Press "Enter" to skip to content

EĞİTİM  
Sinem Canpolat

17.04.2021

Öğretmenler Artık “Tehlikeli” Değil mi?

Sinem Canpolat

Öğretmenin en tehlikeli emek gücü olduğu söylenir. Peki hangi öğretmendir tehlikeli olan? Bu sorunun cevabı elbette teknisyen rolündeki öğretmen değildir. Tehlikeli olan dönüştürücü, özgürleştirici olan entelektüel öğretmendir.

Düşünen, sorgulayan, eleştiren özgür bireyler yetiştiren de öğretmendir, devlete itaat eden yurttaş, piyasaya işgücü ve topluma uyumlu, neo-liberal toplumsal yatkınlıklara sahip girişimci bireyleri yetiştiren de. Dolayısıyla öğretmen egemenlerin hegemonyasını meşrulaştırma veya yıkma gücüne sahiptir.

Öğretmen sermayenin egemenliğini sarsma gücü nedeniyle tehlikelidir. Tehlikelidir çünkü kapitalist sistemin dayandığı emek gücünü şekillendiren rolündedir. Tehlikelidir çünkü bireysel gücün yanında kolektif, örgütlenme gücüne sahiptir.

Öğretmenlerin sistemleri sarsma gücü tarih boyunca egemenleri kaygılandırmıştır. Egemenler öğretmenlerin dönüştürücü, özgürleştirici gücünü kırmak için her dönem farklı yöntemler denediler. Sokrates’i öldürenler şimdi öğretmenlerin ruhunu öldürüyor. “Öğretmenlik mesleğini modernize etme reformları” yeni öğretmen kimlikleri tanımlarken öğretmenliği etkisizleştiriyor. Dönüştürücü entelektüel öğretmen rolünün yerini teknisyen öğretmen alıyor.

Pandemi süreci ile birlikte öğretmenlik rollerine yeni bir boyut kazandırılıyor. Bir açılıp bir kapanan okullar ve her gün değişen kararlar üzerinde öğretmenler söz hakkına sahip değiller. Verilen programı uygulamakla görevli teknisyenler olarak çalışan bir personel konumundalar.

Ne-oliberalizmin yaratmak istediği insanın en belirgin özelliği değişen koşullara ayak uyduran krizden etkilenmeyen bir yapıda olmasıdır. Böylece patronlarına daha fazla para kazandırabilir. Değişen öğretmen kimliğinin de bu beklentilerle şekillendiği açıktır. Her gün değişen eğitim uygulamalarına hızla uyum sağlayan, verilen görevi sorunsuz yerine getiren profesyoneller olmaları bekleniyor.

Öğrenciler üzerindeki etkilerini kaybeden öğretmenlerin başarısı uzaktan eğitim sistemine ne derece uyum sağladıkları ile ölçülüyor. Başarı, her gün değişen eğitim uygulamalarına hızlı uyum sağlamakla eş tutuluyor. Çevrimiçi eğitim platformlarını kullanmayı en hızlı öğrenen öğretmen, çevrimiçi derslerde en çok öğrenciye ulaşan öğretmen, teknolojiyi kullanamayan öğretmen, mesajlara en hızlı cevap veren öğretmen, en uzun süre çevrimiçi kalabilen öğretmen…

Eba uygulamasında yapılan işlemler için öğretmenlere puan veriliyor: “+1 puan kazandınız.” Dakika veya tıklama sayarak puan kazanıp başarılı olabiliyoruz. İnternette “eba puan kazanma ipuçları” gibi videolarla karşılaşmak da şaşırtıcı değil. Bu puanlar ne ifade ediyor. Öğretmenlerin öğrenciler üzerinde dönüştürücü ve özgürleştirici etkisi ile ilgili bir bilgi vermiyor. Öğrenci öğretmen etkileşimin niteliği hakkında bir bilgi vermiyor. Bir öğretmen yerine herhangi biri de bilgisayar başında aynı şifreyi girip tıklama işlemini yapabilir. Hiçbir anlamı olmayan bu uygulama ile teknisyen rolümüz pekiştiriliyor.

Oysa Freire der ki “Az sayıdaki insanın ötekilerin sorgulama sürecine girmesini engellediği her durum bir şiddet durumudur. İnsanları kendi karar almalarına yabancılaştırmak onları nesnelere dönüştürmektir.”

Öğretmenlerin özneleşmesinden korkan neo-liberal sistem onları etkisiz birer nesneye dönüştürüyor. Bunu yaparken salgın süreciyle yaşanan krizi fırsata çevirmekte oldukça başarılı. Elimizden alınan rollerimizle artık hiç tehlikeli değiliz. Kimliksiz bir profesyonel olmayı reddedip, tehlikeli ve rahatsız edici olmaya devam etmeliyiz.

1991 yılında Tunceli’de doğdum. Lisans eğitimimi Ankara Üniversitesi Zihin Engelliler Öğretmenliği Bölümü’nde tamamladım. Yükseklisans eğitimimi Mardin Artuklu Üniversitesi Eğitim Yönetimi Bölümü’nde tamamladım. Doktora eğitimime Gazi Üniversitesi Eğitim Yönetimi Bölümü’nde devam ediyorum ve Diyarbakır’da özel eğitim öğretmeni olarak çalışıyorum.

Sinem Canpolat

Mail: sinem0cnplt@gmail.com

 606 total views

Bugün 23 Nisan! / Emin Toprak

28.04.2021

Bugün 23 Nisan!

Emin Toprak

Bugün 23 Nisan!

Hani, ‘Her insanın içinde bir çocuk vardır‘ derler ya! Ne kadar doğru bir söz! 

Bir dede olarak benim de içimde; zıp zıp zıplayan, hayalleri, tutkuları, sevinçleri, coşkuları, tutturması olan, sık sık konuştuğum, bazen azarını işitip ders aldığım bir çocuk var. 

Her 23 Nisanım ona özel bir gündür, o günde; içimdeki o kıpırtıya, 60 yıl öncesinden bugüne ses veren o çocuğa doğru yola çıkar, onu dinler, onu okşar, onunla oynar, onu daha çok duyumsarım.

Bazen içimdeki o ‘yavru’ ile konuşup, dedeliğim gereği düşündüğümde: İnsanlar ve evcil-yabani tüm hayvanlar için yavruların en kıymetli olduğunu gerçeği ile karşılaşırım. Aslında tam da: “Her canlının en kıymetlisi yavrularıdır.” yargısıyla düşünmeye başlamıştım ki, vazgeçtim. Çünkü ağaçlar, otlar, suda yaşayan canlılar yavrularını nasıl sever, onları nasıl koruyup kollarlar pek bilmiyorum. Buna karşın insanlar, evcil-yabani tüm hayvanlar için yavruların en kıymetli olduğunu, herkes gibi ben de biliyorum.

***

Bugün 23 Nisan!

Yüz bir yıl önce özgürlüğüne kavuşan Türkiye Cumhuriyeti Meclisi, tam yüzyıl önce toplanıp bugünü: “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kabul etmiş.

Nisan ayı!.. Ne güzel bir tesadüf:

Çünkü, Nisan; baharın en süslü, en coşkulu, sevinç çığlıklarının en çok yükseldiği bir ay. Havada, suda, toprakta canlıların; filizlerle, çiçeklerle, fidanlarla, yumurtalarla, yavrularla coşku içinde çoğalma zamanı. 

23 Nisan, yılın en coşkulu günlerinden birisi bu güzel günü, insanların en kıymetlisi çocuklarına adayıp dünyaya örnek olmak ne güzel bir karar! 

Ülkeye ve dünyaya sevgi, saygı, dayanışma ve barışı fısıldayan bir karar. 

***

Bugün 23 Nisan!

Bu ülke, 101 yıl önce padişah buyruklarını yok sayıp, demokrasi demiş. 

Bu bayramın ilk kutlama gününde doğmuş olanlar şimdi 100 yaşında…

O halde elimizi çenemize koyup düşünelim lütfen:

101 yıldan beridir, neden barışın ve güvenliğin olduğu, insan haklarıyla yaşamın mutluluğa dönüştüğü bir ülke olamadık?

Niçin suç ve suçlular korunuyor?

Niçin çocuk hakları, kadın hakları, insan hakları yok sayılıyor? 

Çocuk Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine Türkiye’nin koyduğu ‘çekince’ neden kaldırılmıyor?

Niçin insanlık mirası erdemler yok ediliyor?

Niçin çocuk heyecanları, öfke, kin ve nefrete dönüştürülüyor?

Niçin ülke kaynaklarımız insanlarımızın refahı için değil de bir azınlığa peşkeş çekiliyor.  

Demokrasilerin en vazgeçilmezi olan yasama-yürütme-yargı bağımsızlığı niçin yok oldu? 

Hani, padişah buyruğundan demokrasiye geçmiştik! 

Hani, Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletin idi!

Hani, Büyük Millet Meclisi milletin temsilcisiydi!

Peki, Tek adam yönetimi nereden çıktı?  

***

Ülkemizde bunlar, bunlar, bunlar… yaşanırken…

Bugün 23 Nisan!

Çocuklara yokluk, yoksulluk, cehalet dışında bir şey bırakmamışken… 

30-40 yıl sonra doğacak torunlara, milyar dolarlar borç bırakmışken…

Söyler misiniz, nasıl coşkuyla dolup, sevinir insan? 

 324 total views,  1 views today

Başarısızlık Günü / Emin Toprak

19.04.2021

Başarısızlık Günü

Emin Toprak

Bazı dostlar, “Neden soru sorma ve sorgulamayı çok önemsiyorsun?” -diye sorguluyor beni. Ben de onlara; ‘Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez!’ sözünü anımsatıp:

“Sormak ve sorgulamak yaşamın birer itki gücüdür, onlarla ilişki kurar, onlarla özgürleşir, onlarla; kendine ayna tutar, yanlışının farkına varır ve yol alır insan. Eğer soran, sorgulayan olmazsa o zaman dokunulmaz kıldığımız kendi doğru-kalıp-önyargılarımızdan kurtulamayız ki!. İşte bunun için yaşamda soru ve sorgulamaları sürekli kılmalıyız.” –derim.

Tabii ki, bu cevabı yeterli gören de oluyor, görmeyen de…

Eski adı ‘pedagoji’ şimdi ise ‘eğitimbilim’ olan bölümde okurken: ‘Karşılaştırmalı Eğitim’ dersi en sevdiğim derslerden biriydi. Bu derste eğitime dair sorunlara; yerli ve milli ölçeklerle değil, dünyadaki değişik tez ve uygulamalar incelenip, karşılaştırılarak daha objektif çözümler bulunurdu.

Böylesi bir bakış ve anlayışın, ülkemizin tüm yaşamsal sorunlarının çözümü için gerekli olduğuna inanıyorum. Ne yazık ki, yirmi yıldan beri ülkemizde sorusu ve sorgulaması olmayan; din-cami merkezli bir sistem kurulmaya çalışılıyor. Bu nedenle ülkemiz hızla, bilimsellikten uzak bir geleceğe doğru yol alıyor. Bu gidiş, geleceğimiz için hem üzüntü hem de tehlike kaynağı.

Soran-sorgulayan-karşılaştıran anlayışla, güncel iki konuya değinmek istiyorum. Her iki örnek konu da İskandinavya’dan.

Niçin İskandinavya?

İskandinavya, Kuzey Avrupa’daki ülkelerin oluşturduğu bir coğrafyadır. Burada, dünyanın en mutlu, özgür, demokratik ve barışçı ülkeleri: İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya… bulunur. Ülkeler bu özellikleri, her yıl yapılan uluslararası araştırma ve sayısal karşılaştırma sonucu kazanarak gündemde yer almışlardır. (Bu konuyu ben de Nasıl Bir Yönetim? başlıklı yazımda anlatmıştım.)

*

Bugün de Finlandiya ile Norveç’te yaşanan iki olayı anımsatmak istiyorum:

  • Birincisi Norveç’te yaşandı ve çok güncel bir olay:

Norveç Başbakanı Erna Solberg, doğum gününde, ailesinden 13 kişiyle birlikte bir restorana gider. Orada, hükümetin koronavirüsten korunmak için almış olduğu: “Toplantılarda 10 kişiden fazla kişi bulunmaz” kararına uymamıştır. Polis teşkilatı harekete geçmiş ve Norveç Başbakanı Solberg hakkında; “Doğum günü kutlaması sırasında kurallarına uymadığı” için inceleme başlatıp, 2.352 dolar (20 bin kron) da para cezası kesmiştir.

Emniyet Müdürü de: “Bu tür durumların birçoğunda normalde para cezası vermediklerini, ancak Başbakanın hükümetin kısıtlamalar getirme çalışmalarının ön saflarında yer aldığı için para cezası verildiğini” açıklar.

Başbakan Solberg, radyoda halka: “Bunun hiç olmaması gerekiyordu… Kuralları daha iyi bilmem gerekirdi… Ailem ile birlikte korona kurallarını ihlal ettiğimiz için özür dilerim.” -demiştir.

*

Şimdi de ülkemizde yaşanan pek çok benzer olaydan sadece birisine bakalım:

Ülke çapında pandemi için önlemler bir kişinin buyruklarıyla alınıyor, insanlar, işsiz, huzursuz, AVM’ler açık, çoğu işyeri kapalı, kahve ve lokantalar kısıtlı… Bu iklimde iktidar partisi AKP binlerce kişinin katıldığı onlarca kongre yapıyor. Bol katılım ve coşkuyla yapılan bu toplantılardan büyük haz alan partinin genel başkanı (ki, aynı zamanda ülkenin en yetkilisi olan Cumhurbaşkanı): “Milletimiz hep yanımızda oldu, hep destek verdi. İşte salgının olduğu dönemde bir kongre yapıyoruz, salon lebaleb dolu.” -diyerek adeta, bilime ve virüse meydan okunmuştu.

Sonra, koronavirüs hızlı yayılıp çokça can alan bir salgına dönüştü. Ve Türkiye dünya ilkleri arasında yer aldı (ki, bugün dünya ikincisi olmuşuz).

Peki, bu sonuca rağmen neden suskunlar? Bilime ve virüse meydan okurcasına “lebaleb dolu salonlarda toplantı” yapanlar, niçin: “Salgının artış göstermesinde, bu toplantıların da payı olduğunu” belirtmiyor? Zaten istifa etmezler ya, peki neden ekrana çıkıp halktan özür dilemezler?

Yoksa, bunları yaptılar da biz mi duymadık?

**

  • İkincisi, 11 yıl önce Finlandiya’da başlamış (ancak benim yeni duyduğum) bir olay:

Finlandiya’da 13 Ekim 2010’den beri ‘Başarısızlık Günü’ kutlanmaya başlamış ve devam ediyormuş. Bunu öğrenince: “Biz hep ‘başarıları’ kutlarız, yenilgi ve başarısızlık kutlaması da nereden çıktı!” diye şaşırdım ve kendime sorular sorarak düşünmeye başladım:

Bu, olup bitmiş olaydan, gelecek için bazı dersler çıkarma yöntemidir. Böylesi bir kutlama yapan insan, kendi başarısızlık ve yenilgileriyle yüzleşir, bu sonucu var eden eylem ve tutumlardan kaçınır. Kısaca, bu anlayışla insan, sorguladıkça halden anlar ‘insan’ olur ve kendini geliştirir…

Bir toplumun-bir kişinin, ama, fakat deyip savunma mekanizmaları geliştirmeden, kendi geçmişiyle yüzleşip eleştiri-özeleştiri yapması bir erdemdir. Bu erdemliliği gösteren her toplum veya her kişi saygın olur, yücelir. Her toplum ve kişinin geçmişinde mutlaka bazı yanlışlar, acılar, yenilgiler vardır.

Peki, neden erdemli olarak onlarla yüzleşip, tekrarından kaçınmıyoruz ki?

Sadece başarılar ve yengileriyle öğünmek toplum ve kişiye; yetinmek, durağan olmak, egonun beslemesi dışında ne sağlar ki?

Her başarılı olanın karşısında bir de başaramayan-kaybedenler vardır, hele de bir başarı haksızca alınmışsa!… O yenilenleri düşünmemek, onlarla empati yapmamak bir erdem olabilir mi?

Erdem, insanın içinde ve toplumda uyumluluk sağlamaya çalışan kötülük karşıtlığıdır. İyi bir birey, aile, toplum için erdemli olmak, her şeyi zorla, zorunlulukla sadece çıkar, kazanç için değil, karşılıklı saygı-kabul-sevgi-anlayışla yol almaktır.

Vicdan temizliğinin verdiği rahatlık, bu yolda giderken başlar!…

 320 total views,  2 views today

Daldan Dala / Emin Toprak

12.04.2021

Daldan Dala

Emin Toprak

Herkes gibi ben de bazen kendimle konuşur, düşünür, sevinir, üzülürüm. İşte o daldan dala anların bazı notları:

Doğanın iki egemen gücü gökyüzü ile yeryüzüdür. Bu iki güç bazen barışık, bazen kavgalı olsalar bile birbirini var ettikleri için tek başına olamazlar. Doğa kapsayıp, korurken oluşan çelişkiler sonucunda da yaşam başlayıp sürer gider.

Yeryüzünün öfkeli alevleri, yangınları, depremleri, selleri ve gökyüzünün fırtınaları, şimşekleri, yıldırımları sonucu, canlılar zarar görse, büyük acılar yaşayıp kayıplar verseler bile doğa olmadan yapamazlar. Çünkü canlılar gökyüzündeki güneşe, yağmura, kara, yele…  Yeryüzündeki toprak ve suya muhtaçtır. Onlar olmaksızın yaşam döngüsü olmaz.

Hem çatışıp yok eden hem besleyip var eden bir döngüde birbirine mecbur olmak… 

*

Bundan yaklaşık olarak 2500 yıl önce Yunanistan-Çin-Hindistan gibi birbirine çok uzak üç coğrafyada doğup-yaşamış birbirinden habersizce ‘insanlık’ için yol almış üç bilge öğretmen varmış. Her üç bilge de insanlık için daha mutlu bir yaşam arayışındaymış. Amaçlarına, ancak birlik olup ‘insana’ dokunarak, sorarak, düşünerek, araştırıp arayışa yönelterek varılacağını bilir onun için çalışırlarmış: 
  • Yunanistan’da Sokrates (M.Ö. 469-399), halkı baskılayan inanç sistemine karşı çıkan, yanlışları sorgulayarak doğruları bulmaya çalışan, cehaleti en büyük kötülük sayan bir “Ahlak Felsefesi” ile…
  • Çin’de Konfüçyüs (M.Ö. 551-479), toplumda uyumu-huzuru ve insani ilişkileri geliştirerek ‘Erdemli’ olarak yol almayla…
  • Hindistan’da Buda (M.Ö. 563-483), yaşam döngüsü içinde kişilerin ancak ‘acılar’ çekerek, kendileriyle yüzleşerek, bencillikten arınarak öz güçleri olan ‘Nirvana’ya ulaşmakla… 
Üç bilge de insanlık için birer kutup yıldızı olup, ışık saçmış, yön göstermiş, ufuk açmıştır. Bu üç bilgeden alacağımız çokça ders var. 
İşte, eşitlikçi, halka dokunan ve halktan yana iki anlayış:    
1. Sokrates ve Konfüçyüs anlayışında; kadınlar pek yer almaz (‘kadının adı yok’), daha çok erkeklerle yol alınırmış. Fakat Budizm, kadına gereken önemi vererek bu kuralı bozmuştur.  Çünkü Budizm’in öncüleri olan keşişler hem kadın hem erkeklerden oluşurmuş.
2. Budist keşişler kendi halkına yabancılaşmasın diye onların mal-mülk edinmesi hoş karşılanmazmış. Bunun için de keşişler ellerinde asa ve dilenme tası ile dilenerek yaşam sürdürürlermiş.   
*

İnsan yaşamı, acılardan kurtulmak için bir arayış sürecidir. Bu döngünün odağındaki insan, yaşam boyu iki güçle çatışır. Birincisi kendi güdü, duygu, istek, düşünce, doğrularıdır. İkincisi de çevresidir. Çevrenin içinde de iki güç vardır: Birincisi doğa, diğeri de toplum. Bu güçlerin de kendine özgü; kuralları, değerleri, inançları, beklentileri vardır. 

İnsan, böylesi ikilemler içinde kalınca ne yapacağını, kime doğru ve nasıl adım atacağını bilemez ve bunun sıkıntısını çeker uzun zaman. Sonra, bazen bir tarafı görmezden gelir, bazen de baskıyla susturur bir tarafı (ki, bu baskılanan çoğunlukla kendi güdü, istek ve vicdanıdır). 

İşte böylece toplumlarda çevreye, topluma ve kendine karşı duracak gücü, direnci olmayan, huzursuz, mutsuz doyumsuzlar çoğalır.

Eğer toplumu bir organizma kabul edersek demek ki, bu organizmanın pek çok organı hastalıklı-sağlıksız!

Bu hasta-sağlıksız-zorlu süreçte, acıları dindirmek için en çok adalet ve erdemli davranışlar aranır. 

Bir insanın yanlışları, başarısızlıkları, yenilgileri ile yüzleşmesi, bunları tekrar etmemesi için gerekenlerdir ‘erdemler’. Toplum ancak erdemli-adil insanlarla donanırsa sağlıklı olur.  

Fakat, gelin görün ki, gerçek hayat hiç de öyle değil!.. 

  • Eğer ortada yanlış bir uygulama, bir başarısızlık, bir yenilgi varsa: 

Ben yaptım! Başaramadım! Ben sorumluyum!” -diyen yoktur. Ama: 

  • Eğer ortada iyi bir uygulama, bir başarı, bir yengi varsa:

“Ben yaptım! Benim başarım! Ben yendim!” -diye bağırıp çırpınan büyük bir çoğunluk vardır karşınızda. 

  • Eğer ortada bir çıkar, bir paylaşım varsa:

O zaman çok çok kişi koro halinde: “Önce bana! Çoğu benim! diye çığlık atar, hele de güç,  makam sahibiyse tehdit eder. 

  • Süreçte çok az kişi de: “eşitçe- adilce” bir paylaşım taraflısı olur… 

*

“Gökten üç elma düştü!”

Haydi, can yakmadan üleşin bakalım…

 337 total views,  2 views today

İhtiyaçlarımız / Emin Toprak

05.04.2021

İhtiyaçlarımız

Emin Toprak

Her canlı yaşamını sürdürmek ile görevlidir, bu görevi de ancak ihtiyaçlarını gidererek yapabilir. İşte bunun için tüm canlılar çevresiyle sürekli bir etkileşim içindedirler.

Eğer bu etkileşim sürecine dair gözlem, araştırma, deneyleri inceleyecek olursak karşımıza çevre, toplum, insanlık yaşamına dair pek çok hikâye çıkar.

Bu yazıda daha çok bireye, onu eyleme geçiren ihtiyaçlarına yer vermek istiyorum. Çünkü birey, toplumun en küçük birimi olarak yakın-uzak çevrede olup-biten çokça olayın gizli-açık öznesidir.

Fakat unutmayalım ki birey, yaşamda olmuş ve daha olacak olan çokça olayın öznesi olsa bile sadece tek özne değildir. Çünkü daha o gelmeden, şimdi ve o çekip gittikten sonra da ona rağmen, başka özne nesneler, başka canlılar, güçlü doğa hep vardı ve hep var olacaklar.

Yaşamak isteyen her birey, ihtiyaçlarını gidermeye çalışırken engel olan doğa koşullarına ve diğer güçlere karşı durur, direnir. Bu karşı duruşta bazen yenilse bile pes etmez, çünkü o, yaşamak için galip gelmeli ve olacaklara yön verecek bir özne olmalıdır. Bireyi, diğer canlılardan farklı kılan, onun akılla/mantıkla düşünmesi, sorup-sorgulaması ve yorumlama yaptıktan sonra eyleme karar vermesidir. Bu farklılığı onu, farklı yöntem-teknik-taktikler bulmaya, kendisini yenilemeye ve daha güçlü olmak için ortaklar bulmaya yöneltir.

İşte, ‘Yaşam Savaşı’ denen şey tam da budur!

Birey; çeşitli istek, duygu, beceri ve düşünceleri olan, toplumsal görevini  yaparken katkı veren ve katkı alan insanlardan biridir. O, yaşamsal ihtiyaçlarını gidermek için sürekli olarak çevresiyle etkileşim içindedir demiştik.

Peki, birey yaşama ve topluma nasıl tutunur, neler ister, neler yapar?

Bu soruya ancak psikoloji ve toplumbilim penceresinden bakarsak cevap verebiliriz.

Abraham Maslow (1908-1970), bir psikoloji profesörü olarak insancıl psikoloji (hümanisttik psikoloji) kurucuları arasında yer alarak çok önemli katkılar sağlayan bir bilim insanıdır. 1943 yılındaki “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” çalışması, psikoloji dışındaki alanlarda da çok önemsenip kabul görmüş bir teoridir.

Bireyin ‘yaşam’ sürecini anlatan bu teorinin içeriğini oluşturan beş temel gereksinim bir piramit görseli üzerine öncelik sırasına göre tabandan tepeye doğru basamak basamak sıralanmıştır: Bu da teorinin hemen herkes tarafından kolayca bilinir olmasını sağlamıştır.

Bireyin İhtiyaçları:

1. Fizyolojik ihtiyaçlar: hava, su, ateş, toprak, yiyecek, barınak, giyim, uyku gibi organizmaya denge ve yaşam sağlayan en temel, en önemli ihtiyaçlardır.

2. Güvenlik ihtiyaçları: Fizyolojik ihtiyaçları karşılanan bireyin; sağlıklı ve güven içinde yaşaması, yaşamın sürdürmesi için bir aileye, bir gruba, bir topluma ve belli kural ve kurumlarına ihtiyacı vardır.

3. Ait olma ve sevgi (aidiyet) ihtiyaçları: Güvenlik ihtiyaçları karşılanan birey, artık bir grubun parçası, bir toplumun (aile, arkadaş, iş) üyesi olur. Onlara uyum sağlayıp kişilerle iletişime geçmek, güven ve kabul görmek, sevip-sayıp, sevilip-sayılmak, dostluklar kurmak gibi ihtiyaçları olur. Bu ihtiyaçların giderilmesi ya da giderilmemesi bireyin sosyal yaşamını çok önemli ölçüde etkiler.

Ait olma ve sevgi ihtiyacı; aynı ortamı paylaşma, ortak noktalar bulma, başka  sesleri duyma, onları tanıma, kendisini tanıtma, kısacası, orman çeşitliliği içinde yalnız kalmamaktır.

4. Değer ihtiyaçları: çocuk ve ergenler için çok önemli olan bu basamak; bireyde ‘benlik’ gelişmesi, gelenek, inanç, otorite ile tanışma, kendine saygı ve güven duyma, başkalarını kabul edip saygı duyma, başkasından kabul-anlayış-saygı görme, ilgi, merak, öngörü, araştırma, üretme, takdir, başarı…ihtiyaçlarıdır.

5. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı: sıralanmanın üst basamağıdır. Bu aşamada birey kendi; ilgi, inanç, estetik becerilerine uygun alanlar arar. Burada eğer özgür bırakılırsa kendi duygusal ve yaratıcılık potansiyelini kullanarak özgünlükleriyle katkı sağlayıp kendini gerçekleştirmeye çalışır. Onun, toplumda kabul görmesi ise araştırma, deneyimleme, problem çözme, gerçekleri kabul etme, önyargıdan uzak olma durumuna bağlıdır.

Bilim çevreleri, günümüz dijital-teknolojisi ve sosyal gelişmelerini düşünerek ‘kendini gerçekleştirme’ basamağına; Bilişsel-Estetik-Aşkınlık gibi ekler de yaparlar.

*

Maslow, kendini gerçekleştirmeyi her şeyi başarma, mükemmel olmak değil, kişinin potansiyeline ulaşması olarak kabul eder ve 1954’de: “Bir insan neye ulaşabiliyorsa ona ulaşmalıdır”-der. Nitekim araştırmalar da onu doğrular:

ABD’de 1970 yılında yapılan araştırmada ihtiyaç gerçekleşme oranları:

  • Fizyolojik ihtiyaçları            :%85
  • Güvenlik ihtiyaçları             :%70
  • Ait olma ve sevgi ihtiyaçları :%50
  • Değer ihtiyaçları                 :%40
  • Kendini gerçekleştirme ihty. :%10
Bu araştırma gösteriyor ki, ilk basmakta ihtiyaçlarını giderme oranı yüzde 85 iken, en son basamakta yüzde 10’a düşmektedir. Kısaca; toplumdaki bireylerin yüzde 90’ı kendini gerçekleştirmemiştir.

***

İşte bizim ihtiyaçlarımızın yaşam savaşındaki serüvenleri böyle!

Bu basamaklar tekdüze çalışmaz! Bu yolda güç ve kapasite önemlidir. Bu basamaklarda tuzaklar, inişler, çıkışlar, geri dönüşler vardır, bu yüzden yolcuların kimi  düşer, kimi tökezler, kimi yarı yolda kalır, kimi de hedefine ulaşır. Burada her iklim yaşanır. Burada doğa bilimin kuralları ve yaşamın diyalektiği vardır.

Bu teoriyi önemli ve güncel kılan onun yaşamın her alanına, her mesleğe, her girişime dokunması, kolayca uygulanır olmasıdır.

Eğer siz bu yargıya inanmazsanız, lütfen bu basamakları istediğiniz alana, mesleğe, arayışa ve girişime uygulayıp sonuçlarına bakınız.

Devletlerin görevi, bireyleri yetileri doğrultusunda eğitip, onların özgün gücü oranında kendilerini gerçekleştirmeleri için gerekli sosyo-ekonomik altyapıyı hazırlamaktır. Fakat ne yazık ki çoğu devletler küçük bir azınlığa çıkar sağlamak için ülkelerini yönetiyor.

Şimdi basit bir soruyla yazımızı bitirelim:

Eğer Osmanlı; matematik, tıp, astronomiye gerekli önemi verse ve ülkeye matbaa 281 yıl sonra gelmeseydi acaba neler olurdu?

 346 total views,  2 views today

Köy Enstitüleri / Nurettin Aybek

17.04.2021

Köy Enstitüleri

Nurettin Aybek

Cilavuz Köy Enstitüsü

Köy Enstitüleri, uygar toplum yaratmanın ilk adımlarıydı, ama engel oldular. Uygulandığı kısa sürede, toplumun aydınlanmasına ve gelişmesine önemli katkıları olmuştur. Günümüz eğitim sistemine de ışık tutabilir; yeter ki Köy Enstitülerine önyargısız bakabilelim.

Eğitim, üretimden kopuk olmamalıdır. Üretim içinde öğrenme, Köy Enstitüleri modeliydi.

Cilavuz Köy Enstitüsünün izlerini taşıyan öğretmen okulunda okudum, onların yarattıklarını yerinde gördüm.

Kitap: Dağlara Kar Düşer
Sayfa: 31
Öykü: BE’ CİLOYUZ

Kars yöresinde anlatılır;

Evlenmek isteyen iki genç, isteklerini ailelerine bildirirler. Gençler birbirini tanısa da, aileler birbirini tanımıyormuş. Oğlanının ailesi, kızı ailesinden istemeye gider. Kızın babası damat adayının öğrenimini ve işini sorar. Bunun üzerine oğlanının babası; Oğlunun okuduğu okulları ilk okuldan başlayarak orta, lise, üniversite her birini adlarıyla söyler. Oğlunun çok zeki ve çalışkan olduğunu, bütün okullarını dereceyle bitirdiğini söyler ve bütün bunları, biraz da övünerek, ballandıra ballandıra anlatır.

Kızın babası bakar ki Cilavuz’dan hiç söz edilmedi, çocuk Cilavuz’da okumamış. Hemen itiraz eder, yörenin ağızıyla derki; “Be Ciloyuz.” Yani bu kadar övünmen boşuna, o saydığın okulların da önemi yok, senin oğlun Cilavuz’da okuyamamış. Artık, yöre halkının dilinde bir deyimdir; Be Ciloyuz. Konuşmalarda sıkça duyulan bir sözdür; “ Aya, ey değirsen, yahşı söylüyürsen ama, Be Ciloyuz.”

Ülkenin yazgısını değiştiren Köy Enstitülerinden, Kars’ın Susuz ilçesinde kurulan Köy Enstitüsünün adıdır Cilavuz. Köy Enstitüleri kuruldukları yerin adını alıyorlardı.

Dağların doruklarında eksik olmayan karlardan beslenen suların birleşerek oluşturdukları çayın vadisine kurulan bir ilçedir Susuz. Adının susuz olması sizi yanıltmasın, içinden değirmene giden su akar, alt tarafından çay çağlayarak akar. Suyu bol, yeşillikler içinde bir ilçedir Susuz. Geçmişte yerleşim yeri çayın yatağından biraz uzakta kaldığı için, gerçekten susuzmuş.

1880 ve 1881 yıllarında bu bölgeye sürgün olarak gelen Malakanlar bu bölgenin yazgısını değiştirmişler, başı boş akan suları dizginlemişler. Değirmen çalıştırmak, elektrik üretmek ve tarlaları sulamak için suların önlerini bentlerle keserek yatağının dışına çıkarmış ve yaptıkları arklarla tarlalara, değirmene akıtmışlar. Susuz’un evlerinin önünden tarlalara su akıtarak yeşil bir yere dönüştürmüşler.

Çay batıdan doğuya doğru akar, batıda dar ve derin olan yatağı doğuda, Susuz’un olduğu yerde yayvanlaşır ve sığlaşır. Çay bu geniş ve düz alanda, yıldan yıla yatağını değiştirerek akar. Eski yatağının çakılları arasından ince bir kolunun aktığı da olur. Terk ettiği eski yatağındaki renkli çakıl taşları birbirine çok benzerler, aynı suyla yıkandıkları için. Aynı yörede yaşayan insanlar gibi. Çayın platoyu yararak oluşturduğu vadi, çayın akış yönünde, batıdan doğuya doğru uzanır. Batıya doğru vadi biraz darlaşır ve yamaçları dikleşir. Susuz’un iki kilometre batısındaki bu yerin adı Cilavuz’dır. Yöre halkı buraya Ciloyuz diyor. Ciloy sözcüğü öztürkçedir; dizgin, gem demektir. Süvari atlarının dizginine ciloy denir. Bu yörede anlatılan Dede Korkut hikayelerinde çokça geçer; “Kazan konur atın çektürdü, butun bindi. Oğlu Uruz cilavusunu çektürdü.” Cilavuz Kars ve Ardahan’ı birbirine bağlayan yolun üzerindedir. Bu yol aynı zamanda Ardahan’dan sonra Şavşat üzerinden Karadeniz’e inen yoldur. Ayrıca bu yoldan Gürcistan’ın şehirleri Tiflis’e ve Ahıska’ya da gidilir.

Cilavuz’un kuzeyinde ve tam karşısında karlı doruğunun ihtişamlı görünümüyle Kısır Dağı, Kısır dağı’nın doğusunda, daha dün kraterinden lavlar akıyormuş hissini veren, koni biçimindeki Er Dağı ve bu dağların yamaçlarına kurulmuş, elini uzatsan evlerine dokunacakmışsın gibi görünen köyler, Cilavuza bakarlar. Cilavuz’un üç kilometre batısında Çayın, kendisini taştan taşa vurarak içerisinden aktığı kanyon var. Çay Kanyonun kayalık duvarlarını yalayarak geçer, burada hışımla kayalara çarpar ve köpürerek akar. Daha yukarıya gidebilmek için çayın buz gibi suyu içinden yürümek gerekir. İki kilometre uzunluğundaki kanyonu, suyun akıntısına karşı buz gibi soğuk suda yürüyerek geçerseniz, çermiğe ve su uçana varırsınız. Burada derin bir vadinin içindeki yatağında akan çayın, güneyinde Cilavuz çermiği, kuzeyinde Suuçan (şelale) vardır. Çermiğin suyu kükürt kokulu, deniz suyu tadındadır içilmiyor. Ama bazı sayrılıkların sağaltılmasında yararlanılıyor.

Suuçan’da sular çok yüksekten uçarak, sis bulutu şeklinde dökülür. Bu sis bulutu şeklindeki sulara vuran güneş ışınlarının yansıması, Suuçan’ın üstünde asılı duran gökkuşaklarını oluşturur. Bu gökkuşaklarının renkleri elvan elvandır, evrenin tüm renkleri buradadır. Gökkuşakları diyorum, çünkü yukarıdan parça parça, uçarak dökülen su zerrecikleri peş peşe sıralanmış gökkuşaklarını oluşturur. Vadinin dik yamaçlarındaki bodur palamut ağaçlarının yeşilliği, mevsimine göre çalılarda açan kokulu yaban gülleri, Suuçan’ın ve çayın çağıltısı, Suuçan’dan uçarak dökülen sular insana huzur verir. Çayda yüzerlerken parıltılı pullarından gökkuşağı renkleri yansıyan kırmızı benekli alabalıklar, sanki renklerini Suuçan’ın üzerinde asılı duran gökkuşaklarından almıştır. İşte böyle bir yerdir Cilavuz.

Cumhuriyetin ilk yılları. Devrimlerin ve yeniliklerin yaşama geçirilmesi için, halkın kısa sürede okuma yazma öğrenmesi ve aydınlanması gerekiyordu. Akılcı ve bilimsel düşünme yöntemlerini yaşamına katmış çağdaş toplumlarla iletişimin ve etkileşimin olması gerekliydi. Bu amaçla yapılan Harf Devrimi ve kabul edilen yeni alfabe çok kısa sürede yaşama taşınabilmeliydi. Toplumun ilerlemesinin önündeki engelleri kaldırarak, esaret zincirlerini kırmak gerekirdi. Cehalete karşı savaş açılmalı, karanlıklar aydınlatılmalıydı. Bu savaş kazanılamazsa düşünen, sorgulayan bireylerden oluşan bağımsız bir toplum yaratmanın imkanı yoktu. Modern ve çağdaş toplum yaratmak için başta eğitim olmak üzere diğer yaşam alanlarında da yeniliklerin ve devrimlerin yapılması gerekliydi. Amaç, toplumu çağdaş uygarlık düzeyine taşımak, toplumu içinde bulunduğu ilkellikten, cahillikten kurtarmak ve onlara çağdaş yaşamın yollarını göstermekti. İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç bu inançla yurdun her yerini dolaşarak sorunları tespit ediyor ve çözüm arıyordu. Halkın yüzde sekseni köylerde yaşıyordu ve okuma yazma bilenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Köyün sorunları bunlarla da bitmiyordu. Halk günlük işlerini yapacak becerilerden yoksundu. Sağlıklı yaşam koşulları yoktu, salgın hastalıklar, özellikle bebekleri ve çocukları kırıp geçiyordu. Halk üfürükçülerden, cincilerden medet umuyordu. Bazı bölgelerde halk ağanın marabası, şeyhin, şıhın kölesi durumundaydı. Halk, bu durumdan ancak kendi iradesiyle kurtulabilirdi. Yoksa kimse onları bu durumdan kurtarmazdı. Yaralarını, kendi elleriyle sarabilmeyi öğrenmeliydiler. Ancak onlara yol göstermek, onları eğitmek gerekiyordu. Eğitimi, yalnızca imtiyazlı sınıfın yararlandığı imkan olmaktan çıkartıp köylere indirgemek gerekiyordu. Bunun için eğitmen kursları açıldı. Askerlikte okuma yazma öğrenebilmiş köy gençlerini eğiterek kendi köylerine eğitmen olarak göndereceklerdi. Bu eğitilen gençler kendi köylerinde hem okuma yazma öğretecekler ve hem de sorunlarını çözme konusunda halka önderlik yapacaklardı. Ancak bu yaygın eğitim yöntemiyle, halk kısa sürede okuma yazma öğrenebilirdi. Eğitmen Kursları açıldığında bu bölgede kurs yeri olarak Cilavuz seçildi. 1937 yılında Halit Ağanoğlu, Cilavuz Eğitmen Kursunu kurmak ve yönetmek için Eğitim Başı olarak atandı. Halit Ağanoğlu, yöre halkının da desteğiyle, Cilavuz’da terk edilmiş harap durumdaki Rus askeri kışla binalarından onarabildiklerinde, Eğitmen Kursunu başlatır.

Eğitmen Kursları Köy Enstitülerine giden yolun ilk adımlarıydı.

Hasan Ali Yücel 1938 yılında Milli Eğitim Bakanı olarak atandı. İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte Köy Enstitülerini Kurmayı planlayarak, 1939 yılında Köy Enstitülerinin kurulmasını başlattılar. İkisi de eğitim öğretim konusunda donanımlıydılar. Birlikte öyle bir adım attılar ki hala daha o adıma yetişilmeye çalışılıyor ve hala tüm dünyada o adım konuşuluyor. 1939 yılında ilk Köy Enstitüleri kurulmaya başlandığında Halit Ağanoğlu da Kurucu Müdür olarak Cilavuz Köy Enstitüsünü kurdu. Cilavuz Köy Enstitüsü ilk kurulan enstitülerdendir. Köy Enstitüleri, 17 nisan 1940 tarihinde 3803 sayıyla yasalaştı.

Köy Enstitülerinde çok yönlü eğitim programı uygulanıyordu. Kültür dersleri, teknik bilgi ve el becerileri, tarım uygulamaları gibi. Tarım uygulamaları köy Enstitüsünün kurulduğu bölgenin özelliklerine göre seçiliyordu.

Eğitime susamış köy çocukları kızlı erkekli, akın akın Cilavuz’a geldiler. Ciltlerini ayaz yakmıştı, üstleri başları yırtıktı, yalın ayaktılar ama gözleri ışıl ışıldı. Durmadılar çok çalıştılar, boş ve harap binaları onararak dersliklere, işliklere, atölyelere dönüştürdüler. Çayın kuzey yakasındaki doğal kaynak sularını, su deposu yaparak topladılar. Su deposu Çilavuz’dan daha yüksekteydi, bu nedenle suyu döşedikleri borularla Cilavuz’a getirebildiler. Binaların gerekli yerlerine beton harçla lavabolar yaparak, taşıdıkları suyu binalarda kullanabildiler. Yıkanabilecek hamamlarını, giysilerini yıkayabilecekleri çamaşırhanelerini yaptılar.

Okulun yerleşim yeri vadinin her iki yakasında oldukça geniş bir alanı kapsıyordu. Binalar kesme taştan, Baltık mimarı tarzda yapılmışlardı. Büyük yapılan binaların bir kısmı iki katlı ve bir kısmı da tek katlıydı. Binaların bir kısmı birbirine paralel ve bir kısmı da birbirine dik konumda yapılmıştı, bu da binaları ve dışarıdaki geniş alanı çok kullanışlı yapıyordu. Binaların yerleşim planı okula çevrilmesine çok uygundu, çünkü önceleri askeri kışla olarak tasarlandığı için yatakhanelere, dersliklere, işliklere kolayca dönüştürülebiliniyordu. Askeri eğitim için tasarlanan geniş alanlar da spor sahalarına dönüştürülebiliniyordu. Bu binalarda dersliklerin ve yatakhanelerin dışında; garaj, demir atölyesi, marangoz atölyesi, iş atölyesi, fırın, mutfak, yemekhane, hamam, çamaşırhane, terzihane, misafirhane, kütüphane vardı. Konferans salonu, sinema salonu ve tiyatro sahnesi de vardı. Koyunlar ve sığırlar için ahır, atlar için hara yaptılar. Arı kovanları için arılık yaptılar. Vadinin kuzey yakasındaki binalar da lojman ve revir olarak kullanılıyordu. Sahası çok genişti. Burada tarlalar vardı ama çayın yatağından çok yüksekte kalıyordu. Sebze bostanları meyve bahçeleri yaptılar. Bostanları, bahçeleri ve tarlaları çaydan sulamak imkansızdı, çünkü bostan tarlaları ve bahçeler çok yüksekteydi, çayın suyu buraya çıkarılamazdı. Malakanlar sulama kanalları yapma işinde ustaydılar, ama gene de bu kadar yükseğe suyu çıkarmak imkansız görünüyordu. Bu sorunun nasıl çözülebileceğini onlara danışabilir, hatta onlardan öğrenebilirlerdi. Halkın bilgi ve deneyiminden yararlanmak ve yaptıklarını halka götürmek, bunu eğitimlerinin parçası haline getirmişlerdi. Köy Enstitülerinde eğitim duvarlar arsına sıkıştırılmamıştı. Köy Enstitüleri sıradan bir eğitim modeli değildi; bir yaşam biçimiydi, uygar ve çağdaş bir toplumun yaratılmasıydı. Üretirken öğrenme, öğrenirken üretmenin adıydı, kısacası Köy Enstitüleri yaşamın içinde halk mektepleriydi. Köy Enstitülerinde eğitim, yaşama hazırlık değil, yaşamın kendisiydi. Birçok eğitimcinin düşlediği okullardı Köy Enstitüleri; “Benim düşlediğim okullar Türkiye’de Köy Enstitüsü olarak kurulmuştur. Tüm Dünyanın bu okulları görüp eğitim sistemini, Türklerin kurduğu bu okulları göz önünde bulundurarak yeniden yapılandırması isabet olacaktır.” John Dewey

Tarlalara sulama kanalı yapmak için görüştükleri malakanlar, bunu ancak Pavel’in yapabileceğini söylediler. Sulama kanalı yapma konusunu çok iyi bilen Pavel’di. Pavle sulama kanalı yapma işinde ustaydı, onunla birlikte tarlaları nasıl sulayabileceklerini araştırdılar. Kısır Dağı’ndan aşağıya doğru çağlayıp akan gür bir dere vardı ama farklı yöne akıyordu. Tarlalardan üç kilometre uzaklıkta, kanyonun üst tarafından uçarak çaya iniyordu. Bu su tarlalardan ve bahçelerden çok yüksekte akıyordu, ama önüne çıkan bir tepeyi aşamadığından farklı yöne akarak kayalardan aşağıya uçarak iniyordu. Evet bu Suuçan’dı (şelale). Şelalenin üstündeki kayaya metal çivilerle ahşap oluk monte ettiler. Oluktan akan suyun önündeki tepenin yamacını yararak, suya yılankavi yol izleterek engeli aştırdılar. Sonrası kolaydı yalnızca suyun sağa sola kaçmasını önlemek kalıyordu, çünkü iniş aşağı akıyordu. İlk denemelerinde engeli aşan su ciloyunu (dizginini) koparmış küheylan gibi başı boş akarak meyveliğin yukarısındaki, duvarlarında eski resimler bulunan tarihi mağaraların üstünden aşağıya çağıltıyla akmıştı. Başardıkları için Pavle çok sevinmiş, çığlık atarak koşmuş, mağaraların önünde durarak yukarıdan üzerine dökülen suyun altında bağırıp çağırmış, sevinç çığlıkları atmıştı. Bu yaşanılan olayı Köy Enstitülüler anılarında anlatıyorlardı. Daha sonra kanal açılarak su tarlalara ve bahçelere taşınmıştı.

Yörenin siyah toprağı zengin mineral içeriyor, çünkü Kısır Dağı ve Er Dağı sönmüş volkanik dağlardır ve toprağın oluşumunda etkendirler. Yetiştirdikleri sebzeler ve meyveler hem lezzetli, hem de besleyiciydiler. Bol ürün alabiliyorlardı ama yörenin iklimi meyveciliğe elverişli olmadığından, dağın güney yamacındaki kuytuluklarda meyve yetiştirebiliniyordu. Gene de bol miktarda kiraz, kaysı, elma, erik alabiliyorlardı.

Okula yirmi kilometre uzaklıkta, Ardahan tarafında Sakaltutan denilen yerde ekilip biçilen tarlalarda motorlu ziraat yapıyorlardı. Enstitünün yanı başındaki çayın geçtiği bölgeyi ve çevreyi ağaçlandırdılar, suyun toprağı alıp götürmesini engellediler.

Duvarlarını kendileri örüyor, sıralarını kendileri yapıyor, fırınlarında ekmeklerini pişiriyorlardı. Yemeklerini kendileri pişiriyor, elbiselerini kendileri dikiyorlardı. Bu yaptıkları işler uygulamalı dersleriydi. Çiftçilikte modern tarım yöntemlerini uyguluyor bilimin ışığında hareket ediyorlardı. Dersleri ezbere dayalı değildi, laboratuarda deney, gözlem yapıyor, yaparak öğreniyorlardı. Düşünen, araştıran, sorgulayan bir nesil yetişiyordu. Hasan Ali Yücel dünya klasiklerini dilimize çevirtmişti, her öğrenci her bir dönemde en az yirmibeş kitap okumak zorundaydı. Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Gorki gibi yazarların kitaplarını okuyorlardı. Shakespeare’den oyun sergiliyorlardı.

Müzik salonlarında her türlü enstrüman vardı. Piyano, mandolin gibi enstrümanlarla; Mozart, Beethoven gibi müzisyenlerin eserlerini seslendiriyorlardı. Güne sporla başlıyor, halay çekerek günü karşılıyorlardı. Sonra, tarlaya, bahçeye, sınıflara, laboratuvarlara, iş atölyelerine geçiyor iş başında üreterek öğreniyorlardı. İmece geleneğini sürdürerek yeni kurulan enstitülerin yardımına gidiyor, binalarını, işliklerini hep birlikte yapıyorlardı.

Virane haldeki, terk edilmiş Rus askeri kışlalarından sıcacık eğitim yuvası yarattılar. Bir zamanlar elleri silahlı askerlerin insan nasıl öldürülürü düşünüp araştırdığı bu taş binalarda, şimdi Cilavuz Köy Enstitüsünün öğrencileri ellerinde kalem insan nasıl yaşatılırı düşünüp araştırıyorlardı. Nasırlı ellerine kalem çok yakışmıştı. Bu binaları aydınlatmaları gerekiyordu, o zamanlar şehirlerin dahi elektriği yoktu, yörede yaşayan Malakanlar değirmenlerinde elektrik üreterek aydınlanabiliyorlardı. Aynı yöntemle Cilavuz’u da aydınlatabilirlerdi. Cilavuz’a altı yüz metre mesafede terk edilmiş değirmen vardı. 1920 yılında göçen Malakanlar terk etmişti. Bu değirmenin bir kilometre uzunluğundaki su kanalını ve harap binasını onararak elektrik santralini kurdular. Santral binasında yüksekten dökülen suyun potansiyel enerjisi, kinetik enerjiye dönüşerek tribünü döndürüyordu. Tribünün döndürdüğü jeneratörden de elektrik üretiliyordu. Bu elektriği direklere gerdikleri bakır teller ile Cilavuz’a taşıdılar. Sanki elektriği değil, aydınlığı taşımışlardı. Cilavuz‘dan ve çevresinden karanlığı kovmuşlardı, Cilavuz ve çevresi ışıl ışıl aydınlanmıştı. Artık bütün binaların elektriği ve suyu vardı; dersliklere, iş atölyelerine yatak hanelere, yemekhaneye kısacası gerekli olan her yere elektrik ve su götürmüşlerdi.

Dağ başlarında ışıksız bırakılan köy çocukları, Cilavuz’da aydınlanıyor ve yurdun her köşesine ışık taşıyorlardı. Yoksulun yüreğine umut, zalimin yüreğine korku salıyorlardı. Kafa tutuyorlardı Bolu beylerine, yıkılıyordu ağaların saltanatı. Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Ümit Kaftancıoğlu oldular. Haksızlığa yeter dediler, emeği sömürenlerden ve onların iktidarından hesap sordular. Cilavuz Köy Enstitüsünde yetişen Mecit Aşkan bir dörtlüğünde şöyle diyor;

“Usları ermez dediniz
Emrettiniz, gönderdiniz
Biz getirdik, siz yediniz
Bitsin beyler yeter artık.”

Bilimden, aydınlanmadan her zaman korkanlar olmuştur. Halkın bilgisizliğinden yararlanarak güç sağlayanların işine gelmemiştir. Kapattılar Köy Enstitülerini, değiştirdiler adını okulların. Cilavuz Köy Enstitüsünün adı Kazım Karabekir Öğretmen Okulu oldu. Okulun bu adı yalnızca kağıtlarda yazılıyor, belgelerde geçiyordu. Silemediler Cilavuz’u. Yöre halkı okula hala Ciloyuz demeye devam ediyor. Silemediler Köy Enstitülerinin izlerini. Onların yaptıkları dersliklerde öğrenim gördük, bıraktıkları kitapları okuduk, iş atölyelerindeki tezgahlarda el izlerini gördük, piyanonun tuşlarında parmak izlerini, yollarda ayak izlerini gördük. Onların izinden yürüdük; onlar gibi derslerimizi iş atölyelerinde, laboratuvarlarda işledik. Ağaçlandırma yaparak çam ormanı yarattık. Meyve bahçelerinde budama, sebze bahçelerinde çapa yaptık. Kışın santralın su kanalında buz kırmaya gittik, güzün tarlalarda patates söktük. Bu işleri yaparken onları örnek aldık, biz de onlar gibi kızlı erkekli ayrım yapmadan yan yana, omuz omuza çalıştık, güçlükleri beraber aştık. El ele tutuşarak halay çektik. Onlara çok benziyorduk, okulumuz sorulduğunda CİLAVUZ diyorduk.

Bu topraklar verimlidir, sabırlıdır; bağrına saçılan tohumları yüz yıl saklar, günü geldiğinde yeşerir, çiçeklerle bezenir.

Umutluyum, bu topraklara tohum saçılmıştır…

 387 total views,  3 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu