani, “En çabuk çocuklar öğrenir, tabii ki onların dillerinden anlarsan” -derler ya. 

Günümüz okullarında çocukların dillerini anlamak yerine, onları yetersiz gören, onlara güvenmeyen, onları harekete geçirmeyen, onlara ulaşmayan diller kullanılıyor.

İşte asıl sorunumuz tam da bu!

 371 total views,  4 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu