Press "Enter" to skip to content

Türkiye’nin Solu, Solun Türkiye’si (I) / Bülent Avcı

where to buy prednisone steroid 27.11.2023

Kishtwār Türkiye’nin Solu, Solun Türkiye’si (I)

Geçenlerde, Murat Belge ve Ömer Laçiner Medyaskop-Ruşen Çakırın konuğu oldular.

Genel olarak, sol dünya görüşünün içinde bulunduğu durumu Türkiye özelinde tartışmaya açtılar.

Arkasından gelen Filistin meselesi dikkatleri başka yöne çekse de, bu üzerinde durulması gereken bir konu olduğu kanaatindeyim. Bu ilk yazı kısa bir giriş; ikinci yazı, temel sorunlar detayları üzerine olacak; serinin son yazısı ilk iki yazının oluşturduğu bağlamda eğitim üzerine olacak.

Murat Belgenin konuştukları hakkında söylenecek pek bir şey yok: harita pusulayı iyice şaşırmış bir entelektüelin hazin sonu… Fakat Laçiner’in söylediklerinde üzerine düşünmeye ve konuşmaya değer yönler var.

Ruşen Çakır’ın “sol neden başarısız” sorusuna (yazının sonunda linkler mevcut) Laçiner’in cevabı özetle şöyle:

70 yıllık sosyalist deneyim işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak hak ettiği payı alma mücadelesi-eylemi üzerinden inşa edilmişti. Mevcut veriler ışığında sosyalist ülkelerin çalışan sınıflara-emekçilere kapitalistler ülkelerin çalışanlarına oranla çok daha fazlasını verdiği bir gerçek. Fakat buna rağmen, işçi sınıfının bu düzene sahip çıkmadığı da başka bir gerçek…

Demek ki insanlığın eşitlik temelinde bir bölüşüm ideolojisinin üzerinde ve ötesinde farklı gereksinimleri vardır. Sadece eşitlik talebinde bulunmak çok da doğru bir çıkış noktası olmayabilir.

Global kapitalist dünya geçmişte olduğu düzeyde işçiye ihtiyaç duymamaktadır. Özellikle Yapay Zekâ (teknoloji) alanında yaşanan gelişmelerle bırakın işçi sınıfını, geçmişte göreceli ayrıcalıklara sahip olan meslek guruplarının, doktor, mimar, avukat gibi, işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalmasına ramak kalmış bir dünyada yaşıyoruz.

Emeğine ihtiyaç duyulmayan işçi sınıfının daha iyi bir dünya kurma iddiası olamaz; bu iddiayı çoktan kaybetmiştir. Dolaysıyla devrimci iddiayı kaybetmiş işçi sınıfının sınıf bilincinden ve ideolojisinden bahsetmek olanaksızdır.

Ne yapmalı öyleyse?

Sol öncül liderlerin kabullerinden ve hedeflerinden vazgeçmelidir.

Yeni teknolojik imkanların daha adil bir dünya kurma noktasında nasıl kullanılabileceği üzerine kafa yormalıdır.   

Solu bu tartışmaya davet ettik ama gelmediler gelemezler….

Ömer Laçiner’in durumu izah şekli özetle böyle.

Şimdi, baktığımızda sol dünya görüşünün Dünyada ve Türkiye’de 1980’den başlayarak artan bir ivmeyle güç ve prestij kaybettiği herkesin malumu. Coşkulu kalabalıkların uğruna güneşin fethine çıktığı bir sosyalizm hayalı yok artık… Sermayenin emek sömürüsü olabildiğince artmasına rağmen sendikalı işçilerin oranı dibe vurmuş vaziyette. Dünyada ve Türkiye’de sol-sosyal demokrat partiler parlamenter sistemde üst üste seçim yenilgisi alıyor. Faşizan bir popülizm almış başını gidiyor…  Akademik dünya tümüyle neoliberal (yeni sağ) ideolojinin işgali altında. Sol kültürel alanlardaki hegemonyasını çoktan kaybetti. Bir zamanlar sol-devrimci dünya görüşünün sınıfsal bakışla içini doldurduğu eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar, kimlik politikaları üzerinden içi boşaltılmış ve neoliberal güçlerin oyuncağına dönüşmüş halde.

Geçmişte 9-6 yollarında emeği sömürülen çalışan sınıflar bugün akıllı telefonlar sayesinde 7-24 sisteme esiri oluş durumdalar. Yapay zekâ üzerinden gerçeğinden ayırt etmesi imkânsız sahte yazılı ve görsel malzeme üretebilen ve son derece esnek çalışma koşulları yaratabilen küresel kapitalist bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız… Bırakın sınıf bilincini, insanlık bilinç ve ahlak-etik arasındaki zorunlu ilişkiyi ve giderek değerler dünyasını tümden kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya… Entelektüel karşıtlığının ve popüler faşizmin sarmaladığı sosyal-politik atmosferde ve sosyal medya yüzeyselliğinin hâkim olduğu bir kültürel ortamda var olmaya çalışıyoruz. Bu listeyi uzatmak mümkün…

Sol Türkiye’de 1990ların başından beridir değişen biçim ve içeriklerde bir tartışmanın içinde.

Durum böyleyken üstat Çernişevski’nin “Ne Yapmalı” sorusuna hiç kimsenin tatmin edici bir cevabı yok maalesef. Ebetteki bu konuları büyük bir özen ve ciddiyetle ve de yaşamdan kopmadan tartışmalıyız. Fakat yanlış sorulardan doğru cevaplara ulaşılamaz. Ama yanlış sorular bazı mürekkep yalamış okur-yazar ve düşünürleri AKP’nin memlekete demokrasi getireceği yanılgısına düşürebilir…  Bu anlamda Laçiner’in söylemleri önemli olmakla beraber kendi içinde bir sürü sorun-çelişki içermekte.

Gelin Ruşen Çakırın sormadığı soruları biz soralım

Örneğin sol ve solcular öncülerin (ki sanırım Marx, Lenin ve diğer öncü kadroları kastediyor) çıkış noktalarını ve ideallerini terk edecekse, yerine ne koyacak? Bu söylemin pratik bir karşılığı yok gibi duruyor. Kaldı ki don lastiği gibi her tarafa çekilebilir bir söylem bu.

Öncü iddialardan kasıt nedir?

Örneğin Marx’in emek üzerinden tanımladığı bilgi teorisi (epistemoloji) geçerliliğini yitirmiş midir?

Artı değer teorisi halen geçerli midir?

Peki ya yabancılaşma ve Marxizm’i politik-felsefi-ekonomik bir teori yapan diğer kavramsal bileşenler?

Burada vazgeçilmesi gereken tam olarak nedir?

Laçiner bu noktalarda sessiz….

Sormaya devam edelim:

-Bolşevik devrimin çöküşüne bakarak eşitlik idealini geçersiz ilan etmek liberalizme paye vermek anlamına gelmez mi?

-İnsanlığın 70 yıllık sosyalist deneyimin başarısızlığı tarihsel midir yoksa teorik midir?      

-Şayet işçilerin ve giderek tüm çalışanların üretimden hak ettikleri payı almalarının üzerinde ve ötesinde varoluşsal kaygıları varsa bunlar nelerdir ve solun ideolojik-politik düşünce ve eylem çizgisi ile nasıl ilişkilendirilebilir?

-Emek eksenli örgütlenmiş bir toplumda teknolojik ilerleme (yapay zekâ dahil) insanlığın ortak çıkarları için kullanılabilir ve kesinlikle korkulacak bir şey değildir. Fakat geleneksel sol ideallerin geçersizliğini ilan ettikten sonra “Yapay Zekâ ve benzeri teknolojileri sol idealler doğrultusunda nasıl kullanabileceğimiz üzerine düşünmeliyiz” söylemi kulağa hoş gelse de içi boş bir söylem değilimdir?

Ortada ne bir işçi sınıfı ne de sınıf ideolojisi varsa, solun kitle tabanı kimlerdir?

Sol öncülerini terk edeceksek emek-sermaye çelişkisini (eğer kaldıysa böyle bir kavram) nasıl anlayacağız?

1980 sonrası gelişen kadın hareketi solun neresine düşer? Bebek sahilinde yüksek sosyete bir kadın ile varoşlardan gelen işçi bir kadının bu harekete uzaklığı ya da yakınlığı nedir?

Kimlik politikalarının Sol çevrelerde yarattığı zarar-ziyan nelerdir; kimlik politikaları özgürleşme getirir mi?

Şimdi o meşhur deyimle somut koşulların somut tahlilini yaparak söylersek; evet genelde Solun özelde Marxist teorinin önünde aşılması gereken ciddi engeller var.

Kısaca özetlersek:

  1. Küreselciler ve ulus-devletçiler diye ikiye bölünen egemen sınıflar arasında dünya ölçeğinde sürüp giden bir kavga-mücadele var. Bütün ekonomi-politik teorisini ulus-devlet üzerinden inşa etmiş olan Marksizm mevzuyu anlama ve karşı duruş sergileme noktasında bocalıyor.
  2. Teknolojik ilerleme egemen sınıflara olağanüstü bir kontrol mekanizması ve esnek çalışma-üretme olanaklarını sağlıyor. Binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar yerine küçük ölçekli, parçalanmış ve belli bir zaman-mekân duygusu oluşturmayan istihdam biçimleri ortaya çıktı. Dahası, birçok iş alanının, teknoloji sayesinde, insan emeğine olan gereksinimi giderek azalmaya başladı. Aynı şekilde Sol entelektüel çevrelerin kafası bu konuda net değil.
  3. Emperyalizmin bir sonucu olarak gelişen küresel göç dalgaları sadece batı dünyasını değil nerdeyse tüm ülkeleri etkisi altına almış vaziyette. Neoliberal küreselleşme ile bağlantılı olan bu duruma Sol dünya görüşünün net bir cevabı yok: daha açık olarak söylersek, Solun bu konuda kendi tabanını ikna edecek bir cevabı yok. Yükselen milliyetçi dalga faşist partileri birbiri ardına iktidara taşıyor. Ve Sol nerdeyse bir buharlaşma tehlikesi ile karşı karşıya.
  4. Solun geleneksel idealleri olan ve sınıfsal analiz üzerinden tanımlanan eşitlik, özgürlük ve adalet kavramları neoliberal (ideolojik) ve post-modern(kültürel) saldırılara maruz kaldı. Bu kavramların sınıf yerine kimlikler üzerinden tanımlanmaya başlamasıyla beraber, Marksizm kültürel-ideolojik hegemonyasını tümüyle kaybetti.
  5. Neoliberalizm (yeni sağ) eğitim dünyasına tüm gücüyle yüklenerek önce solun tüm versiyonlarını elimine etti; ardından anaokulundan üniversiteye kadar her alanı işgal edip, kendilerine sol-liberal diyen andavalları da peşine takarak, kırılması zor bir hegemonya kurdu.

Durum kısaca böyle…                                                     

Bir sonraki yazıda bu beş ana başlığı biraz daha detaylandıracağız.

Görüşmek üzere

Dr. Bülent Avcı
Seattle, WA-Kasım 2023

**

Yukarıda bahsi geçen videoların linki.

 425 total views

KİT’leri yıkıp karadelikler açtılar ! / Emin Toprak

25.11.2023

KİT’leri yıkıp karadelikler açtılar !

21 yıllık AKP iktidarı 4 yıl daha sürecek ve 25 yılı bulacak! Seçimle gelmiş çok az yönetimin böyle uzun bir ömrü olmuştur!

AKP iktidar olduğunda, ülkemizin önemli bir gelişmişliği ve parlak bir ekonomisi yoktu.

Fakat, yurdun her tarafında birçok devlet işletmesi vardı. Bunlara kısaca: “KİT” (Kamu İktisadi Kurumu) denirdi. Bu kurumlara bağlı olan birçok fabrika, işletme, maden sahası, arazi ve zengin kaynaklar vardı.

Milyonların ekmek teknesi sayılan kurumlarda yüzbinlerce işçi-memur çalışırdı. Üreticilerin tarım ve hayvancılık ürünleri alınıp işlenir, yurtiçi ve yurtdışı pazarlarda satılırdı. Böylece ülkenin ihracat ve ithalat dengesi kısmen sağlanırdı.

Bu kurumlar, kolektif bir anlayışla halk yararına çalıştıkları için sürekli emperyalist anlayışın hedefleri olmuştu. Bu kurumları ele geçirmek için öncelikle ‘zarar’ etmesi ve ‘gereksiz’ oldukları algısıyla halkın gözünden düşmesi gerekiyordu.

Öyle de yaptılar!

Kurumlarda çalışan-işçi-memur sayıları, politikacıların “hamili kart yakınımdır” buyruklarıyla kat kat arttırıldı. Böylece, halkın ekmek teknesi kurumlar: piyasa değeri düşük, hantal, atıl, itibarsız ve işlevsiz kalmışlardı.

İstedikleri olmuş ve AKP, Türkiye tarihinde görülmemiş bir özelleştirme uygulamasına başlamış, ülkenin gözbebeği kurumları çokça kazanım ve birikimleriyle yok pahasına haraç mezat satılmıştı.
İşte sayıları binlerce olan bu kurumlardan birkaçı:

Sümerbank, Şeker Fabrikaları, Çimento Sanayii, Gübre Fabrikaları, Etibank, TÜPRAŞ, THY, SEKA, TEKEL, PTT (telefon) USAŞ, EBK, Elektrik Dağıtım, Hidroelektrik Santralleri, Termik Santraller, Kömür İşletmeleri, Doğalgaz Dağıtım, Maden İşletmeleri, Çimento, Emekli Sandığı Otelleri, Sosyal Tesisler, Limanlar, çokça değerli arazi vb. sayfalar dolusu liste…

Oysa bu kurumlar, ekonomimizin dinamosu, halkın ‘ekmek teknesi’ ve ortak mallarıydı. Ve tüm araç-gereç-donatıları ile birlikte, arsa fiyatının bile çok çok altında yandaşlara peşkeş çekilip satıldılar! Kalanları da satmaya devam edecekler!

***

AKP iktidarının ‘yola devam’ etmesi için ‘miras’ satışları da yetmedi. Yandaşları, doymak bilmediği için acil ve çokça ‘Dolar’ bulmalı ve bu paranın kime-nereye harcandığı sorgulanmamalıydı!

Bu durumda, İMF ve benzeri kurumlara başvurulamazdı, çünkü onlar, paranın nereye-nasıl harcandığını inceler-sorgulardı!

Ve nihayet çareyi: “Varlık Barışı” ilan edip, 7 kez yinelediler!
Varlık Barışı: bazı kişi ve kurumların yurtiçi ya da yurtdışında denetim dışı kalmış kara varlıklarına ‘yasal’ görünüm kazandırma düzenlemesidir.

Mevlana’nın o ünlü çağrısıyla o karanlık kişilere: “Gel, gel ne olursan ol yine gel!” derken: Varlıkların akmış-karaymış bizim için hiç önemli değildir, yeter ki onları al da gel! diyorlardı.
Bu çağrı, demokratik ülkelerde yasadışı-kanlı-karanlık işlerine fırsat verilmeyenleri (uyuşturucu baronları ve mafya çeteleri) mutlu etti. Çünkü, sorgusuz ve vergisiz olarak tüm karanlık varlıkları aklamış olacaklardı. Ve bu fırsatı kaçırmadılar:

Bu kişiler için yapılan açık-kapalı törenlerde medya tanıklığında ve en üst düzeyde destekler verildi. Nutuk, alkış, gülücükler eşliğinde yankı bulan video-fotoğraflar çekildi. Ortaklıklar kuruldu, vatandaş olmayanlar vatandaş olup pasaport aldı!

Tabii ki aklanan kirli-karanlık paralar; bankalara, madenlere, yatlara, ultra lüks köşklere, gökdelenlere akmış, yerli ve milli olmuştu.

Böyle başladı, aklanan kirli paralar rantı, çetelerin de sokakları ele geçirmesi. İşte, şimdilerde: “Bunlar da kim?” dediğimiz türedi zenginler, sokaklardaki kanlı hesaplaşma, çatışma ve infazlar da birer sonuçtur.

Böylece Türkiye dünyada “Gri Listeye” ilk giren en büyük ekonomi oldu!

NOT: 24 Eylül 1991 tarihinden beri üyesi olduğumuz FATF (Mali Eylem Görev Gücü), 21 Kasım 2021 günü: kara para aklama ve terörün finansmanıyla mücadele önlemleri yetersizdir diye Türkiye’yi, Mali ve Ürdün ile birlikte “Gri Listeye” aldı.
Bunlar olurken, ülke halkı için değişen bir durum yoktur. Onların yazgıları gereği olmuştu tüm kaza, deprem, yangın, sel, fırtına, açlık, yokluk, acı ve ölümler!

Tüm bunlar: “Kader planının içerisinde olan şeyler!”

Halkımız, öbür dünyada olacak ‘büyük sınava’ hazırlanıyor!

***

“Bunlar, 21 yılda hiç mi iyi işler yapmadı?” diye sorarsanız ben de:

**Saraylar, otobanlar, köprüler, tüneller, Şehir Hastaneleri, Havaalanları gibi çokça işler yaptılar!

**Bu işler yapılırken de halka: “Cebinizden beş kuruş çıkmayacak!” dediler. Sonra sonra anladık ki bu “yap-işlet” sözleşmeleri “ticari sır” kapsamına alınmış ve bu sözleşmeler ile ilgili uyuşmazlık için İngiliz yasaları ve Londra Tahkim Kurulu’nun yetkili kılınmış, sözleşme bedeli borç “Dolar” olarak kat kat fazlasıyla hazineye borç yazılmış ve günü gelen faturalar bütçeden tıkır tıkır ödeniyor. Bu 30-40 yıl sürecek bir borçmuş, yani daha doğmamış torunlar ve onların çocukları da borçlu olacak!

**Ve yeni yeni anladık, bu “yap-işlet” projelerinin ülkemiz için birer karadelik olduklarını!

Söylerim, size.

İşte Belgeleri:

Sayıştay’ın 2015 yılı raporu ve şimdi de Genel Sağlık İş Sendikası: Şehir Hastaneleri ülke için birer karadelik olmuştur diyor!

Ve bu görüşü aşağıdaki cümle ile de destekliyor:

“17 şehir hastanesine 25 yılda yapılacak ödemelerle her biri 600 yataklı 875 adet devlet hastanesi yapılabilir…”

25 yaş üstü her vatandaş ekran ve meydanlarda gördü ve duyduk, tek yetkili olan Erdoğan halka hitaben: “yap-işlet” projeleri için “Cebinizden beş kuruş çıkmayacak!” dediğini. Unutan varsa ararsa bulur kayıtlarını.

Sanırım şimdi de: “Yap-işlet 30-40 yıl sömür!” diye neşe çığlıkları atıyorlar.

Nereden nereye!

Emin Toprak – DOSTÇA

 322 total views,  1 views today

Pilav, Plan ve Deprem / Bülent Avcı

01.03.2023

Pilav, Plan ve Deprem

Memleket çok zor ve acılı günlerden geçiyor. Ne desek boş…  Ateş düştüğü yeri yakıyor maalesef. Enkaz altında hayatını kaybeden ya da sakat kalan onca insan… kış ortası evsiz barksız ortada kalan milyonlar… ne yana baksak öfke ve acı ve de çaresizlik…  

Enkazdaki insanlara yardım edemeyen ama camilerden Selâ okutabilen bir iktidar; yardım eli uzatan sivil inisiyatifleri tehdit eden özgüvenini yitirmiş bir iktidar… kem-küm etmenin ötesine geçemeyen bir muhalefet… ve TV’lerde, sosyal medyada yazılanlar söylenenler ve görülenler…  

Öne çıkan dört şey üzerine birkaç cümle etmek isterim izninizle:

  • Suçlu bulundu; müteahhitler
  • Deprem öldürmez bina öldürür
  • Kader-kısmet değil bilimdir asıl olan
  • Bu deprem iktidarı götürür

Evet bir öldüren var ama bu bina değil kapitalizmin bizzat kendisidir. İnşaat Türkiye’nin son elli yılında sermayenin siyasi iktidarlarla iş birliği halinde faaliyet gösterdiği en temel kâr-kazanç elde etme alanlarından biridir. Müteahhitler bu tezgâhın en masum unsurlarıdır.

Niye mi?

Bir fikrin, eylemin, davranışın, üretimin-ürünün, ya da eşyanın doğruluğu, önemi ve değeri ne kadar para kazandıracağı (kârlı olup olmaması) ile ölçüldüğü küresel bir kapitalist düzende ve dünyada yaşıyoruz; insan sağlığı ve mutluluğunu ve de kamu yararını hiçe sayan bir düzen bu.

Örneğin, küresel ilaç endüstrisi hastalıkları iyileştirmeye değil durumu idare etmeye odaklıdır. Çünkü hastaların iyileşmesi kazanç getirmez; kârlı değildir.

Kanseri önlemeye dönük araştırmalar için harcanan para hastalığı idare etmek için harcanan paranın sadece dörtte biri; hastalığı önlemeye dönük yatırım hiç de kârlı değil de o yüzden.

Aşırı işlenmiş-paket gıdalar sağlığa zararlı ama hız kesmeden üretmeye-tüketmeye devam; taze gıdaya göre kat be kat kârlı da o yüzden. Genetiği değiştirilmiş gıdalar insan ve doğa için öngörülemeyen korkunç felaketeler yol açabilir; ama kârlı olduktan sonra gerisini kim takar.

Basit bir örnek üzerinden hareketle, diyelim sokakta yürüyorsunuz ve hemen yanı başınızda bir kişinin ayağının kayıp yere düştüğünü gördünüz. Siz, biz, onlar, yanı sıradan ama sahici insanlar hemen elimizi uzatıp yere düşen insanı ayağa kaldırmaya çalışırız. Ama global kapitalizm (sermaye) yapmaz bunu; ilk önce o yerde yatan kişiye yardım etmenin kârlı olup olmadığına bakar. Eğer bu eylem karlı değilse-ki yerdeki bir insanı kaldırmanın ne kazancı olabilir, kapitalizm “bırak ölsün gitsin” der… Bu kadar basit mi yani? Evet bu kadar basit! Kızılay’ın çadır satması da böyle bir şeydir; bağışlarla edinilen mal ve hizmetlerin parayla satılması son derece kârlı bir ticarettir. Bizim takunyalı ve badem bıyıklı neoliberal imamlar riyakarlıkta orta çağ papazlarına tur bindirmiş besbelli.

Bizim müteahhitlerin durumu tamda her şeyin kârlı olma durumuna göre ölçüldüğü bu paradigmanın bir parçası. Türkiye’de ortalama apartman inşaatları büyük firmalar tarafından yapılmaz; bunlar genelde Anadolu kökenli, çoğu ilkokul mezunu ya da orta sondan terk iş adamları. Türkiye’de evler, daireler, apartmanlar bir yaşamsal ve mimari felsefeden esinlenerek inşa edilmez; yaşamak için değil barınmak için yapılırlar. Bir apartman yapılacaksa verili koşullarda ona ayrılacak (ya da ayrılabilecek) bütçe bellidir…  Efendim şu kadar para verip gider bir inşaat mühendisinin ve mimarın diplomasını kiralarsın; bilemedin bu kadarını da bürokratik formaliteleri halletmek için vereceğin rüşvetlere ayırırsın ve geriye kalanda müteahhitlerin kârıdır; haliyle kendi kâr marjını artırmak için demirden mi çalsam çimentodan mı diye düşünür…

Dediğim gibi kârlı olma durumunun belirleyici norm olduğu bir toplumda-dünyada o müteahhit yapmazsa öteki beriki yapacaktır. Sorun herkesi suçun bir parçası yapmış olan sistemin ta kendisidir. Ev yapıp alıp satmak kâr amaçlı yapılan bir iş olduğu sürece Türkiye’de depreme dayanıklı mekanlar yapılamaz.  

17 Ağustos 1999 depremi sonrasında yazılıp çizilenlere bakın; bugünkülerle nerdeyse birebir aynı şeyler. 24 sene sonra aynı yerdeyiz çünkü maddi koşullar değişmemiş. O zaman muhalefet olanlar (şimdinin saraylıları) devlet enkaz altında kaldı manşetleriyle çıkıyordu meydanlara; bu sefer enkazın altında kalan onlar, ama enkaz-menkaz onları pek ilgilendirmiyor; Makyavel’e rahmet okutacak cinsten bir ilkesizlikle ve Abdülhamit taktikleri ile iktidarlarını sürdürmenin yollarını arıyorlar. Stadyumları ve kampüsleri kapatma girişimi sıradan faşizmin kötülükte sınır tanımadığını bir kez daha gösterdi bize.  

17 Ağustos 1999 depreminin yerle yeksan ettiği yerleşim alanları inşa edilirken 1960-70’li yıllarda bu ülkenin devrimci-demokrat ve yurt severleri bu sürecin ciddi bir planlama ile yapılması gerektiğini ve söz konusu bölgenin deprem riski taşıdığını her platformda dile getirdiler.  Dönemim muktediri ve necip Türk milletinin sevgili babası Süleyman Demirel

“Milletin plana değil pilava ihtiyacı var”

diyerek plan diyen, ‘entel-dantel’ solcuların bir güzel ağzının payını verdi. Bugün Erdoğan’ı eleştirenler aslında son 70 yılda bir sağcı iktidardan ötekine aynı şarkının farklı aranjmanlarla terennüm edildiğini gözden kaçırmakta. Gölcük depreminden etkilenen bölgede yaşayanlar plan diyenleri taşla sopayla kovalayıp pilav vaat eden babalarının ardından gitmeyi tercih etmişlerdi. Bugün, Hatay hariç, depremden etkilenen bölgeler mevcut siyasi iktidarın geçen 20 yılda yoğun olarak oy aldığı yerler; necip Türk milleti Demirel’de beğendiğini Özal’da temize çekti… ve Özal’da beğendiğini de Erdoğan’da bir kez daha temize çekti.

Bu yönüyle deprem bölgesinde iktidar karşıtı bir siyasi-toplumsal hava oluşacağını düşünenler fena halde yanılmaktalar; mevcut iktidar 300 madencinin öldüğü bölgeden kaza sonrası yapılan seçimden ezici bir üstünlükle çıktı. Bakmayın siz olayın sıcaklığı ile uzatılan mikrofonlara yapılan kızgın konuşmalara.  Yanılıyor olmayı çok istemekle beraber, o kalabalıklar hiç şüpheniz olmasın yine pilav diyenlerin arkasında kuyruğa gireceklerdir.     

Öte yandan, en geniş laik-sol çevrelerce deprem bağlamında sıklıkla dillendirilen hurafeye karşı bilim söylemi de aynı ölçüde ezbere söylenmiş gibi duruyor. Orta çağda kiliseye karşı mücadele verilirken kullanılan retoriğe benzer bir söylemle bilim güzellemesi yapmak; ve şark kurnazlığı ile depremin yıkıcı sonuçlarının oluşturabileceği sosyal basıncı azaltmak için kullanılan kader söylemine en hakiki mürşit bilimdir sloganı ile karşılık vermek pek ikna edici gelmiyor kulağa. Eski fikirler yeni gerçekliği anlamada maalesef yetersiz kalıyor…

Herkesin çok güvendiği ama çok az insanın gerçekten ne olduğunu bildiği bilim, günümüz dünyasında insanlığın ortak hizmetinde olan bir olgumumdur?

Acı ama gerçek: sınıflı (küresel) dünyada-toplumda bilim çoktandır egemen sınıfların propaganda aracına dönüşmüş vaziyette. Yandaş ekonomist-iktisatçıların söylemlerine bakın; orta çağda iktidarın açıklarını kapatmak ve onları sureti haktan göstermek için vaazlar veren kilise papazları gibi; her biri günümüz dünyasında Kocatepe camiinde müezzin olabilecek kalibrede. Emin olun AKP bir on sene daha iktidarda kalsın, yandaş deprem-uzmanları peydahlanacaktır.

Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil.  

Küresel gıda firmalarının maaşa bağladığı bilim insanlarından geçilmiyor ortalık. Küresel ilaç ve medikal firmaların masa altından finanse ettiği sözde araştırma projelerini yöneten bilim insanlarına bir bakın. Küresel sermayenin desteklediği sözde sivil think-tank denilen kurumlarında çalışan aklını yüreğini sermayeye kiraya vermiş sürü ile bilim insanlarına ne demeli peki…

Günümüz dünyasında bilimsel buluşlar banyodan “suyun kaldırma kuvvetini buldum” diyerek don-paça çıkan insanlarca yapılmıyor maalesef; araştırma-geliştirme kurumlarında yüksek bütçelerle sermayenin çıkarına hizmet edecek şekilde ve sermayenin finansörlüğüyle yapılıyor… Öyleyse bilim kisvesi altında önümüze konulan her şeyi kabul etmeden önce dikkatlice düşünmek zorundayız…

Küresel efendilerin ideoloji ve propaganda aygıtına dönmüş bilim dünyasının insanlığa bir faydası olamaz ve en az dinci-yobaz hurafeler kadar zararlıdırlar.   

Ez cümle insanları öldüren şey ne müteahhitler ne de binalardır; dünyanın her yerinde sermayenin dizginlenemeyen kâr hırsıdır insanları öldüren; sağlıktan barınmaya, gıdadan iş yaşamına insan ve kamu yararı hiçe sayılarak, maliyetleri azaltıp kârlılığı artırma felsefesi ve onun pratik yansımalarıdır insanları öldüren. Türkiye’de beton sektörü sermayenin bel kemiğidir ve kapitalist paradigmadan bağımsız değildir.

İnsanı ve doğayı her şeyden önemli tutacak toplumsal-siyasal bir devrim olmadığı sürece pilav ve plan arasında daha çok gider geliriz ve Kızılay’ın öyle şeyler sattığına şahit oluruz ki çadır falan çok masum kalır.

Dr. Bülent Avcı 

Seattle / Mart-2023 

 512 total views,  1 views today

Yaşam Kozamızdaki Değişim! / Emin Toprak

18.11.2023

Yaşam Kozamızdaki Değişim!

Bir bebek, dünyaya geldiği an, yoğun bir atmosfer basıncı altındadır. O anda yaşadığı şok ve korku nedeniyle ağlayıp çığlık atar. Ağlamak onun konuşma dilidir, istek ve ihtiyaçlarını ağlayarak anlatır.

Daha sonraları korunup bakıldığını ve güvende olduğunu anlayarak kendine sınırlı bir çevre-dünya örmeye başlar. Siz buna: ‘Yaşam Kozası’, ‘Yaşam Çemberi’, ‘Sevgi Çemberi’ de diyebilirsiniz.

Yaşam denen şey, örüp durmaktır kozalarımızı.

Bundan hareketle derler ki: “Her insan, önce kendisini ve adıyla çağrılmayı sever.” ‘Annelik’ duygusunu da hiç unutmadan bu yalın gerçeği kabullenmek (Ve, daha ileri giderek, bu sava ‘her canlı’ sözcüğünü de eklemek) gerekir.

Sevgi çemberinin ilk halkasına: bireyin kendisi-anne-baba-kardeş-akraba, ev, evdeki eşya ve hayvanları da eklenir. Ve adım adım atalardan miras kalmış: anadil, töre, din, inanç, masal, şarkı, türkü, ezgi, sevinç, ağıtlar… gibi korkuyla sevinçle örülü kültürel değerleri öğrenir.

Çoğunluk ömür boyu bu değerleri hiç sorgulamadan militanca, kabullenir yaşar ve yaşatır. Fakat, çok az kişi de izole olmayı, birer ‘öteki-cılız ses’ olmayı göze alarak bazı bilimdışı değerlere karşı çıkar.

Sonra birey; yakaladığı fırsatla yaşayıp-dokundukça yaşam halkaları da gelişip değişir. Bu değişimi: akran, arkadaş, komşu, sokak, mahalle, köy, okul, kent, ülke ve başka ülkelerin yaşantı ve ‘insani’ değerleri ile sağlar.

Bireyler, ulaşıp dokunduğu yerlerde; insanlar, yaşam, inanç, doğa, sanat, müzik, folklor, kültür, … ile tanış olup etkilenirler.

Bazıları, kozasına sıkıca sarılır, üzülür, özlem duyar geçmişe, arar-sorar sılasını.

Bazıları da, örülü yaşam halkalarını, şimdikiler ile kıyaslayıp sorgular. Her yenilikten esin ala ala, pay çıkara çıkara donanır, gelişir ve değişir. Böyle böyle yaşam kozasında bulunan dostları, hem de barışçı ve evrensel olan insani değerleri artar.

İşte yaşam bu!

Evet, doğası gereği her insan önce ‘Ben!’, sonra ‘Yakınlarım’ deyip, onları sevmeye, saymaya korumaya başlar.

O halde bir varsayımda bulunup: “Bu masum bir minnet duygusunun sonucudur” diyebiliriz. Belki de bunu, bir varsayım değil yadsınmaz bir yaşam gerçeği olarak kabul etmek daha doğrudur.

Peki, doğru olmayan nedir?

Doğru olmayan, kişinin ömrü boyu kozasını değiştirmeye-geliştirmeye çalışmaması, sadece olanlarla yetimesi, başka ortamlarda yakınlıklar kurup, yeni dostlar aramayışıdır.

Bilim, yaşam kozasında sadece yakınlarına yer verip onlarla yetinenleri; a-sosyal (sosyalleşmemiş), zavallı, acınası birileri olarak tanımlar.

Fakat unutmayalım ki, hiç de masum kişi-grup-millet değildir böyleleri!

Çünkü bu anlayışla yok edildi nice uygarlıklar ve kültürler!

Bunlar başlattı dünyadaki tüm haksızlık, kötülük, kavga, zalimlik, savaş ve katliamları!

Bunlar yüzünden komşular, komşu ülkeler, dünya ya da insanlık çok çok büyük acılar yaşadı!

Ve önlem alınmazsa, bu vahşet devam edecek!

***

Şimdi biraz da tarihe, sosyolojiye bakalım:

Varsayalım ki, insanlık tarihinin en eski ölümlü çatışması ‘Hâbil ile Kâbil” olayı ya da söylencesidir.

O zaman diyebiliriz ki, iki kardeş arasında yaşanan bu ölümcül çatışma sonrasında yaşanan tüm kavgalar, zulüm-zalimlikler ve savaşlar da: ‘Benim olsun!’ anlayışının birer sonucudur.

Emperyalistler bu anlayışı zamanla: “Ötekilerin değil, bizim olsun!” anlayışı şekline dönüşmüştür.

Bencillik-zulüm-sömürü üzerine kurulup gelişen bu insanlık düşmanı anlayışa: kimi faşizm, kimi ırkçılık, kimi de milliyetçilik diyebilir.

Bunların tümü: önce ben/bana/biz/bize diye yola çıkar ve en iyi, en doğru olan: benim soyum-dinim-dilim-inancım-kültürümdür derler. Buradan hareketle ‘diğer’ soy, dil, kültür, inanç ve değerlerini yok-öteki-başka saymış, onlara ‘kendi kimliklerini’ şırınga etmeye çalışmış ve böylece bir insanlık suçu olan asimilasyonu uygulamışlardır.

Emperyalistler ve faşistler, sömürmek için başlattıkları savaşları ‘haklı’ göstermek ve halk desteği alabilmek için soy ve inançlara dayalı yalan-yanlış ‘algılar’ üretirler.

Bu bencil, yok sayan, arkaik katil anlayışın ‘haksız’ savaşları, insanlık tarihi boyunca hep uygulanageldi, işbirlikçi ırkçı odaklar oldukça da devam edecektir.

Bu insanlık düşmanı ölümcül salgın, ancak insani değerlerle donanıp örgütlenmiş halkın onurlu karşı duruşuyla son bulur ve ‘barış’ sağlanır. Çünkü, barış olmadan, özgürlükleri ve ekmeği azalan büyük, çok büyük çoğunlukların sömürü ve ezilmesi devam eder.

Barışı gürleştirip çoğaltan, zenginleştiren ve ayırım yapmadan tüm insanlara eşit adil gelecek sağlayan güç demokrasidir. Demokrasi, gücünü farklılıkları zenginlik kabul ederek kazanır.

Dikkat, dikkat!

Eğer, yaşam kozanız evrensel değerlerle değil de sadece yerli ve milli değerlerle örülürse, savaş sevici zalimlerin yanında silik bir kişilik olarak yapayalnız kalırsınız!

Barış için birliktelikler arttıkça, savaş sevici ve halk düşmanı olanlar: daha gergin, daha öfkeli, daha saldırgan olurlar!

*

Ve bize yakışanı da şair söylemiş:

Yüreğe sevda,

Gözlere haya,

Ve en çok yaşamak yakışıyor,

İnsanca , Sevdaca , Duruca…

/ Ahmet Telli

 

Emin Toprak – DOSTÇA

 267 total views

Cumhuriyet 100 Yaşında! / Emin Toprak

14.11.2023

Cumhuriyet 100 Yaşında!

Branşımız ayrı, mesleğimiz aynı olan, çok sevip saydığım bir büyüğüm-dostum aradı.
Onun branşı edebiyat, sözü ve kalemi güçlüdür.

Uzunca bir sohbet yapmak istediğini, fakat okuldan gelecek torununu beklediği için zamanı kısıtlı olduğundan, uzun sohbeti başka güne bırakalım dedi, sonra da:

“YILGINLIK YOK!” yazını okudum çok beğendim, fakat yazının girişinde beni şaşırtan bir tuhaflık var!

Ne demek istiyorsun?” dedi.

Anladım!

Sık sık eleştiri ve övgüler aldığım abiye saygı duydum.

Ve birden üç eğitimciyi anımsadım-düşündüm.

*Birincisi:

Öğretmen-yazar-gazeteci Necmettin Salaz! Yakın zamanda ölmüştü. Onun, niçin “Kürtmüşüz” adlı bir kitap yazdığını ve Van’daki cenaze törenine, sadece 50 yaş üstü olanlar alındığını anımsadım.

*İkincisi:

Mizgîn Yalçın (Seçmeli Kürtçe Öğretmeni), mesleği için sosyal medyada “Kurdi Online” hesabı açmış. Kürtçe öğretimine yönelik videolarıyla ün kazanmış ve 76 bin takipçisi olmuş. 2021 yılında da: “En İyi Youtuber Eğitmen Ödülü” almış. Şimdi bu üretici öğretmen, sosyal medyada linç edilmek isteniyormuş!

Neden?

*Üçüncüsü:

Meslektaşım olan abi. Acaba ben, bu abiye tuhaf gelen ve onu şaşırtan ne yazmışım?

İşte o yazının ilk dört satırı:

İyi günler!
Rojbaş!
Selam size sevgili kardeş ve dostlarım!
Slav ji wera bra û hevalên delal!

Hepsi bu! Kardeş ve arkadaşlar için yazılmış selamlaşma cümleleri!

Birinci ve üçüncü cümleyi: öğrenim gördüğüm Türkçe ile, ikinci ve dördüncü cümleyi ise; yok sayıldığı için alfabesi ve gramerini yeterince bilemediğim anadilim Kürtçe ile yazdım!

Ve sonra yukarıdaki üç olayı birleştirerek düşündüm.

Ve irkildim!

O anda titrek dudaklarımdan dökülen fısıltı şuydu:

İşte, 100. yılını kutladığımız Cumhuriyetimizden insan manzaraları!

***

Bu manzaralar 3-5 değil ki, yüzbinleri bulur, sayamayız!

Biraz da ülkemizin Cumhuriyete geçiş yıllarına bakalım:

Birinci dünya savaşında, pek çok kimlik ve inancın bulunduğu, büyük fakat güçsüz Osmanlı İmparatorluğu yenik, emperyalist güçler galiptir!

Osmanlı imparatorluğu parçalanmış, orduları dağıtılmış, başkenti ile bazı bölge ve kentleri talan ve işgal edilmiştir.

Böyle bir ortamda, Osmanlı subayı Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 günü görevli olarak Samsun’a gider. Ve O, sarayın verdiği görevi değil, işgal edilen yurdunu düşünmektedir.

Bu düşüncesini gerçeğe dönüştürmek için de kendisi gibi asker olan Refet Bele, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Mersinli Cemal Paşa ile bu işgalden kurtuluş için yol-yöntem ararlar.

Bu amaçla Anadolu’daki tüm etnik ve inanç gruplarının ağa, bey, şeyh, hoca gibi feodal liderleriyle temas kurar, toplantılar yaparlar.

Anlaşıp uzlaşınca: 21-22 Haziran 1919 Amasya genelgesini hazırlayıp peşi sıra: 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919’da Erzurum, 4 -11 Eylül 1919 Sivas kongreleri yapılır ve 1921 Anayasası kabul edilir. 1919-1922 yıllarında da Saray’a rağmen, halkın can ve mal katkılarıyla Kurtuluş Savaşı başlar ve işgal edilen topraklar kurtarılır.

Bu birliktelik ve uzlaşı ortamı sağlayan 1921 Anayasasındaki demokratik ve eşitlikçi maddeler şunlardır:

“Madde 1. Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
Madde 2. İcra kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.
Madde 3.- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti “ unvanını taşır.
Madde 4. Büyük Millet Meclisi vilâyetler halkınca müntahap azâdan mürekkeptir.
Madde 11.Vilâyet, mahallî umurda mânevi ve muhtariyeti haizdir…”

Görüldüğü gibi bu kurucu Anayasa; Padişahın “tek kişi” buyruğuna bağlı yönetimine son vermiş. Çoğulculuğu esas almış, Vilayetlere muhtariyet ve yerinden yönetim yetkileri vermekle demokratik bir öz kazanmıştır. (Bugün bu demokratik hakları istemek bile ‘hainlik’ kabul edilmektedir)

Ancak bu uzlaşı ve barış ortamı uzun çok uzun sürmez. 1924 Anayasası kabul edilirken, Anadolu halklarına özellikle Kürtlere Amasya, Erzurum Sivas görüşmeleri ve 1921 Anayasası ile verilen söz ve demokratik haklar yok sayılmıştır.
Böylece ülkede çok kültürlü çok dilli bir çoğulculuk kalmamıştır. Devletin sosyal hayat ve eğitim politikası: ‘Güneş Dil Teorisi’dir. Ve bu ‘tekçi’ bir anlayıştır. ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir’, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’, diye diye büyüyenlerin tabii ki azgın bir egosu olur. (Birkaç yıl öncesine kadar 6-7 yaşından itibaren tüm öğrenciler güne ‘Türküm’ andıyla başlardı. Halen bunun özlemini çeken çokça insanımız var.)

Yukarıda anlattıklarımız, bugünkü kutuplaşmalar, çatışmalar, bütçemizin çok büyük kısmının ölüm makineleri ile yok olması, yoksulluğumuz ve bugün yüksek yargıda yaşanan krizlerin tümü, bu inkarcı, yok sayan, tekçi, Türkçü anlayışa dayalı eğitimin sonucudur!

Böylece ben/biz olanlar esas vatandaş, o/onlar ise değersiz-kimliksiz kendilerine bağımlı sayılmışlardır.

Tekçi anlayışla herkesi kendilerine benzetme: sokakta, okulda, askerde, mecliste … her yerde!

Amaç: Kürdü Türkleştirmek! Aleviyi Sünni kılmak! Alevi Köyüne Cami yapmaktır!

Bunun için laiklik, insan hakları ve özgürlükler yok oldu, hapishaneler fikir suçlularıyla doldu.

Cumhuriyetin en önemli özelliği seçme-seçilme hakkıdır derler! Hani, nerde seçilmiş vekiller ve belediye başkanları?

Başlatılan Kayyum düzeni nedir?

Bu yüzden, asimile olan 15 yaşındaki öğrenci-emekçi Vanlı Necmettin Salaz, dede ve ninelerinin Türkçe bilmediğini bile bile unutur. İş yerinde tanışıp çok sevip saydığı ‘abi’ ona: “Siz Kürtsünüz” dediğinde, ‘Türk’ olduğunu, ‘Kürt’ denilerek aşağılandığı duygusuyla öfke nöbeti geçirir ve sevip saydığı o abiye küfürler eder!

İşte bu yüzden “Seçmeli Kürtçe” öğretmeni Mizgîn Yalçın, sosyal medyada linç edilmek istenir!

İşte bu yüzden meslek büyüğüm abi, bana: “… yazının girişinde beni şaşırtan bir tuhaflık var! Ne demek istiyorsun?” diyor!

FAKAT bence bu tür söylem ve eylemi olanların suçu yok, hepsi haklı!

Çünkü onlar; çok dilli, çok kültürlü, çoğulcu bir anlayışla barış içinde büyütülmedi.

Çünkü onlar Türkçü (tekçi) bir anlayışla eğitildiler, bu azgın egoları da bu yüzden.

Ve yazımızı bir şarkının iki dizesiyle bitirelim:

“Her geçen bir yudum aldı. / Sen hepsini iç Sultanım!”

Emin Toprak – DOSTÇA

 273 total views,  1 views today

YILGINLIK YOK! / Emin Toprak

06.11.2023

YILGINLIK YOK!

İyi günler! 

Rojbaş!

Selam size sevgili kardeş ve dostlarım!

Slav ji wera bra û hevalên delal. 

Bana ulaşabilen dost ve okurlarımdan kimi: 

“Neredesin, ne oldu sana, iyi misin niçin/neden yazmıyorsun?” 

Kimi, kızarak, bağırarak hesap soruyor! 

Kimisi de, üzülme boş ver değmez diyordu. 

*

(Cemal Süreya’yı anımsadım birden! O, diyordu ki: 

“Üzülme değmez sözünü duymaktan sıkıldım.

Değmeyenlere zaten üzülmem.

Üzüldüğüm şey;

Değmeyenlere, yüreğimin değmiş olması.”)

*

Hepiniz haklısınız sevgili dostlarım! 

İşte hepinize cevabım: YAŞIYORUM! 

İsterseniz bu nasıl bir yaşamsa, adım adım birlikte görelim. 

Son yazımı 17 Mart 2023 günü yazmışım. 

Bugün ise 5 Kasım 2023! 

Demek ki yazmayışım, yedi buçuk ayı aşarak 233 güne ulaşmış! 

Yazılarımda daha çok toplumsal çığlıkları dile getirmeğe çalışıyordum. 

Satırlara döktüğüm bu çığlıklar da: düşündürmek, farkındalık oluşturmak amaçlıydı. Yani amacım: duyan-duyup anlamayan kulaklara, gören-görmek istemeyen gözlere, egosuna yenik düşmemişlere-düşmüşlere, yastığa baş koyunca vicdan sesi duyanlara ile vicdanına pranga vuranlara, azıcık dokunmak, bir ses, bir soru, bir ünlem olarak ulaşmaktı.

Özetle: hem dost hem de dost olmak istemeyenleri sarsmak istiyordum!

Çünkü bugün ülkemizde, dünden daha çok Yokluk-Yolsuzluk-Yasak (3Y) var. İnsan hak-özgürlükleri yok sayılıyor, haksız hukuksuz olaylar sonucu köy-kasaba-şehir her yer, acı çeken milyonların çığlıklarıyla inliyor.

Demek ki yazacak, yazılması gereken çok, pek çok konu var!

Peki ben neden/niçin yazamıyorum ki?!

Düşündüm, taşındım ve en sonunda:

“Kalemim bana küstü!” dedim. (Sanırım kendimi aklamak içindi bu!)

Evet, kalemim bana küstü demiştim.

Küsmek, soğuk gibi görünse de içi sevgi dolu yüce bir insani duygudur aslında. Yaşamda sevilmeyen, sayılmayan, değersiz görülenlerin üstü çizilir, yok sayılır, unutulup gider onlar. Bir düşünelim, eğer ben-sen-o, bana-sana-ona, yani tanışlara, dostlara küsmüşsek, aslında bu onların bizce değerli oluşundandır.

***

Başlamak, ısınmak, yoğunlaşmak ve alışmak için bugün size bugüne kadarki suskunluğumun hikayesini anlatmak istiyorum:

Hapşırık, öksürük ve hafif bir ateşle başlayan, isim konmamış bir hastalık yüzünden, yataklara düşmesem de yazan kalemi ve klavyeyi bırakmıştım.

Bir hafta sonra hastalık tam olarak geçmese bile, yaşamım normale dönmüştü. Haydi bi’şeyler yazayım diye kalkıp masanın başına geçtim. Masadaki kalem, not tutmalık çeyrek a-4 kâğıtları ve klavye vardı, onları okşayarak selamlayıp oturdum.

Kafamın içinde çokça yaşanmışlığın acı ve çığlıkları vardı. Ve onların her biri: “Önce beni/bizi anlat!” diye yarışıyordu adeta. Ben ise tutuk olmuştum! Ne bir öncelik sırası belirliyor, ne de bir konuya yoğunlaşıp yazabiliyordum.

Aslında daha önceleri ben-kalem-klavye aramızda bir görev bölümü yapmıştık ve herkes işini bilirdi. Ben düşüncelerimi söylerken onlar da söylenenleri sabırla yazarlardı.

‘Sabırla’ dedim!

Evet, çok sabırlıydı onlar. Şöyle ki, bazen beğenmediğim bir sözcük veya cümle için dakikalar, saatler, hatta günlerce arayışım olurdu. Kalem, klavye ve o tamamlanmayan yazı, hiç karşı çıkmadan susar beni beklerlerdi. Eğer, yazılanda beğenmediğim bir sözcük-bölüm varsa, isteğime göre kalem onu çizer, klavye kesip-siler, bazen de ben silgiyle silerdim.

Bilemem, belki de onlar, bu silip-kesip-yok etmeleri, kendi emeklerine bir saygısızlık görüp (haklı olarak) bana kızmışlardır! Fakat bunu bana hiçbir zaman yansıtmadan yazmaya devam ettiler.

Sonra, ben mi kaleme, klavyeye, not aldığım kağıtlara küstüm, yoksa onlar mı bana küstü bilemiyorum. Fakat bazı kuşku ve endişelerim vardı: Buyruk kimden gelmiş bilmiyorum, fakat sanki parmaklarım, kalem, kâğıt ve klavye sözleşip bana karşı bir direniş başlatmıştı.

Bu haksız direnişte beni üzen-sarsan da: sevinç, neşe, heyecan, haz, cesaret, güven, özgüven, özsaygı… gibi insani duygularımın tepkisiz kalışlarıydı. Günler geçtikçe ben de bu suskunluğa alışmıştım sanki!

Sanki; gözlemlerim, okumalarım, tanıklıklarım, kulaklarımda yankılanan çığlıklar içimdeki derinlere saklanmış, beni dürtmez ve düşündürmez olmuştu. Bu nedenle yaşamımda derin bir boşluk oluşmuş, dengem bozulmuştu ve bende bir yılgınlık başlamıştı.

NOT: bu süreçte kazancım çok kitap okumak oldu, örneğin: Murat Tuncel ve Sezgin Kaymaz’ın hemen hemen tüm eserlerini… Ve Rus edebiyatının önderlerinden sayılan Şair-Yazar LERMONTOV’un dev eseri: “Zamanımızın Kahramanı”nı zevkle okudum.

Fakat yazmak benim için; düşünme, sorgulama, değiştirme, geliştirme, yaşamak demekti. Benim işim, birer değerli taş olan sözcüklerle ülkemi, insanları, çevremi, insanlığı, onların acı, sevinç, hak ve özgürlüklerini anlatmak, yazmak, konuşmak, paylaşmaktır.

İşte o zaman özgür-özgün-üreten bir birey olabilirim.

Ama eğer yapılan haksızlıkları, görmez, yazmaz, anlatmaz, konuşmaz olup sessiz kalırsam, o zaman yetilerim körelir bir ot gibi olurum.

Bence, ülkemiz sorunlarıyla başa çıkmak için herkes bir şeyler yapmalı.

Şimdi anladım ki, kalem ile klavyenin bana karşı direnişe geçtiği, benim yazmamak için bulduğum bir bahane imiş.

Şimdi anladım ki sorun da suçlu da benmişim!

Yılgın olduğum için kalem ile klavye yazamaz olmuş!

Şimdi anladım ki, kalemsiz olmuyor, özgür ve özgünce yazmalıyım!

Ve bugün masaya oturdum, gördüğünüz gibi artık yazabiliyorum!

Yaşasın!

İşte yeniden buluştuk ve yol almaya başladık yavaş yavaş!

Merhaba dostlar, merhaba!

Yılgınlık yok, yola devam!

Emin Toprak – DOSTÇA

 349 total views

Etik ile Önyargılar / Emin Toprak

19.03.2023

Etik ile Önyargılar

Bugün bazı bilimsel ve insani kavramların ağırlıklı olduğu bir yazı yazmak istiyorum. Dilerim ki bu amacıma ulaşırım.

‘Etnoloji’; insanların yeryüzüne dağılışını ve etnik gruplara ayrılmasını inceleyen bilim dalıdır. Toplumları oluşturan milletlerin; biyolojik-fiziksel, ırk kökeni, tarihsel türeyiş, dağılış, töre, dil, kültür durumlarını inceler, araştırır ve karşılaştırır.

2015 yılında etnoloji kaynaklarında; dünyada 208 ülke, 7,472 dil-lehçe olduğu bilgisini paylaşılmıştır.

Bu ansiklopedik bilgiyi sunduktan sonra, biraz da dünyadaki çok dilli, çok kültürlü ortak yaşamı, kolaylaştıran ya da zorlaştıran bazı kavram, anlayış ve uygulamalara bakalım.

Etik; dünyadaki ortak değerler sisteminin adıdır.

Etik; din ve otoriteden etkilenmeyen, inanç, ırk, cinsiyet ayrımı yapmayan, sevinçleri ve acıları ortak kılan, herkesçe ‘doğru’ sayılan duygusal anlayış ve eylemler bütünlüğüdür.

Etik anlayış; 6-7 Şubat Depreminin hemen sonrasında, dünyanın her yerinden ülkemize gelerek, depremzedelere el uzatmaktır.

Etik değerler; itiraz edilmeden evrensel düzeyde kabul görür ve ayrım yapmaksızın herkesi kucaklar.

Etik değerlerin amacı; dünyadaki çok dilli, çok kültürlü insan çeşitliliği için barışçı, daha yaşanır, daha kolay, daha insani bir yaşam kurmaktır…

Ancak dünyada, etik değerleri önemsemeyen, sadece belli bir grubun çıkarını önceleyen, önyargılarıyla toplumsal ve bireysel davranışlarda bulunanlar da vardır.

Bunlar; insanlığı düşünmeyen; ‘bize-bana yetsin yeter’ diyen; ırkçı, bencil anlayışı olan kişi, grup ve yönetimlerdir. Bu anlayışla yola çıkanlar, taraftar kazanmak, sorunsuz olarak hedefe ulaşmak için de ‘algı’ ve ‘önyargılar’ üretir, bunlarla da insanları düşmanlaştırıp çatışırlar.

Bu düşmanlık ve çatışmaları, dünyanın uzak yerlerine gitmeden, coğrafyamızı paylaştığımız ülkelerde de sık sık görürüz. İran-Irak-Suriye yani bildiğimiz, hem yönetim hem de demokrasi anlayışlarını pek beğenmediğimiz komşu ülkeler. İşte bu ülkelerde yaşayan Kürtlerden biraz söz edeceğim. Sonra bu bilgileri, yoğun bir Kürt nüfusun yaşadığı Türkiye’mizin gerçekleriyle de karşılaştırmak istiyorum.

Birincisi:

Etnolojik ve sosyolojik bilgilere göre: Dünyanın en eski halklarından olan Kürtlerin toprakları çıkar savaşları sonunda dört parça olarak: İran, Irak, Suriye, Türkiye arasında paylaşılmıştır. Ve bu topraklarda 70 milyon Kürt yaşamaktadır. Kürtler bulundukları her dört ülkede de yıllarca baskı görmüş, haksız-hukuksuz uygulama ve çatışmalar sonunda da çok sayıda can ve mal kaybı vermişlerdir.

İkincisi:

  • İran’da Farslar, Irak ve Suriye’de ise Araplar çoğunluk nüfustur. Her üç ülkede de; Kürt nüfus çokluğu ikinci sırada ve ayrıca başka dili, inancı olan pek çok halk yaşamaktadır.
  • Üç ülkede de Kürtlerin oturdukları topraklar: Kürdistan, oturulan köy-kent adları de Kürtçedir.
  • İran-Irak-Suriye’de Kürtler anadillerinde konuşurlar ve Okullarda Kürt alfabesiyle öğretim yapılmaktadır.
  • İran’da 1974 yılında açılmış Kürdistan Üniversitesi, Irak’ta: 1968 yılında açılmış Selahattin Üniversitesi, Suriye’de: 2016 yılında açılmış Rojava Üniversitesi bulunmaktadır.
    Üçüncüsü:

Türkiye’de çoğunluk nüfus Türk, ikinci sırada ise 20 milyonu aşan Kürtler almaktadır. Fakat, Türkiye’de egemen olan ‘tekçi’ anlayışı, 20 milyon Kürt vatandaşın okullaşma-anadilde eğitim-öğretim haklarını engellenmektedir.

  • Şöyle ki:
    Kürtçe eğitim-öğretim görmek, konuşmak, şarkı türkü söylemek yasaktır.
  • Mecliste bir vekilin Kürtçe dilinde söylediği bir kaç cümle kayıtlara: ‘bilinmeyen bir dilde yapılan konuşma’ olarak geçmektedir.
  • Resmi dairelerde Kürtçe konuşmak yasaktır.
  • Çocuklarına Kürtçe isim verme yasaklanmış, yüzyıllardan beri Kürtçe olan köy, mahalle, kasaba, şehir, dağ, tepe, ova ve nehir adları yasaklanmış, yerine Türkçe isimler verilmiştir.
  • Türkiye’de Kürt, Kürdistan Amed yoktur!. Onlar, Orta Asya’dan gelen Türk’tür dediler!
  • Bu tür uygulamalara itiraz eden ya da hak isteyenlere: hain, bölücü, terörist diyerek en ağır cezalar verdiler ve vermekteler.
  • Türkiye’de herkes Türk’tür ve herkes Türkçe konuşacaktır!
  • Kürtleri çağrıştırıyor diye trafik ışıklarını, gökkuşağı renklerini, alfabenin Q-W-X harflerini bile yasakladılar!

SONUÇ:

Yazının giriş bölümünde dünyada: 208 ülke, 7,472 dil-lehçe olduğu belirtilmişti. Bu ülkelerin pek çoğunda birden fazla resmi dil vardır ve her çocuk-genç anaokulundan başlayarak üniversiteye kadar anadilinde eğitim almaktadır. Ayrıca çocuk ve gençlerin de çok dilli bir eğitim almasına özen gösterilmektedir.

Çünkü çağdaş eğitim anlayışı, her kültürü kendi özgünlüğü içinde saygın görmekte ve çok dilli, çok kültürlü olmayı da bir zenginlik saymaktadır.

Unutulmaması gereken bir gerçek de; farklı kültürlere verilen önem o ülkede iç barışı sağlar, karşılıklı sevgi, saygı, dayanışma ile birlik ve beraberliği geliştirir.

Zaten demokrasilerde en önemli ölçü: o ülke yaşayanlarının eşit vatandaşlık hak ve özgürlüklerine sahip olmasıdır. Ve Türkiye Kürt vatandaşlarına bu hakları vermiyor. Oysa, anadil kültürün şah damarıdır, eğer bu damar tıkanıp işlemez olursa o kültür de yok olur.

Türkiye, eğer yüz yıl önce başlattığı, şimdi de sürdürüldüğü Kürt dili ve kültürü karşıtı politikasını terk etmezse, gelecekte bu kültür yok olacaktır!

Eğer Türkiye bir demokrasi ülkesi ise; Kürtlerin vatandaşlık hak ve özgürlüklerini tanımalı, uyguladığı tüm baskı ve engellere de hemen son vermelidir.

Ey kendisini demokrat, sosyal demokrat, hümanist, sosyalist sayan sevgili dostlarım, şimdi de sözüm size:

Lütfen yıllardan beridir damarlarımıza şırınga edilen algılar ve bu algıların yeşerttiği önyargılara karşı çıkınız. Ve insanlarımızın çok dilli, çok kültürlü olmasını da bir zenginlik sayınız. Evrensel etik değerlerin yaygınlaşmasını sağlayınız.

Hep birlikte ve sevgiyle, saygıyla, dostlukla kalalım.

Emin Toprak – DOSTÇA

 547 total views

Kadın Tanrılardan Bugüne / Emin Toprak

12.03.2023

Kadın Tanrılardan Bugüne

8 Mart 1857’de ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları isteğiyle greve başlamıştır. Polis saldırıya geçerek grevci işçileri fabrikaya kilitler. Ve işçilerin kilitlendiği fabrikada çıkan yangın sonucu çoğu kadın 129 emekçi can verir.

Bu insanlık suçu katliam, sadece kadınlara karşı değil, kadın-erkek ayrımı yapmadan tüm emekçilere karşı işlenmiştir. Bu nedenle de emekçiler bu kara günü dünyanın her yerinde toplantı ve gösterilerle yıllarca protesto edilmişlerdir. Birleşmiş Milletler de ancak 1977’deki bir kararıyla: 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” ilan etmiştir.

Madem ki kadınlar günü, biz de biraz kadınları değersiz gören, ‘hiç’ sayan, öldüren, sömüren ve acılar içinde çaresiz bırakan erkek egemen anlayıştan söz edelim.

Erkek egemenliği sadece bir ya da birkaç ülkede değil tüm dünyamızda var!

Bu demek ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar, yok sayılmış!

Ancak bilinmesi gereken önemli bir sorun daha var, bu da: kadın nüfusun büyük çoğunluğu eşitsizlik ve haksızlıkları ‘benim kaderim’ diye kabullenmiş olmasıdır. Bu durum da sorunun çözümünü engellemektedir.

O halde kadını ‘hiç’ sayan ‘erkek egemen’ anlayış ile ‘ben varım’ diyemeyen ‘kaderci kabullenmiş’, sadece kadınlara değil tüm insanlığa zarar vermektedir.

Dedim ve kendime sordum:

“Peki bu iki sorunun tarihsel temelinde neler var?”

Konuyu araştırdıkça pek çok kaynak olduğunu görünce, ben de daldan dala atlayışla aşağıdaki özeti hazırladım:

Meğer, bugünkü erkek egemen düzene baş eğen kadınların büyükanneleri; Ana soyunun hâkim olduğu ‘anaerkil’ toplumlar kurmuşlar. Burada kadınlar: doğuran, besleyen, verimlilik sağlayan ve hayatın kaynağı olduklarından toplumun öznesi saymışlar.

Ve ‘Ana Tanrıça’ olan: Kybele, Artemis, Demeter, Astarte, Isis, Afrodit, Venüs…’e tapmışlar.

Ancak kazılarda bulunan tarihöncesi objelere de erkek egemen anlayışın sansür uyguladığı görülmektedir. Bu nedenle kitaplarda, Kadın tanrılara en çok bir-iki satır ayrılır, ya da onların sözü bile edilmez. Bulunan objelerdeki kadın gücü ve yiğitliğine dair bilgiler de ‘eril’ (erkek) niteliklere bezenerek; bir savaşçı, avcı, yiğit asker ya da keskin nişancı olarak tanıtırlar.

İşte bu sansürlenmiş belgelerden aşağıdaki bilgileri derleyebildim:

Hammurabi kanunlarında, mülkiyet ve miras hakkı olan kadın. kocası onu ihmal ettiğinde baba evine dönebilir. Tekeşlilik esastır, ancak kısırlık halinde ikinci eş alabilir.
Hitit yasalarında kral ve kraliçe eşittir, kadınların çokça hak ve işlevleri vardır. Kadeş Antlaşması’nda Hitit kralının yanında kraliçenin de mührü bulunmaktadır.

Eski Yunan’da kadınların hiçbir politik hak ve yetkisi yoktur. Miras erkek çocuğundur. Tek kadınla evlilik temel ilkelerdendir. Evli kadının sadakatsizliği büyük suçtur. Dinî ayinlere kadınlar erkeklerden ayrı otururlardı. Kadın için en yüksek ve onur verici iş rahibe olmaktı.

Eski Roma’da kadınlar rahibe olmaktan başka hiçbir görev ve hak tanınmamıştır, Kadın evlenerek baba hâkimiyetinden koca hâkimiyetine geçiyordu. Kız çocuk, aile dinini devam ettiremez diye pek makbul sayılmıyordu.

Eski Hintliler’de kadının hiç değeri yoktur. Kadın kısır olur veya hep kız doğurursa kocası onu bırakabilir. Manu Kanunnâmesi’ne göre: kadının görevi çocuk doğurup yetiştirmek ve ev işlerine bakmaktır. Kadın bir erkeğe bağlıdır, kendi başına karar alamaz, evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra kocasının, dul kalınca da oğlunun sözünden çıkamaz onlara itaat eder.

Eski Türkler’de ataerkil aile tipi hâkim ise de Hakan Bilge Hatunla birlikte devleti yönetmektedir.

Budistler’de kadınların erkeklerden daha aşağı olduklarından bazı makamlara gelemez, öğretmen ve ruhanî rehber olabilirler.

Konfüçyanizm genelde ataerkil bir dindir, bu sebeple kadın ikinci sıradadır ve kutsal metinler kadınlara olumsuz yaklaşırdı.

Yahudilik-Hristiyanlık-İslam kısmen bildiğimiz, inandığımız, okuduğumuz dinlerlerdir. Özet olarak diyebiliriz ki, bu dinlerde kadın-erkek eşitliği yoktur, her zaman öncelikli olan erkektir. Kadının hakları ancak, kocası, babası veya oğlunun uygun gördüğü kadardır. Ve kadın; doğuran, çocuk besleyen, büyüten, iş yapan bir cinsellik ve süs nesnesi kabul edilir.

***

Görüldüğü gibi anaerkil topluluklarda kadın kutsal, saygın ve önceliklidir. Ataerkil topluluklarda kadın kutsallığını, saygınlığını ve gücünü kaybetmeye başlar, bazen erkelerle eşit hakları olsa bile genelde erkeğe bağlı ikinci konumdadır, bazen de hiçbir hakkı ve değeri olmaz.

Bilim insanları, yöneticiler, tüm sosyal toplum örgütleri acil olarak kadın-erkek eşitliksizliğinin nedenlerini araştırmalı ve bu dengesizliği giderecek çözümler bulmalıdır.

Bazı alışkanlıklar kolayca son bulmaz ya! Haydi diyelim ki erkek egemen anlayış son buldu!

Bu da tek başına bu toplumsal sorunu çözemez!

Eğer ‘bu benim kaderimmiş’ diyen kadınlar, bu anlayışlarını bırakıp ‘hakkımı isterim’ diyen birer özne, birer paydaş olup çözüm için katkıda bulunmazsa çabalar yine sonuçsuz kalır.

Demek ki, susup eşitsizliği kabullenilmiş olanların da ‘hakları’ konusunda farkındalık kazanmaları ve istekli olmaları gerekir.

Bunlar haklarını alınca da: “Demek ki benim bu haksızlıkları kabullenmem akla, mantığa ve insani değerlere uygun değilmiş.” -diyerek mutlu olacaklar.

Ataerkil bir anlayışla yönetilen dünyamızda bir avuç azınlığın çıkarları esas alınır. Bunun için tüm emperyalist işbirlikçi zalimler el ele vererek dünya halkları ve onların değerlerine savaş açarlar. Öldürür, yakar, yıkar, sömürür acılar yaşatırlar.

Ömür boyu eşitlik, özgürlük, barış istedim ben. Eğer birisi benden anaerkil ile ataerkil anlayışlar arasında bir seçim yapmamı isterse, eşitlikçiliği savunmam! ‘Yüzde elli artı bir’ oyla anaerkil anlayışın kazanmasını isterim.

Çünkü ben bilirim ki kadın yönetirse, savaş olmaz barış olur ve kadın eli dokununca doğa dal verir yeşerir, bolluk, sevgi, neşe, huzur, mutluluk, olur.

Emin Toprak – DOSTÇA

 410 total views

Yönetemiyor! / Emin Toprak

27.02.2023

Yönetemiyor!

Prof. Dr. Naci Görür, yıllarca üniversitede ders vererek, etkili anlatım gücü kazanan bir bilim insanıdır.

Yerbilimci olarak söyleşilerinde depremlerin oluş nedenlerini sayar, bu doğa olayından korunmayı ve yurdumuzda beklenen depremleri de herkesin anlayacağı bir dille anlatır.

Anlatılarında özetle: “Deprem engellenemez bir gerçektir. Depremin zararlarını ancak, deprem dirençli köyler ve kentler yaparak en aza indirebiliriz.” – demektedir.

İki yıl önce Elâzığ depremi olduğunda da: “Aman ha Maraş-Hatay hattına dikkat ediniz, orada çok büyük bir enerji birikimi var!” diye günlerce uyarmıştı.

İki yıl sonra belirtilen Maraş-Hatay hattında 4 ana ve binlerce artçı depremi oldu!

13 milyon insanın yaşadığı bölge enkaza döndü, çok sayıda ölüm ve büyük acılar yaşandı, yaşanacak da.

Deprem bölgesine 90 ülkeden de yardım ekipleri geldiği halde, ülkemizin kamu kurumları ‘gidiniz’ emirini geç aldıkları için can kurtarma, kurtulanlara sağlık, güvenlik, barınma, beslenme, iletişim gibi öncelikli hizmetlere ancak 2-5 gün sonra ulaşabilmişti. Oysa bu tür felaketlerde ilk 24 saat çok çok önemliydi.

Bugün depremin 20. günü ve hâlâ çok sayıda insanımız çadır ve tuvalet bekliyor!

Bu ‘tek adam’-‘tek merkez’ anlayışının ne kadar yetersiz ve hantal olduğunun göstergesiydi.

Birden anımsadım!

Hani onlar her eleştireni ve karşı çıkanı ‘not’ alıyorlar ya!

O halde ben de bu 21 yıllık iktidarın geçmişi için bir parantez açmalıyım!

İşte açtım bile:

(İktidarının en etkili kişisi Erdoğan; ‘Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ için halktan oy isterken:

“Bizim geleceğimizi, biz belirleyeceğiz. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin … göreceksiniz” demiş ve istediği oyları da almıştı!

Demiş, istediği oyu almış sonra da neler neler olmuştu:

  • Yasama, yargı, yürütmenin tüm yetkilerini tek kişiye veren ‘Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ kurulmuş!
  • Ülke kaynaklarını hor kullanarak; yol, tünel, havaalanı, şehir hastaneleri yapılmış!
  • Birileri kazansın diye orman, tarım ve deprem toplanma alanları imara açılmış!
  • ‘Bazı’ müteahhitlere 30 -40 yıllık kapitülasyon hakları verebilmek için en az 192 kez ihale yasası, defalarca imar ve vergi yasaları değiştirilmiş!
  • Ülkemiz, dünyadaki kara para ve mafya için güvenli bir liman olmuştu!

Bence bu kadarı yeterli artık parantezi kapatalım).

Halkımız bunlar benzeri sayısız zorluğu yaşadı!

Tabii ki bu uygulamalardan zarar gören ve vicdanen rahatsız olarak yazıp, çizip anlatarak karşı çıkanlar da çoğaldıkça çoğaldı.

En tepedeki tek kişi ve onun şemsiyesinde ‘dokunulmazlık’ zırhına bürünenler de yönetemediklerini anladıkça; korku, öfke, panik içinde ‘karşı’ olan hemen herkesi parmak sallayarak ötekileştirir, tehdit eder ve onlara:

“Sen kimsin be! hain, terörist, sürtük, çürük, terbiyesiz, vicdansız, ahlaksız, adi… gibi argoda bile çok az kullanılan sıfatları yakıştırıyorlardı!

Nazım Hikmet, böylesi bir psikolojiyi şöyle tanımlıyor:
“korkuyla tutuşup /korkuyla yanarak /durup dinlenmeden konuşuyor.”
Bu baskı-korku ikliminde iki kutba ayrılan nüfusun yüzde 70’i ‘öteki’ sayılmıştı!

İşsizlik ve yoksulluğun üstüne bir de 6-7 Şubat depremi eklenmişti:

Tek kişinin, deprem için gerekli önlemleri almadığı, insanı yaşatan, hasarı azaltan organizasyonları ve araç-gereçleri sağlamadığı ve ülkenin yönetilemediği ortaya çıkmıştı!

Görüntü şöyleydi:

İçişleri bakanlığına bağlı AFAD’ın ekipsiz, çadırsız, Çevre Şehircilik bakanlığına bağlı kent merkezleri harabeye dönmüş, Ulaştırma bakanlığına bağlı, iletişim, yollar ve havaalanları işlevsiz kalmış, Enerji bakanlığına bağlı su, elektrik, doğalgaz sistemi çökmüş olduğu apaçık ortaya çıkmıştı.

Böyle bir durumda eğer insanlık değerlerinin gereği yapılsaydı işin sorumlusu olan bakan ve bürokratlardan birkaçı ortaya çıkıp:

“Benim bu işte sorumluluğum var, ben bu acılara katkı verdim, istifa ediyorum” -derdi, Aradan yirmi gün geçti hiçbir ses seda yok!

***

Yönetim şimdi de depremin yıkım, acı ve yaraları için plansız, programsız olarak ve yarınları düşünmeden bazı anlık çözümler aramaktadır!

İşte iki buluşları:

BİRİNCİ BULUŞ:

Üniversitelerin yüz yüze eğitime son vermek, öğrenci yurtlarını boşaltmak, boşalan yurtlarda depremzedeleri barındırmak!

Müthiş bir buluş!

Böylece; doktor hastayı görmeden, dinlemeden, araç-gereçlere dokunmadan, mühendis alanı, aracı tanımadan, plan-proje yapmadan, öğretmen öğrencisiyle göz teması kurup ona dokunmadan…

Yarım hekim candan, yarım hoca dinden misali; doktor, mühendis, öğretmen, …!

Peki bu kararlar ülkenin geleceğine (bekasına) ipotek değil mi?

*

İKİNCİ BULUŞ:

Cumhurbaşkanın 9 Şubat günü OHAL ilan etmiş, 9 Şubat günü de ; “Bir yıl içerisinde yıkılan binaları yeniden inşa edip, sahiplerine teslim edeceğiz!” -sözü vermişti.

Daha depremin 4 günü; halk pijama, terlikle, aç ve açıkta, deprem öncesi plansızlık sonucu olan ölüm ve yıkımların şokunda herkes, ölülerle dolu enkazlar duruyorken ve deprem faylarının yerlerini belirleyen hiçbir bilimsel çalışma yokken bu buyruk verilmişti!

OHAL yetkileriyle, deprem suçları ve failleri gizlenecek, acılı halk susturulacak ve rant için inşaatlara başlanacaktır.

24 Şubat günü Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde de müthiş bir buluşun detayları vardı. Şöyle ki:

Depremin baş sorumlularından biri olan: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na; denetimi ve itiraz hakkı olmayan yetkiler veriliyordu!

Böylece bilim, teknik, hukuk yok sayılacak, orman ve meralar yok edilecek ama yeni yepyeni rant alanları açacaktı!

Evet, 21 yıllık iktidar depremzedelere yetecek deprem çadırı bile üretemedi!

Halkı kutuplara ayırdı, ülkeyi birlik içinde yönetemedi!

Şimdi de gerekli araştırmaları yapmadan gecekondu yaparcasına 13 milyon insana konutlar yapacaklarmış!

Uyan ey yüzde 70’lere ulaşan fakat birlik olamayan muhalefet uyan!

Emin Toprak – DOSTÇA

 449 total views

İnsanlıkta Buluşmak / Emin Toprak

19.02.2023

İnsanlıkta Buluşmak

Yurdumuz, Japonya’dan sonra dünyada en çok deprem üreten bir coğrafyada yer almaktadır..

Ve yurdumuzu rastgelesi çok bol olan bir anlayış yönetiyor!

Deprem tüm gerçeklerini bile bile 21 yıl önce işbaşına gelen iktidar, her şeyi bildiği düşüncesiyle başka görüşleri dinlemiyor, plan-program yapmıyor ve yarınları hiç düşünmüyor. Sadece tek kişinin aldığı anlık kararlarla yol almaya devam ediyor.

Bugüne kadar olası deprem zararlarını azaltacak hiçbir önlem almamaları da bu yüzden. Bu yüzden apansızın yakalandık bu büyük depreme.

Ve 6-7 Şubat depremi yaklaşık 160 bin kilometre kare alan üzerindeki 11 ilimizde büyük yıkımlara neden oldu.

Ve bu yüzden halk canıyla malıyla çok büyük kayıplar verdi, ülkemiz çok darda kaldı.

Dünyanın her tarafından yardım ekipler geldi, yaşanan büyük yıkımın acılarını paylaşmak, biraz hafifletmek, birkaç canı kurtarmak, depremzedelere el uzatmak için.

Bunlar kimlik, dil, inanç, kültür farkı gözetmeyen ve insanı önceleyen anlayışa sahip kişilerdi. Deprem ve kışın zorlukları içinde gece-gündüz demeden çalıştılar. Bizimle üzülüp bizimle sevindiler.

Bu dayanışmayı görünce ister istemez çok sayıda kişinin geçmişte gözlerini aça aça:

Bizim bizden başka dostumuz yoktur!
Türkün Türk’ten başka dostu yoktur!
Kol kırılır yen içinde kalır! … -dediklerini.

Bu ırkçı sözleri yaymak yaşatmak için nice kitap, şiir, şarkı-türkü, masal, öykü ve makale çıkmış. Bu davanın takipçisi olması için bir ‘Turancı’, oğluna vasiyet bile yazmıştı.

İşte o vasiyet:

“Yağmur, Oğlum!

Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.
Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.
Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.
Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerki düşmanlarımızdır.
Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.
Tanrı yardımcın olsun!

Nihal Atsız
4 Mayıs 1941″

Bence bir kez daha okuyup düşününüz bu ibretlik vasiyeti.

Çünkü sonraki yıllarda Hitlerci anlayışla yazılan yukarıdaki vasiyetin mirasçıları çoğaldı. Bu vasiyet de artık onlar için bir hedef ve slogan olmuştu. Bu amaç uğruna yola çıkıp yurdumuzdaki nice yakma, yıkma ve katliamın failleri olmuşlardı.

Peki, bu ayrıştıran, düşmanlaştıran anlayış sahipleri bugün dünyanın her yerinden bize el uzatan ve acımızı paylaşanları görünce acaba utandılar mı?

Hayır, bunlar bugün de aynı duygularla işbaşında!…

Pazarcık, Maraş, Adıyaman, Hatay, Nurdağı, … Malatya’da Alevi ve Kürt, Arap ayırımı yapılarak halkı ötekileştiriyorlar. Yani, görevi, halkın acı ve yıkımlarına çare bulmak, gelecekte yaşanacak acıları en aza indirecek önlemler alması gerekenler, şimdilerde şov yapıp algı oluşturma peşindeler.

Bu amaçla da halk dayanışmasını sağlayan sivil toplum organizasyonlarını etkisiz kılmak için ‘kayyum’ atıyorlar.

Bizim görevimiz de birlik olup tüm demokratik haklarımızı yılmadan kullanmak, tek merkezci ötekileştiren anlayışı ret ve teşhir etmektir.

O zaman, enkaz altındaki Türkçe bilmeyen, Arapça konuşan Teslime’nin annesi ve babası, güven içinde ve anadillerinde ‘imdat’ diyebilirler.

O zaman, sivil toplum örgütlerinin ‘insani yardım’ olarak tırlara yüklediği, odun, soba, yiyecek, giyeceklere el konmadan ihtiyacı olanlara ulaşır. Ve o zaman bu insan severler depremzedelere ‘merhaba’ diye dokunabilir.

Demek ki bu deprem, sadece büyük can ve mal kaybına neden olmadı. Yurdumuzda acıları ortaklaştıran bir anlayış ve daha yaşanır bir barış iklimi için de umut oldu. Hem de hurafeleri ve insanlık ayıplarını yeniden sorgulamamıza bir fırsat sağladı.

Bunun için insani dayanışma ve birlikteliğe algılarla engel olan sınır koyan anlayışlara (cılız bir sesle de olsa): ‘yeter/sus’ diyebilenler çoğaldı.

İşte bu ‘insani’ uzlaşımızın daha da güçlenip gürleşmesi gerekir.

***

Derler ki, insan iki yüzlüdür kendisini sevmeyen başkasını sevemez!

Bence bu çok insafsızca bir genelleme!

Evet, bu söz ‘ben’ duygusu etkisindeki insanın bir gerçeğidir.

Fakat insan, böyle bir yabani gerçeklik karşısında çaresiz kalmamalı.

Bu gerçekliği ehlileştirecek yani insanileştirecek yol ve yöntemler bulmalı.

Derler ki, her insan doyumsuzdur ve yakaladığı bir sevincin sonunda bir diğerini arar.

Evet bu da doğru !

Fakat bu doğrunun da öznesi tekil !

O halde bizim görevimiz: birlikte sevinç yaşayan özneleri çoğaltmak olmalıdır.

Emin Toprak – DOSTÇA

 441 total views

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu