Press "Enter" to skip to content

Kapatılan Köy Okulları ve Kredi Kartları / Bülent Avcı

27.12.2020

 

 

 

Kapatılan Köy Okulları ve Kredi Kartları

Bülent Avcı

4+4 sistemini bahane ederek Türkiye’de birçok köy okulunun kapısına kilit vuruldu. Yüzbinlerce öğrenci minibüslerle kasaba ve kentlerdeki okullara taşınıp durmakta. Her konuda olduğu gibi bu konuda da kamuoyuna açık demokratik bir tartışma yapılmadan efendilerin isteği ve emri yukarıdan aşağıya empoze edildi. Köylerde yaşayan ailelerin ve öğrencilerin mağduriyeti kimin umurunda?

(Rakamlar Birgün gazetesinden alınmıştır)

Yukarıdaki tablolun gösterdiği gibi, kapanan okul sayısı ciddi bir rakam teşkil etmekte. Bir köy ilkokulundan mezun olmuş bir eğitimci olarak bu konuya biraz kişisel ve duygusal yaklaşacağım izin verirseniz…

Doğma büyüme Karadenizliyim ben. Aşağıda resmini gördüğünüz, taşımalı eğitim uygulamasının ardından, harabeye dönmüş Yavuz İlkokulunda okudum ben. Karadeniz sahil şeridinde, Ordudan Sarp sınır kapısına kadar olan bölgede binlercesine rastlayabileceğiniz harabeye dönmüş okul binalarından sadece bir tanesi.

Yavuz ilkokulu-Rize, Pazar, Hasköy

Oysa köy okulları kırsal kesimlerde kültürel canlığa ortam hazırlayan yerlerdi. Öğretmenler atama yoluyla yerleştirildiği için köy ortamına dışarıdan kendi kültürlerini getirmekteydiler. Bu anlamda sadece öğrencileri değil tüm köy halkını eğitmekteydiler. Gökçeada öğretmen okulundan mezun olmuş yeni evli bir çift atanmıştı bizim ilkokula 1979 yılında: Hanife hoca bizim okula, kocası Mehmet hoca yakın bir köy (Dağdibi Köyü) okuluna atanmıştı. Yavuz İlkokulunun Lojmanında yaşıyorlardı. Hanife hoca, derslerden arda kalan vakitlerinde, köyün kadınlarına ve genç kızlarına okuma yazma öğretiyor ve kitap okuma günleri yapıyordu. Mehmet hocada kahvehane ve ev sohbetleriyle dargınları barıştırıyor ve demokratik değerleri, yardımlaşma-dayanışma kültürünü geliştirmek için çaba harcıyordu…

Taşımalı sistemden sonra aileler bir süre daha köyde yaşamayı sürdürdü fakat karda, kışta, yağmurda köyden kasabaya minibüslerle in-çık… Baş edilecek gibi değildi. Ahırdaki ineklerini ve kümesteki tavuklarını satıp evlerine kilit vurarak herkes bir şekilde kasabalara taşındı.  Bir zamanlar yaşam ve kültür dolu Karadeniz köyleri bugün artık sezonluk yayla evlerine dönmüş vaziyette. Yaz aylarında çay ve fındık sezonu için canlanan köyler kış aylarında ürkütücü bir ıssızlığa teslim oluyor.

Bu durum ilk bakışta kendiliğinden (spontane) bir toplumsal akış gibi görünse de, biraz altını eşeleyince  kazın ayağının hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz.

4+4 martavalı ile insanlara yutturulmaya çalışılan taşımalı sistemin esas amacı, görece olarak kapitalist tüketim kültürünün dışında yaşayan köy sakinlerini bu tüketim çarkının içine dahil edip herkese kredi kartı dağıtmaktı ve başarılıda oldu. Bir anda şehre kapağı atan insanlar tüm ihtiyaçlarını sayıları her geçen gün artan süper marketlerden karşılamaya başladı: Yoğurdu, ekmeği, meyveyi sebzeyi…

Oysa Karadeniz köylerinde kendine yeten ve bugünlerde meşhur olan deyimle süründürülebilir bir gıda-yaşam döngüsü vardı. Üzüm ve hurmadan pekmez yapılır, hamsinin kışlık salamurası bidonlara doldurulurdu. Dere kenarlarında kurulan değirmenlerde kışın kurutulan mısırdan ekmek  unu yapılırdı. Sebze ve meyveler kışın buzdolabı vazifesi gören serender de kurutulur ve kış boyu yenirdi. Her evin bahçesinde mutlaka lahana bulunur ve onun yemekleri yapılırdı. Herkesin ahırında en az bir ineği, kümesinde tavukları bulunurdu… et, süt, peynir, yoğurt, ekmek bakkaldan maketten alınan değil bizzat evde yapılan şeylerdi. Toprağa ekilecek tohumlar bir önceki seneden güneşte kurutulup saklanırdı; parayla alınmazdı. Çok uzak bir geçmişten değil 5-10 sene öncesinden bahsediyorum… Ortalama bir hanenin mağazadan para verip almak zorunda olduğu şeyler son derece sınırlıydı. Banka ile, kredi kartı ile işi olan insan sayısı çok azdı.

2010-2020 arası il bazında Karadeniz sahil şeridinde kredi kartı başvuru rakamlarına baktığınızda taşımalı sistemle tasfiye edilen köy okullarının küresel sermayenin ve onun yerli işbirlikçilerinin çok ince çalışılmış bir tezgahı olduğunu anlıyorsunuz.  Köy ilkokullarının kapatılması kesinlikle bir zorunluluk değil politik bir tercihtir. Bu okullar pekala açık tutulabilir ve 4+4 ün ilk dört yılını karşılayabilirlerdi…

Köy okullarının durumuna ileriki yazılarımda daha derinlemesine değineceğim.

2021 yılının hepimiz için seçeneklerin daha çok ve mecburiyetlerin daha az olması dileğiyle…

Bülent Avcı
Seattle, Aralık 2020

 455 total views,  2 views today

Eğitim Ne İşimize Yarar? / Kemal İnal

27.12.2020

 

 

 

Eğitim Ne İşimize Yarar?

Kemal İnal

Hemen herkes, eğitime olumlu bakar. Çünkü eğitilerek pek çok iyi şey kazanırız: yeni bilgiler, çağın ruhuna uygun beceriler, bir meslek için gereken formasyon, sosyalleşme, yeni bir çevre, okuyup öğrenmenin hazzı vb. O yüzden Sümerler’den bu yana eğitime bakışımız olumlu. Tabii eğitim derken aklımıza ilk gelen şey, okula gitmek. Çünkü okul, diploma gibi belgelerle eğitimli olduğumuzu onaylar. Bir de zorunludur, çocuk/öğrenci için çok keyifli sosyal bir ortamdır vb. Tabii okul dışı eğitim ortamlarını da önemseriz. Şu bir gerçek: Okulun avlusu giderek genişlerken yani, Durkheim’ın toplumun minyatürü olarak gördüğü okullar/derslikler bir anlayış olarak yaygınlaşırken (örneğin “ev okulu/homeschooling” veya “çevrimiçi öğretim” vb.) biz de, büyük ölçüde piyasaların da taleplerine uygun olarak, daha fazla ve sürekli bilgilenmeyi önemseriz. Piyasanın “yaşam boyu öğrenme” olarak lanse ettiği şey. Çünkü aldığımız her türlü eğitimin bir işimize yarayacağına ikna ediliriz uzmanlar tarafından. Ne var ki, akademisyenlik yıllarım boyunca hep, kimi öğrencilerden “bu bilgiler ileride ne işimize yarayacak” sorgulamasını işitip durdum. Bu pragmatik bakış açısı aslında haklı. Bir işe yaramayan bilgiler neden öğretilir ki? Matematikte öğrendiğiniz denklem çözümleri ileride hangi işimize yarayacak? O halde, bir bilgiyi neden ve hatta nasıl öğrendiğimiz önemli bir konu.

Neden sorusu işlevsellikle yüklüdür. Her öğrendiğimiz şeyin pratikteki karşılığını arar dururuz. Bu aslında rasyonel bir bakış açısı. Ancak felsefe dersinde metafizik tartışması yapmanın pratik hayatta bir getirisi olamaz. İlk bakışta olamaz gibi görünür; ne var ki, daha derin düşününce, bir getirisinin olduğu ortaya çıkar: Düşünmeyi ve uslamlamayı öğrenirsiniz, böylece zihniniz gelişir ve çıkarımlarda bulunmayı, en azından tartışma yapmayı öğrenirsiniz. Çoktandır öğrencilerin derli-toplu düşünemediğinden, düzgün yazamadığında, olaylar arasında mantıksal bağlantılar kuramadığından yakınır dururuz. Neden? Eğitim genelde insan zihnini terbiye ederek geliştirir. Donanım kazanır, formasyon ediniriz; karakterimiz şekillenir, bir kişiliğimiz oluşur. Aslında bütün bunlar eğitimdeki her türlü bilgilendirmenin bir sonucudur. Örneğin matematikte denklem çözerek, gerçek yaşamdaki sorunlarımızı çözme alışkanlığı ediniriz. Okul bahçesinde sırayla dersliklere girmek, ileride herhangi bir şey için bize kuyruğa girmeyi, sıramızı beklemeyi, başkasının hakkına tecavüz etmemeyi öğretir. Aynı şekilde, derslikte söz isterken parmak kaldırmak da bize sabırlı olma ve izin alma alışkanlığı kazandırır. Tüm bunlar, eğitimin “gizli müfredat” (hidden curriculum) konusudur aslında. Matematik problemi (denklem) çözmek, açık müfredatın konusudur ancak o denklem çözümüyle edindiğimiz sorun çözme inancı, kapasitesi ve eğilimimiz de bir gizli (gizlice beklenen) müfredat hedefidir.

O halde eğitim, bizim aslında her işimize yarar. Ama biz, aldığımız eğitimin nerede, ne kadar işimize yaradığını bilemeyebiliriz. Eğitim pratik/tikel olduğu kadar birikimsel sonuçlar da yaratır. İşte Batı bu şekilde ileri bir uygarlık kurabildi.

 1,960 total views,  1 views today

Emin Toprak / Çılgın Projeler

21.12.2020

Çılgın Projeler

Emin Toprak

Bir yılı daha bitirmek üzereyiz, bu yıl, ülkemiz insanlarının yüklerine bir de dünyayı saran salgının yük ve acıları eklendi. Salgına karşı bütün dünyanın el ele verip karşı durması, belki de bu yılın tarihe: Covit-19 Yılı olarak geçmesine neden olacak.
 
Martin Luther King: “Uçamıyorsan, koş; koşamıyorsan, yürü. Eğer yürüyemiyorsan, sürün; ama hareket etmeye devam et. Geleceğe ilerlemeyi sürdür.” der. 
 
Bu bilge halk önderi; yüklerimizi, güç ve becerimizi kullanarak, çaresizlik yaşamadan, pes etmeden, direnerek, dayanarak, ama hep ileriye doğru atılım yaparak taşımamızı böylece yaşama tutunmamızı istiyor.
Her dünya insanı gibi bizlerin de pek çok yükü vardır. Bu yüklerin kişiye özel olanları dışında kalanlar ise ülke yönetiminin çözemediği ve ayrıca eklediği sorunlardan oluşur.
Demek ki, bazı yönetimler ülkenin var olan sorunlarını çözemedikleri gibi yeni yeni sorunlar, yeni yükler yükler insanlara…
Nasıl mı?
İşte bizde yaşananların bir özeti:
 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutkusu olan: çılgın projeler, yurdumuzun dört bir yanını sardı. İşte o çılgın projelerden birkaçı:

  • Sümerbank, Etibank, Telekom, Şeker Fabrikaları gibi dev KİT’lerin kelepir fiyatlarla satılması,
  • Ankara’da oda sayısı bilinmez olan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Van Gölü kıyısında Ahlat Saray’ı, Muğla-Okluk 300 odalı Cumhurbaşkanlığı Sarayı.
  • Tüneller, köprüler, paralı oto yolları.
  • Şehir Hastaneleri.
  • HES’ler.
  • Alışveriş merkezleri, gökdelenler.
  • Tümü son model, tümü yabancı, tümü zırhlı makam araçları.
  • Makam uçakları filosu.
  • Barış ve huzur için değil savaş ekonomisine uyarlanmış bütçe.
  • Yasama-yürütme-yargı kuvvetler ayrılığının tek kişide toplanması.
  • Yargının savunma ayağı olan Barolar parçalanması.
  • Üniversite ve bilim insanlarının iktidar güzellemesi yapmak dışında konuşamaz olması.
  • Sivil toplum örgütlerinin sindirilip susturulması…

İşte bunlar ve daha nice karadelik oluştu ülkemizde.

Bunların kimi kullananlara itibar, kimi müttehitlere ve uluslararası şirketlere çıkar sağladı. Fakat doğanın ekosistemi zarar gördü, doğal felaketler arttı, ülke kaynakları birer bire yok oldu. Sonuç olarak; yoksul halk ve onların daha doğmamış torunları on yıllarca süreyle dolar kuru üzerinden borçlandırıldı bu projelerle.

Ayrıca bu kara deliklere karşı çıkılmasın diye insanlarımız düşman kamplara bölünüp ülkede iç huzur bozuldu.

Fakat bu yapılanlarla yetinmek istemiyorlar, çünkü daha belli çevrelere çıkar sağlamak için verilmiş çokça sözleri ve ‘Kanal İstanbul’ gibi daha nice çılgın projeleri var.

Antik çağdan beri toplumsal yaşama enerji veren Adalet’i ve onun: suç ve suçluyu yargı belirler ilkesini yok saydılar. Yargı yerine kendileri karar verip insanları; suçlu, katil, terörist ilan eder oldular.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’in Selahattin Demirtaş hakkında verdiği hak ihlali kararı için sıralanıp “yok hükmünde” demeçleri vermeğe başladılar.

İki hafta önce adalette ve ekonomide reform yapacaklarını söylemişlerdi ya! Hemen kendilerine özgü çılgınca bir ‘reform’ torba yasası hazırlayıp işlevi parmak kaldırıp kabul etmek olan meclise gönderdiler. Bakın içinde neler var:

  • Cumhurbaşkanına mal varlığını dondurma yetkisi,
  • İçişleri Bakanına derneklere kayyum atama yetisi.

Ama bugünkü dip yapmış ekonomi için, pik yapmış, coşmuş gidiyor diyenler nedense, asgari ücret almakta olan milyonlara, insanca yaşayacak bir ücret vermemek için tir tir titriyorlar.

18 yıldan beri süren bu çılgın projeler sadece doğadaki ekosistemi ve ülke ekonomisini bozmakla kalmadı. Ülkemizin toplumsal iklimini de bozdu.

Asıl korkunç olan da bu… Çünkü yönetimlerin ülke için oluşturduğu iklim belirler yaşamın tüm kolaylık-zorluk, başarı-başarısızlık, sevinç ve üzüntüleri…

*** 

Korku İklimi 

Her insan güven içinde ve daha iyi bir yaşam için karşılaştığı sorunları yok etmek ister. Bunun için önce kendisiyle içten içe konuşur, tartışır, çatışır, sonra da ailesiyle ve çevresiyle…

Bir ülkeyi yönetenlerin işi, kişilere oranla daha zordur, çünkü o ülkenin; çözüm bekleyen çokça sorunu ve birçok beklentisi olan insanları vardır.

Bazı yönetimler halkı için özgürce barış içinde yaşanacak bir iklim oluşturur. Bazı yönetimler ise bunu beceremez, ülkenin halkını; bunlar benden yana, bunlar da bana karşı” diye böler, parçalar. Devlet aygıtını hizmet için değil korku salmak, sindirerek, susturmak için kullanırlar.

İşte bizim ülke yönetimimiz bu yolu seçti. Böylece ülkemizde bir korku iklimi oluştu. Ve bu korku iklimi yüzünden, özgürlükleri olmayan, suskun, kaderci bir toplum olduk.

Her iklim kendine has bitkiler yetiştirdiği gibi, bir de toplumsal kültür oluşturur. Korku ikliminde insanlar sinmiş-suskun, daha bencil, daha hırçın olurlar. Bu insan türü; en iyinin kendisi, ailesi, soyu olduğunu düşünürken, başkalarını değersiz, zavallı, gavur veya düşman olarak görürler.

Bu iklimde özgürlükler bir tarafa özgüdür, her kim “bizden yana” ise olanlar dokunulmaz ve sorgulanmaz, başkaları ise önemsiz ve değersizdir görüşü egemendir. 

Her akşam TV ekranlarında kurulan masalarda tarafgir rektörler, öğretim üyeleri bu korku iklimini yaratanlara güzelleme yapar, iklimi benimseten algı oluşturur, kutuplaşmalara neden olacak ırkçı, faşist sözler söylerler. Hem de orada olmayan, savunmasız bırakılanlara… Ayrıca köhnemiş bir çağa, bir döneme, bir anlayışa övgüler yapıp; bir gruba, bir kuruma, bir kişiye küfür ve hakaret edilir. Bununla da yetinmeyip karşı oldukları insanlara yargısız infazda bulunur, onları terörist, hain, düşman olarak yaftalarlar.

Kuşkusuz ki her kişi kendisini, soyunu, grubunu önemser ve korur, ancak bu onun; kendisini, soyunu, grubunu kutsayan bir sapkınlığa götürmemeli.

Eğer, birlikte yaşamı kolaylaştırmak istiyorsak, duygu ve anlayışımıza bazı “insani” değerler ekleyip onu toplumsallaşmamız gerekir. Böylece ülkede  başka insan ve kültürlerin olduğunu görür, onlarla karşılıklı saygı içinde ilişkiler kurar barış içinde yaşamayı öğreniriz.

Ve işte o zaman daha yaşanır olur; yuvamız, kentimiz, ülkemiz, dünyamız.

Sevgi ve saygıyla nice sağlık, huzur,  barış dolu yıllara…

(Aralık ayı da henüz hesabı sorulmamış pek çok acı ve kara sayfalarla dolu:

19 Aralık 2000 hapishanelerde tutuklu 28 genci yok eden Hayata Dönüş Katliamı,

28 Aralık 2011 F-16 savaş uçaklarıyla  Roboski’de çoğu çocuk yaşta 34 gencin katli…

Kim emir verdi? Kim yaptı? Niçin?

Katillere lanet… Gençlere sevgi ve saygıyla…)

 700 total views

En Büyük Suç ‘Nefret Suçu’ / Emin Toprak

21.12.2020

En Büyük Suç ‘Nefret Suçu’

Emin Toprak

On gün önce yaşanan bir olayın etkisi ve yankıları henüz bitmedi: 

Başakşehir spor kulübü, şampiyonlar ligindeki rakibi PSG’nin sahasında oynuyordu, maçın 4. hakemi, Başakşehir’in yardımcı antrenörü Pierre Vebo’ya ırkçı bazı sözler söylemişti. Bunun üzerine Başakşehir durumu protesto edip sahadan çekilmişti. Hakemin bu ırkçı-faşist davranışı hem yurtiçi hem de yurtdışı medya ve kamuoyu tarafından lanetlenmişti.  Haklı olarak sahadan çekilen takımımız ise büyük destek ve alkış almıştı.   

Yakın bir zaman önce Fransa’da da polisin sokaktaki göstericilere şiddet kullanması lanetlenmiş, demokratik hakları engellenip şiddetle karşılaşılan göstericiler haklı görülmüştü…Eğer istersek ülkemiz dışında yaşanmış ve tepki almış pek çok faşist saldırı ve anlayışı da sayabiliriz.

Peki, ülkemizde bunlara benzer pek çok örnekle karşılaştığımız halde, neden bu ırkçı anlayışlara karşı duranların sayısı çok az? 

Niçin geçmiş yıllarda değişik kentlerimize spor karşılaşmaları için gitmiş olan Amedspor’un oyuncu, yönetici ve taraftarlarına yapılan ırkçı saldırıları kınayıp, lanetleyenler çok az sayıdaydı? 

Oysa:

Her insan, doğarken sahip olduğu fiziki görünüş ve genetik yapısıyla yaşama hakkına sahiptir. İçine doğduğu çevre ve toplum da ona bazı kimlik ve haklar verir. Adı, soyu, anadili, inancı, yaşam tarzı gibi her kişinin kendine özel olan bu hakları, nefes alıp yaşamak kadar önemli ve gereklidir. Ve bu kimlikler değerli-saygın-dokunulmazdır.

Oysa:

Hiçbir demokratik ülkede parmak hesabı, kanun, buyruklarla bu haklar yok sayılmaz, yok edilemez. Eğer herkes insan haklarına hoşgörü gösterip saygı duyarsa, ancak o zaman ülkede barış içinde huzurlu bir toplumsal yaşam olur.

Ama eğer o ülkede demokrasi yoksa ve ‘insan hakları’ bir zümrenin çıkarlarına uygun değilse, o zaman bu haklar baskılanır ve yok sayılmaya çalışılır. Çalışılır dedim, çünkü var olan hiçbir şey yok olmaz/olamaz. O, zamanla bir orman misali; yeniden filizlenir, gelişir, değişir, gürleşir. 

 ***

Bugünlerde daha hiçbir mahkeme kararıyla suçlanmamış, 6 milyonu aşkın vatandaşın oyunu alarak ülkenin üçüncü büyük partisi olmuş olan HDP’ye yöneltilen ırkçı söylemlere ve yargısız infazlara karşı niçin sessiz ve tepkisiziz?

Sanırım bu partinin tek suçu; ülkedeki tüm halkların sorunlarını dile getirmesi ve oylarının büyük bölümünü de Kürt vatandaşlardan almış olması…

Peki, her gün ekranlarını bu partiye iftira, hakaret ve küfür edenlere açanlar, niçin mesleki etik kuralları gereği olarak, bir gün de ‘siz de gelin bu söylenenlere cevap veriniz’ demez/diyemezler?   

Zaten TRT’yi unutmuştuk, haydi bunlara da “özel kanal” diyelim. Peki, bakınız: bir bakan, bir genel başkan ve bir genel başkan yardımcısı ne diyor, biraz da onları duyalım: 

Bakanİçişleri Bakanı Süleyman Soylu, yani ülkenin huzur ve güven içinde yaşamasını sağlamakla görevli olan makamın sahibi. O, ülkenin sağlık ve eğitim harcamaları kısıtlanırken, büyük meblağlar aktarılan bir bakanlığın başında. Bu bütçeyle, ülkede birlik ve huzuru sağlayacak bir ‘barış iklimi’ sağlamak yerine, büyük masraf gerektiren; top, bomba, füze, uçak gibi çevreyi ve canlıları yok eden, büyük acılar yaşatan ölüm araçlarına yatırım yapıyor. Yani ‘güvenlikçi’ bir anlayışla çalışan bir politikacı.

Soylu, bakanlığının 2021 yılı bütçesini savunmak için gittiği TBMM’de konuşuyordu. Fakat sanki genel kurulda konuşmaya değil de sadece HDP’ye sataşmaya gelmişti. Ses tonu, jest ve mimikleri bir ergeni anımsatıyor ve tıpkı onların psikolojisi ile konuşuyordu: Oh! Oh! Ohhh!.. diye, diye, parmak sallaya sallaya, meydan okuya okuya, tahrik ede ede hakaret ediyordu partiye ve vekillerine… 

Genel Başkan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, onun da hedefinde HDP var: “HDP bir terör sorunudur, bölücülük yuvasıdır, fitne tezgahıdır, demokratik güvenliğimize doğrulmuş melun bir silahtır. … Kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır.” diyor… 

Yardımcı: MHP Genel Başkan Yardımcısı E. Semih Yalçın, onun da hedefinde HDP var: “HDP/PKK halk düşmanıdır, tabiat ve insanlık düşmanıdır. Terör örgütü HDP/PKK, kâmilen itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsüdür. Ağızları kapatılması gereken kravatlı mazbatalı Güruhtur” diyor. 

Görüldüğü gibi yardımcının kini diğerlerinden bir doz daha fazla, hiç gizleyip saklamamış duygularını, bu, buram buram kokan bir ‘nefret söylemi’

“Kâmilen itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsü” ne demek!? 

-Milyonlarca insanı kimyasal silahlarla yok etmek demek! 

-Nefret Suçudur bu, insanlığa karşı işlenmiş olan en büyük suç…

Bu sözler; Nazilerce Yahudilere, Amerikalılarca Kızılderililere, Saddam tarafından Kürtlere, Japonya’da, Vietnam’da ve daha pek çok ülkede milyonlara bomba ve kimyasallarla yapılan insanlık suçu katliamları hatırlatıyor. 

Tüm bu söylenenleri duyan diğer partiler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, bilim insanları ve vatandaşlar; vicdanlarına karşı mahcup, korku içinde, sinmiş, susmuş bir durumda. Ve işin en acı tarafı da yasal görevi bu tür nefret söylemlerini başka makamlara sormadan sorgulamak olan savcılar da işlem yapamaz olmuş… 

Eğer böyle olmuşsa… Demek ki, …  

Demeyelim, varsın cümle böyle yarım kalsın...

En iyisi, sevsinler sizin insaniyetten uzak kalmış yerli ve milli milliyetçiliğinizi… 

Diyelim gitsin.

 535 total views,  2 views today

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu