Press "Enter" to skip to content

MEKTEP-MEDRESE   Dr. Bülent Avcı

04.09.2022

Amerika’da ve Türkiye’de Gençler, Göçmenlik Ve Eğitim:


Dr. Bülent Avcı

Hiç kimse, denizde olmak karada olmaktan daha güvenli olmadıkça, çocuğunu denizin ortasındaki bota koymaz

 Warsan Shire

Göçmenlik ve mülteci olma durumu tarihin her döneminde var olsa da günümüz dünyasında Amerika, Türkiye ve diğer birçok ülkelerin yakıcı bir sorun olmaya devam etmekte. İnsanlar bireysel ya da büyük guruplar halinde kendi ülkelerinden diğerine daha iyi bir yaşam kurma niyetiyle ve büyük oranda yasal yolları zorlamak suretiyle gitmeleri durumu göçmenlik olarak adlandırılıyor. Kendi istekleri dışında, vatanlarını terk etmek zorunda kalanlar ise mülteci veya sığınmacı olarak kategorize edilmekteler. Bu durum hem göçmenler-sığınmacılar hem de göç edilen ülke için bir sürü sorunu beraberinde getirir.

Kendini yetiştirmiş Türkiye vatandaşı bir yazılımcının İstanbul’dan Seattle’a Microsoft’da iş bulup göçmesi; ya da Hong Konglu zengin bir iş adamının vatandaşlık alma karşılığında Kanada’ya gelip lüks restoran açması gibi bir durum değil bu. Burada konu ettiğimiz şey sıradan insanların, çoğu zaman ailecek yolara düşmesi, nice zorluklar ve badireler atlatarak diğer bir ülkeye varıp yaşam savaşı vermesi durumu; yoksullukla, ayrımcılıkla, yabancı düşmanlığıyla ve kültürel uyum sorunlarıyla iç içe bir hayat…

Türkiye ve Amerika özeline dönersek. Türkiye güneyde Suriye’de ki iç savaş başladığından beri başta Suriye olmak üzere, Afganistan, Irak ve diğer bazı ülkelerden 10-13 milyon civarında bir göçmen-mülteciye ev sahipliği yaptığı söyleniyor. Devlet kurumları dahil olmak üzere kimse tam bir rakam veremiyor. El altından dolaşan rakamlar birbirini tutmuyor. Makro düzeyde ele alındığı zaman bu nüfusun yüzde onun üstüne tekabül ediyor; bu durum İstanbul’da Bahariye Caddesi sosyetesinin günlük yaşamını etkilediği gibi Karadeniz’de bir sahil kasabasında vatandaşların günlük hayatlarına dokunur vaziyette.

Merdiven altı denilen tarzda işletmelerde asgari ücretin altında çalıştırılarak iliklerine kadar sömürülen bu insanlar, aynı zamanda, yoksulluğun artması ve ekonominin çökme noktasına gelmiş olmasının da etkisiyle, ‘onlar yüzünden biz işsiz kaldık’ diye sızlanan lümpen yığınların açık ve yakın hedefi haline gelmiş vaziyette. Devlet, en yumuşak ifadeyle, bu insanların yaşadıkları bölgeye ve kültüre uyum sağlama ve entegre olama süreçlerini organize etme noktasında (eğitim, iş, yaşam, kültür) tamamen aciz kalmış vaziyette. Amiyane tabirle Saldım çayıra Mevlam kayıra mantığıyla bu insanlar sokağa terkedilmiş haldeler. Bu durum memlekette ırkçı-faşist söylem ve eylemlere uygun bir zemin hazırladığı gibi ülke demografisini epeyce değiştirmiş ve değiştirmeye devam edecektir.

Göçmen ve mültecilerin, özellikle büyük şehirlerde, kültürel uyum sorunu yaşadıklarının bariz örnekleri mevcut. Avrupa ülkelerinin kabul ettiği mülteciler çoğunlukla eğitimli-vasıflı olanlar. Türkiye’de kalanlar ise çıplak gözle gözlemlenebilecek ölçüde eğitimsiz ve alt sosyoekonomik guruplardan gelen insanlar. Topluma entegre olma sürecinde en önemli rolü oynayacak olan eğim zaten kendi içinde iflas etmiş vaziyette. Bu durum okul çağını geçmiş olanların uyum sorununu daha da karmaşık hale getirmekte. Kaldı ki okul çağındaki mültecilerin birçoğu okula gitmemektedir. Kamuya açık ortamlarda, görgü ve diğerine saygı temelinde, nasıl hareket edeceğini bilmemekten tutunda plajlarda denize iç çamaşırla girmeye, toplu halde dolaşıp ona buna sataşmaya varan durumlar yerli halkın şikayetlerinden bazıları.

Epey uzun bir süredir göç alan ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri. Başta güney sınırı olan Meksika’dan olmak üzere Dünyanın her yerinden göçmen ve mültecinin geldiği bir ülke; yasal veya illegal yolardan gelenler, vasıfsız olarak Amerika’ya sığınanlar ya da göç edenler, aynen Türkiye’de merdiven altı işyerlerinde sömürülen Suriyeli mülteciler gibi, masa altından asgari ücretin çok altında bir paraya çalıştırılmaktalar; benzin istasyonlarında gaz basarak, lokantalarda bulaşık yıkayarak, çiftliklerde sezonluk tarım işçisi olarak çalışarak, müstakil evlerin bahçe çimlerini keserek ve nalbur dükkanlarının önündeki amele pazarlarında kendilerine günlük iş verecek birini bekleyerek…. Ülkeye yasadışı yollardan gelmiş olsalar bile, çocukların devlet okullarında eğitim görme hakları var. Ayrıca, diğer yoksul öğrenciler gibi, bedava kahvaltı ve öğle yemeği hizmeti alabilmekteler.

Bu yazıda, sayılara, varsayımlara ve gereksiz polemiklere boğmadan, bu soruna lise çağında genç bir insanın gözünden bakmaya çalışacağım. Genç bir delikanlı. Bilmem kaç sene önce ailesi ile Suriye’deki savaştan kaçıp İstanbul’a gelmişler; Adı Yasin, babası savaşta ölmüş. Annesi ve iki küçük kardeşi ile Bağcılar’da bir bodrum katında yaşıyorlar. Lise ikinci sınıfa Yasin; her sabah yürüyerek okula gidiyor, yol üzerindeki bakkalın, otobüs duraklarında bekleyenlerin ve yolda yürüyen herkesin kendisine tiksinerek baktığını düşünüyor… Böyle durumlarda görünmez olmak istiyor Yasin… Görünmeden okula gidebilmek…. Ama okulda ayrı bir cehennem; kendisi gibi Suriyeli arkadaşları var Yasin’in okulda. Teneffüslerde onlarla sosyalleşiyor çoğu zaman ama bazen hiç çıkmıyor sınıftan. Sınıftaki öğrencilerin birçoğu aşağılayarak bakıyorlar Yasin’e; hiç kimseye bir kötülüğü olmamıştır Yasin’in… Sınıfın ön taraflarında oturan sarışın uzun saçlı kıza aşıktır Yasin. Rüyalarına girer bu devranı afet… hiçbir şeyden korkmadan-çekinmeden o kıza ‘senden hoşlanıyorum’ diyebileceği bir dünyayı düşlüyor rüyalarında…Arkası kuşlu aynasında tarayarak saçlarını o kızla okul yolundaki o pahalı kafede oturuyor rüyalarının en güzel yerinde… Elele yürüyor İstanbul’un meydanlara çıkan dar sokaklarında…  Yasin bazen akşamları televizyon izler. Hem Türkçesini geliştirmek için hem de etrafta ne olup bittiğinden haber olmak için… koca koca adamlar ve kadınlar Yasin gibilerin bu ülkenin başına bela olduğunu ve derhal geldikleri yere geri dönmeleri gerektiğini söylüyor… Her gece yatağa girdiğinde uyumadan önce, gözlerini tavana dikip ‘bugün de ölmedik… buna da şükür…’ gibisinden şeyler mırıldanarak uykuya dalıyor Yasin…

Yukarıdaki metin olayı dramatize etmek için yazılmadı. Sayıları 13 milyonu bulduğu söylenen mülteciler ülke nüfusunun onda birini çoktan geçmiş vaziyette. Milyonlarca Yasinler; delikanlılar, genç kızlar, çocuklar yaşlılar aramızda yaşıyorlar… Yasın okula gidebildiği için şanslı (çalışmak zorunda olduğu için okula gidemeyenlerin trajedisi apayrı bir konu zaten…). Normatif düşünürsek eğitim yeni bir ülkeye-kültüre uyum sağlamanın en etkili ve iyi yollarından biridir: dili öğrenirsin, kültürü ve toplamsal ortak paydaları kavrar ve kendi kültürel-bireysel geçmişinle bağ kurarsın… ama gerçeğin bu olmadığını hepimiz biliyoruz. Devlet kendi vatandaşlarına-halkına Türkçeyi öğretmekten aciz. Ana dili Türkçe olmayanlara Türkçe öğretilmesi noktasında eğitim bakanlığı donanımsızdır. Böylesi zor bir süreci başarıyla sürdürmek her şeyden önce bu alanda yetişmiş-pedagojik formasyonu yüksek öğretim kadrosu, özenle hazırlamış geleneksel ve dijital müfredat malzemeleri ve bunu teorik ve pratik olarak koordine edecek hem merkezden yerele hem de yerelden merkeze doğru çalışan hem resmi hem de sivil kurum ve organizasyonlara ihtiyaç vardır. Bu bileşenlerin büyük oranda mevcut olmadığını biliyoruz. Dahası ülkenin resmi eğitim sistemi toplumsal ortak paydaya oturmaktansa, ötekileştirme ve kutuplaştırma üzerine kurulmuş vaziyette. Dolaysıyla böylesi bir (eğitim) sisteminin Yasin gibi gençlerin ülkeye uyum sağlamaları noktasında etkili olabileceğini düşünmek safdillik olur.

Söz konusu mülteci sayısının haddinden fazla olması ve devletin düzenleme ve denetleme noktasında aciz kalması, bu insanları günah keçisi yapıyor. Medyanın pompalaması ve popülist politikacılarında yardımıyla halkın büyük çoğunluğu mültecilerin geldikleri ülkelere dönmeleri gerektiğini düşünür hale geldi. Bu geri dönüş çağrısını gerekçelendirirken ortaya atılan en önemli argümanlardan birisi şu: mülteci gençler yakın gelecekte kötü yollara düşecek, suça bulaşacak ve dahası radikal sağ ve sol örgütlere potansiyel üye-militan olacaklardır. Başka bir deyişle bu ülkenin başına bela olacaklardır. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir iddiadır.

Kamuoyunda bazı kanaat önderleri 10 milyonu aşkın bir mülteci topluluğunu geri gönderme talebinin somutta bir karşılığının olmadığını söylemekteler; en azından tarihte benzer bir geri dönüş hiç yaşanmadığı biliniyor. Buradan bakınca mültecilerin bir yere gideceği yok gibi görünüyor; barış içinde bir arada yaşamanın yollarını aramaktan başkada demokratik-insancıl bir seçenek de yok. Mülteciler içindeki genç nüfusun radikal örgütlere katılım potansiyeli, üzerine iyice düşünülerek ortaya atılmış bir argüman değil. Hem radikal sol örgütler hem de gerici-faşist yapılar son tahlilde bu ülkenin ve insanlarının iyiliğini amaçladıklarını iddia ederler; dolaysıyla militanların bu yapılara olan bağı bu ülkeye, ama öyle ama böyle, bir aidiyet duygusu içermekte. Yasin gibi gençlerin böylesi bir aidiyete sahip olmadıkları ve olmayacakları çok açık. Amerika’daki İtalyan göçmenler buna en iyi örnektir. Kendilerini dışlayan Amerikan toplumunda hayatta kalabilmek için mafya benzeri oluşumlara gitmişlerdir. Bu anlamda mülteciler Türkiye’de yakın ve orta dönemde bir soruna yol açacak olurlarsa bu ülke çapına yayılmış (mevcutlarından farklılıklar gösteren) mafya varı oluşumlar olacaktır.

Buradan Amerika’da ki göçmen-mülteci durumuna dönersek, Birleşik devletler bu problemin- kısmen de olsa üstesinden gelecek deneyim ve araçlara sahip. Devlet okullarında göçmen-mülteci çocuklara İngilizce öğretmek için araştırma-temelli müfredat malzemeleri mevcut; eğitim fakülteleri bu alana özel olarak pedagojik formasyon eğitimi vermekte. Yani normal İngilizce eğitimi ile ana dili İngilizce olmayanlar için İngilizce eğitimi tüm süreçlerde ayrı branşlar olarak ele alınıyor. Tüm eksikliklerine rağmen, mülteci-göçmen çocukların topluma uyum sağlamada en önemli rolü yine eğitim oynuyor. Ama her şey güllük gülistanlık değil tabii. Ne kadar uyum sağlarsa sağlasın, mülteci-göçmen çocukları kendilerini, Amerika’nın yerli yoksul ve dar gelirlilerinin yaşadığı, suç oranının oldukça yüksek olduğu kenar mahallerde, parasızlık, işsizlik, şiddet, ayrımcılık, uyuşturucu ve benzeri birçok sorunla boğuşurken bulmakta.

Böylesi bir ortamda büyüyen ister Meksikalı ister Asyalı fark etmeksizin, mülteci-göçmen çocuklarının yaşadıkları topluma bir aidiyet duygusu beslemeleri imkânsız değilse de çok zor.

Bunu tarihsel deneyimlerden çok iyi bilen Amerikan yönetici sınıfları yoksul mahallerdeki liseleri askerlik şubesi gibi kullanmakta. İyi bir gelecek kurma noktasında nerdeyse hiç şansı olmayan bu çocukları burs verme ve benzeri vaatlerle kandırıp orduya asker yazdırmaktadır. Bu liselerde askerlik seçmeli ders olarak okutulmakta ve okul içeresinde bazı askerlik bilgileri öğretilmekte. Yoksul bölgelerdeki bu okullarda tüfekle talim yapan ve liseden sonra muhtemelen asker olacak olan, kızlı-erkekli guruplara rastlayabilirsiniz.

İstisnaları bir tarafa bırakırsak, mülteci-göçmen bir ailenin çocuğu olarak büyümek-yaşamak, Türkiye’de, Amerika’da ya da dünyanın başka bir yerinde, acılarla örülmüş bir hayat demektir. Şu veya bu gerekçeyle hatırı sayılır insanın mutsuz olduğu bir ülkede, aslında kimse mutlu değildir. Elbette ki bu konuda devletin denetleyici ve kolaylaştırıcı rolü vardır; bu noktada siyasal iktidardan hesap sorulmalıdır. Ve fakat bu insanlarla (göçmen-mülteci) barış içinde bir arada yaşamanın yoları toplumun her katmanında aranmalıdır. Tüm olumsuzluk ve eksikliklere rağmen, öğretmenler göçmen-mülteci çocuklarla yakinen ilgilenmeli; onların yaşam dünyalarına dokunacak türden ilişkiler geliştirmelidir; o çocukların özne karakteri kazanmış, kişisel ve toplumsal problemlerine aktif ve eleştirel vatandaş olarak yaklaşabilen; duyarlı, sevebilen ve sevilebilen bireyler olarak büyümeleri için ellerinden geleni yapmalıdır.

Dr. Bülent Avcı
Seattle, WA
Eylül 2022

 61 total views,  1 views today

DOSTÇA  
Emin Toprak

26.09.2022

Demokrasi

İstanbul’da yaşıyorum, fakat aylardır Beyoğlu ya da İstiklal Caddesine gidememiştim. Özlemişim.

’78’liler Girişimi’ ile ‘Karşı Sanat’ın düzediği ‘Panel-Forum’ için aldığım çağrıya uydum. 10 Eylül 2022 günü Saat 14.30 daki toplanma yerine vardım. 78’liler Girişimi Başkanı sevgili Celalettin Can, karşılarken simit ikram etti, alıp yedim ve dinleyiciler arasındaki yerimi aldım. 

Yer: İstiklal Cad. ‘Aznavur Pasajı’ Kat 6 

Konu: “12 Eylül ve Süreklileşen Darbeler”. 

Salon; 70’li 80’li yıllardan kalmış yaşlı tahta sandalyelerle donanmış. Dinleyicilerin hemen hepsi akran, çoğu tanıdık-bildik. Bedenleri yılların izlerini taşısa da herkesin yüzü gülüyor, gözleri ışıl ışıldı.

Delikanlı kız-erkekler, tek tüktü ve onların da bu coşkuda pek payı yoktu. Kimi anne-babası kimi de dede-ninesi için gelmişti (düşünülmesi gereken bir durum).

Konuşmacıların dördü de tanıdık-bildik kişiler. Kimi yıllar öncesinin yoldaşı, dostu, kimi medyanın tanıştırdığı…

Forumun yöneteni Feyyaz Yaman’ın davetiyle ‘saygı duruşu’ yapıldı.  Panelistler tanıtılarak, 15’er dakikalık söz verildi (fakat her konuşmacı en az 45 dakika konuştu, ki bence, doğal ve doğru olan da buydu).

Feyyaz Yaman: Sanat inisiyatifi, ‘Karşı Sanat’ın kurucusu, birçok yurtiçi ve yurtdışı etkinlilerde bulunmaktadır.

Gülizar Tuncer: Geçmişi-günümüzü hukuksal boyutlarıyla ele alan bir insan hakları savunucusu avukat.

Musa Piroğlu: Geçmişi-günümüzü sosyo-politik açıdan ele alan insan hakları savunucusu HDP milletvekili.

Mukkaddes Erdoğdu Çelik Dünün belleği, günümüz aktivisti ve insan hakları savunucusu yazar.

Dört panelistin buluşma noktası, dördünün de ülke demokrasi ve emekçi halk için kendi alanında mücadele etmesi, bu uğurda bedel ödemesi idi. Dördü de yaşanmışlıklarını ve ülkedeki insanlık dışı uygulamaları sıraladı ve özetle:

“Günümüzde 70’li-80’li yıllardaki gençlik, işçi, köylü ve hakların halklar için dayanışma kalmadığını. Nedeni de faşizmin daha yoğun baskıyla grup ve aileleri hedef almasıdır. Geçmişte emekçilere destek veren gençlerin, şimdilerde annelerinin: ‘Bak oğlum-kızım eğer sen yakalanıp tutuklanırsan, ‘terörist’ ilan edilirsin o zaman da çalışıp evimize ekmek parası getiren herkesin işine son verilir! Biz o zaman ne yaparız!?…” Feryatları duyduğu… Böylece faşizmin her hanede çaresizlik ve yılgınlık yarattığını… Bu sonuçta, dünün dar grupçu anlayışların, payı olduğunu, çünkü bu grupçukların ülkenin sorunlarını tahlil etmeden, devrimci mücadele önceliklerini belirlemeden, sadece kendi görüş, yöntem ve önderliklerini en doğru kabul edip kutsadılar…”  Benzeri konuşmalarla geçmişle yüzleşip eleştiri ve özeleştiriler yaptılar.

Demokrasi, hukuk ve eşitliğe uymayan uygulamaları anlatılırken doğal olarak ülkemizde insan hakları en çok gasp edilen Kürtler ile farklı inanç ve yaşam tarzı olanlar sıkça anıldı.

Biz dinleyiciler de içimizdeki çağrışımlarla bazı ‘an’lara ulaşıp olan biteni anımsarken, ‘neden-niçin-nasıl’ oldu diye kendimizi suçlayıp sorguladık, sarsılıp hüzünlendik…

Panelistlerin sunuşları bitince dinleyicilerin söz aldığı forum başladı.

 3-4 arkadaş kendileri veya ‘grupları’ adına konuşup sorular sordu.

Bazı dinleyiciler ayrıldığı için panelistlerin uzun konuşmaları eleştirildi.

İlk sözü alan bir arkadaş da eleştirilerini sıralayıp, panelistlere sordu (özetle):

Bize neden hep Kürtleri anlattınız, Türkler de zulüm altında…? 

Buna gerekli cevabı bir başka dinleyici verse bile olan olmuş, eski dar grupçu anlayış yüzünden salonda soğuk bir esinti olmuş ve toplantı son bulmuştu.

***

Ekonomi, terör, bilmem ne bilmem ne varken, baş sorunumuz neden Kürtler ve demokrasi olsun ki?  Diyor o arkadaş ve nice ülkemiz insanı.

Evet, ülkede çoğu kişinin işsiz kaldığı, emekçinin haklarını alamayıp geçim sıkıntısı çektiği, yolsuzlukla büyüyen bir azınlık oluştuğu, ekonominin çöktüğü, işsizlik, icra, iflasların arttığı, yönetim-yargı-güvenlik-eğitim-sağlık gibi alanlardan adil, eşit, yeterli  hizmet alınmadığı doğrudur. 

Evet, bu ortak sıkıntılar tüm ülke insanları içindir.  

Fakat yüzyıllardan beridir Kürtler ile birlikte farklı kimlik, inanç ve yaşam tarzı sahibi olanların ‘insani hakları’ yok sayılıyor. 

İşte o arkadaş ve nice ülke insanın unuttukları da budur.

İşte bu da bir demokrasi sorunudur. 

Eğer ülkemizde demokrasi egemen olsa: tüm kimlikler için hukuk, eşitlik, özgürlük olur, sömürü olmaz, işsizlik biter, silahlar susar, ülke kaynakları savaşın ölüm makinalarına dönüşmez, barış ve dayanışma içinde tüm sorunlar çözülürdü.

Farklılıkların barış, demokrasi ve uyumla Türkiyelileşmesi sağlansa, hiç sorun yaşanır mıydı? 

Her farklı kimliği Türkleştirmeye, her dili, her inancı, her yaşam tarzını kendininkine benzetmeye çalışmaktır asıl sorun.   

Bunun için ülkede demokrasi-hukuk-huzur-barış olmamış, her zaman çatışma-savaşlar olmuştur.

Düşünsenize, bir insana; kendi anadilinle değil, benim dilimle oku-konuş, benim mezhebimi ve inancımı kabul et, çocuklarına ve coğrafyana benim belirlediğim isimleri vereceksin! 

Demek …?! 

***

Ülkemizin demokrasiye dair bir karnesi var, işte o belge: 

Freedom House, her yıl 220 ülkenin demokrasi, siyasi özgürlük ve insan hakları hakkında araştırma yapan, bir bakıma ‘karne’ veren kuruluştur.

Siyasal katılım, seçim süreçleri, ifade özgürlüğü, örgütsel haklar ve hukukun üstünlüğü … konuları, sivil özgürlükler (60), siyasi haklar (40) alt başlık 100 puan üzerinden değerlendirilir.

Ülkeler: ‘Özgür’, ‘Kısmen Özgür’ ve ‘Özgür Olmayan’ olarak ayrılır.

Türkiye:  

2013’de 61 özgürlük puanı alarak ‘Yarı Özgür’ ülke sayılmış. 

2022’de ise (32) puanı ile ‘Özgür Olmayan’ ülkelere katılmıştır. 

Grupta; Pakistan (37), Uganda (34), Ürdün (33), puana almıştır.

Emin Toprak – DOSTÇA

 40 total views,  40 views today

Kötülüklerimizi sakladıkça iyiliklerden uzak kalırız / Emin Toprak

19.09.2022

Kötülüklerimizi sakladıkça iyiliklerden uzak kalırız

Yurdumuz için Eylül; bunaltıcı sıcak günlerin azaldığı, emeğin ürüne dönüştüğü, bazı ucuzlukların olduğu bir aydır. Üretici, soğuk kış için ihtiyacı kadar ürününü saklar, ihtiyaç fazlasını da başka ihtiyaçlarını karşılamak için satar. Cıvıl cıvıl cıvıldayan okullar açılır ve barış severler de Dünya Barış Gününü kutlarlar. 

Bu özellikleriyle yaşamımızı kolaylaştıran Eylül, ne yazıktır ki halkımıza en zalim, en kanlı, en sabıkalı, en karanlık günleri de yaşatmıştır. 

6-7 Eylül 1955 ve 12 Eylül 1980 de bu karanlık günlerdendir. Bu kara günler, 35 yıl arayla yaşansa da aralarında kuvvetli bir bağ vardır. Bu bağ, evrim geçirerek azgınlaşan tekçi güç ve anlayışıdır.  

‘Varlık Vergisi’ Sn. K. Kılıçdaroğlu’nun ‘helalleşme’ konularındandır. Kısaca anlatırsak:

‘Varlık Vergisi’, 1950 yılına kadar ülkeyi ‘Tek Parti’ ile yöneten CHP’nin 11 Kasım 1942’de çıkarıp uyguladığı bir yasadır. 

Bu hak, hukuk yoksunu, eşitlikçi olmayan ırkçı yasa yüzünden, ülkedeki azınlıklardan özellikle Rumlar ile Ermeniler çok zor günler yaşamıştır.

1946’da kurulan Demokrat Parti (DP), bu yasadan kaynaklı tüm haksızlıkları bitirme sözü verip 1950’de iktidar olur.

Fakat, verdiği sözü tutmadığı gibi faşist 6-7 Eylül 1955 olaylarının da hazırlayıcısı olur.

6-7 Eylül 1955 olaylarının özeti:

İstanbul’un gayrimüslim yerlilerinin; evlerini, kutsallarını ve işyerlerini hedef alıp talan eden bir güruhun kalkışmasıdır. İnsanlık suçu bu eylem sonunda sağ kalan masum insanlar, ölmemek için yüzyıllar öncesi büyük büyük atalarından kendilerine miras kalan ev, işyeri ve vatanlarını korku içinde terk etmek zorunda kalmışlardır. 

6-7 Eylül 1955 olaylarının tanıkları:

Birinci tanık: Sabri Yirmibeşoğlu:

Yirmibeşoğlu; 6-7 Eylül 1955’te Seferberlik Tetkik Kurulunda görevli bir subaydır. Çalışırken “Derin devlet”“gladyo” diye anılır. 1988-1990’da Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yapmıştır. 

Fatih Güllapoğlu; ‘Tanksız, Topsuz Harekat’ isimli kitabına, Sabri Yirmibeşoğlu’ya sorduğu sorunun cevabını da yazmış. 

“6-7 Eylül de bir ‘Özel Harp’ işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı…” (Daha ne desin ki!). 

İkinci tanık: Mikdat Remzi Sancak: 

Eski bir İstanbul kabadayısı’ Mikdat Remzi Sancak, kendisi ile yapılan  söyleşide o geceyi ve sonrasını uzun uzun anlatır. İşte o söyleşiden bir kesit: 

“Ben o sıralar İstanbul’da yeni sayılırım. Denizciydim. Mal taşırdım. Haydarpaşa Garı’ndan Eminönü haline. Tesadüfen, o gün memleketten gelen bir arkadaşla Tophane’de muhallebi yiyorduk. Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı ‘kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, napalım?

Ne kadar Rum, Ermeni, Süryani, Musevi varsa hepsinin dükkânlarına girdik, evlerine daldık. Öyle bir kargaşa vardı ki, İstiklal Caddesi’nde iki gün tramvay çalışamadı. Yola kumaşlar, perdeler, eşyalar atılmıştı. Bir ara baktım bir kuyumcu dükkânına saldırıyorlar. Ben de karıştım aralarına, vitrinde ne var ne yoksa doldurdum koynuma. Küpe, müpe, altın… Epey bir süre sonra gece 12 civarı asker geldi, biz kaçıştık. Gece de gayrimüslimlerin yaşadığı Adalar’a vapur kaldırdılar, insanlar doluşup oralara da gitti yağmacılık etmeye, ben gitmedim ama. Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşibiryerde reşat. Aldım onları da…

Öyleydi, bir kargaşa olmuştu ki herkes ne çarptıysa kaldırdı. Düşün, o zaman tramvaylar 3 kuruş. Yozgatlı bir köylü vatmana bilet parası vermek için elini cebine atıyor. Bir tane binlik çıkartıyor. Vatman, ‘bozamam’ diyor. Adam tekrar elini atıyor, cebine bir binlik daha çıkartıyor. Köylü adam, bilmiyor ki parayı. Bir kere daha, bir kere daha, bitmiyor. Vatman polis çağırdı. Adamın üzerinden 40 tane binlik çıktı. Aslında olanlar olacak iş değildi…”

Bence yeter, bu iki tanık bize 6-7 Eylül olaylarını yeterince anlattı. 

***

Biz şimdi biraz da 12 Eylül 1980 faşist darbesine bakalım. 

12 Eylül darbesini, şu anda 50 yaş ve üstü olan hemen herkes yaşadığı için iyi bilir, daha küçükler de okumuş, izlemiş ve dinlemiştir tüm olup bitenleri.

Her duyarlı vatandaşın bu kanlı darbe için ortak görüşü şudur: 

12 Eylül 1980 darbesi zulme karşı duran tüm ezilenleri ve sömürülenleri, dışlanan ve yok sayılan halkları, inanç topluluklarını, işçileri, emekçileri, köylüleri, gençleri hedef almış militarist faşist bir darbedir. 

Arkadaşım İlhami Şen, facebook sayfasında Karikatürist ‘Hakan’ın 12 Eylül’ün kirli ilişkilerini anlatan muhteşem eserini paylaşmış, bende fotoğrafını çekip paylaşıyorum.

Bence bu sayede 12 Eylül 1980’i daha detaylı anlamış oluruz. 

Ne dersiniz?

Ülkemizin resmi tarihine göre her şeyimiz harikaymış! 

Peki, bugün bile gizli-dokunulmaz olan arşivlerde neler var, niçin halka açık değiller?

Niçin bireye, gruba, halka kendi kutsallarını bırak benimkileri kabul et denmiş ve denmekte? 

Ne kadar incitici bir işkencedir bu!

Oysa eğer, farklılıkları yok saymayı, herkesi kendine benzetmeden vazgeçilse ve o farklılıkları tanıyıp anlamaya çalışılsa, bir arada yaşamak çok daha kolaylaşırdı.

Ve o zaman insanlar ortak akılla el ele verir, aydınlıklara yol alırdı. 

Demek ki tarihi kutsal görmek yerine orada yaşanmış tüm artı ve eksilerle yüzleşmeliyiz. 

Ancak o zaman insanca barış içinde birlikte yaşam kolaylaşır.

Unutmayalım ki:  

Kötülüklerimizi sakladıkça iyiliklerden uzak kalırız. 

Emin Toprak – DOSTÇA

 66 total views,  3 views today

Bir HDP’li ‘bakan’ olabilir mi?” / Emin Toprak

11.09.2022

Bir HDP’li ‘bakan’ olabilir mi?”

Hemen herkes zaman zaman yaptığı, yapacağı işleri birazcık erteleyerek kendisini, kendisine bırakmak ya da saklanmak ister. Ben de Ağustos ayı başından beri haftalık yazılarıma ara vermiştim.

Fakat sen köşeye geçip kabuğuna çekilsen de dışarıda hayat hızlı ve acımasızca devam ediyor.

İşte bu döngüde içimdeki ‘insani’ ve ‘bencil’ dürtüler de sürekli çatışıp durdular. Birincisi haydi ‘yaz!’, ikincisi de boş ver ‘yazma!’ diye komutlar vererek beni bana bırakmadılar.

Ben de M. Cevdet Anday’ın o muhteşem dizelerini ‘komut’ saydım:

TELGRAFHANE

Uyumayacaksın / Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak / Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin / Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak / Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın / Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali / Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın /Bir sis çanı gibi gecenin içinde

Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur metin sade / Çalacaksın.

//Melih Cevdet Anday

Evet, sesler uyutmaz, insanı çekip alır düşler dünyasından.

Hele de ülkende ‘bir gece ansızın’ anlayışı egemense!

Hele de ülken ve dünyada bitmeyen acılar, haksızlıklar, yoksulluklar ve savaşlar sürüp gidiyorken:

Ezberlerinle değil, akılla, mantıkla, vicdanla konuşmalısın.

Bu haksız hukuksuz gidişi durduracak çareler aramalısın!

Hırsıza, emeğini ve ekmeğini kaptırmamalısın!

Erken öten horoz olup bir bir anlatmalısın hırsızlıkları, haksızlıkları!

Ve oturup yazmalısın tüm olup-bitenleri!

Susmamalısın, çünkü sen haklısın ve bunun için de militarizme, ırkçılığa, sömürüye, savaşa hayır demelisin!

***

Komşularla barış yapıp dost olmak yerine ‘bir gece ansızın’ meydan okumalarıyla düşmanlarımız çoğalıyor. Bu yüzden güvenlik birimlerini oluşturan askerlerimiz, yıllardır komşu ülke topraklarında savaş benzeri çatışmalara girip ya ölüyor ya da öldürüyor.

Çatışmalar bitmiyor fakat ülke kaynaklarımızın çok önemli bir kısmı uçak, tank, bomba, mermi gibi ölüm makinalarıyla harcanıyor. Yoksul halk hem bu ağır faturaları ödüyor hem de geleceği olan gençlerini, canını malını kaybediyor. Halkımız çok darda hem de çok zorda.

Bir de 24 Şubat 2022’de başlayan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali var ki! ‘Domino etkisi’ yaratan bu haksız savaş, dünyanın önemli bir enerji ve beslenme zincirini kopardı. Bu bizde ve Avrupa’nın her yerinde çok sıcak günler yaşattı, daha da yaşatacak gibi.

Önümüzde de kocaman bir kış, hanelerde işsizlik, açlık, soğuklar ve bir de genel seçimler var.

Halkımız bu olup-bitenleri yaşadı fakat buna  sebep olanlardan henüz hesap soramadı. Bu olayların failleri ekranlarda ve meydanlarda devamlı nutuk atıyor, halkı algılarla avutup, masallarla uyutmak ve olup-bitenleri unutturmak, tek adam iktidarını sürdürmek istiyorlar.

Bunun için de sık sık yeni algılar bulup gündemi değiştiriyorlar.

Günlerden beridir ülkenin gündemi:

Halkların Demokratik Partisi (HDP).

“Bir HDP’li ‘bakan’ olabilir mi?” 

Yat kalk bunu dinliyoruz.

HDP ne zaman ve kimden ‘bakanlık’ istemiş, duyan bilen yok!

HDP böyle bir gündemimiz de, böyle bir talebimiz de yok diyor.

Ama ekran başına dizili lafçılar paslaşıyor, bazen de bağrışıyorlar.

Haydi varsayalım ki, HDP bakanlık istemiş!

Peki, bu bir suç mu?

HDP’liler de diğer parti adayları gibi yasalarda belirtilen koşullara uyarak halkın oylarıyla milletvekili seçilmediler mi?

Peki, diğer parti mensubu milletvekilleri; cumhurbaşkanı başbakan, bakan, oluyor da niçin HDP’liler olamıyormuş!

Peki, bunda bir saçmalık, bir tuhaflık yok mu?

Varsayalım ki, HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar; İçişleri, Dışişleri, Adalet veya  Eğitim bakanılıklardan birisine atandı!

Bu atama büyük bir alkış almaz mı?

Bugünlerde hem iktidar hem de muhalefet HDP karşıtlığında, ya da Kürt karşıtlığında büyük birliktelik sağlamış görünüyor.

Çünkü onların büyük koroları, sıkça detone olsa bile, akortlu olarak ‘İstemezük!’ naraları atabiliyor.

Peki, bu zıtların birlikteliğini ne/nasıl sağlamış biliyor musunuz?

Cevabı, HDP tüzüğünde saklı, bu tüzük HDP’yi kısaca şöyle tanımlıyor:

“Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; dışlanan ve yok sayılan halkların, inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin; aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle birlikte demokratik halk iktidarını hedefleyen, barışı ve halkların kardeşliğini savunan bir siyasi partidir.” 

Demek ki HDP; kimliği, inancı, yaşam tarzı farklı olduğu için dışlanan halk ve grupların haklarını, eşitliği, demokrasiyi, çeşitliliği istediği hem de savaş karşıtı barışçı bir parti olduğu için dışlanmak istiyor.

***

Şimdi biraz da HDP ve Kürt karşıtlığında iktidarla söz birliği yapmış olan yerli ve milli ‘Altılı Masa’ sakinlerine bakalım. Bunlardan biri çaresiz, biri bağıran, dördü de etkisiz görünüyor. Bunların demokrasi anlayışları farklı fakat bir tek hedefleri var: ‘tek adam’ sistemini yıkıp iktidar olmak ve yeniden ‘parlamenter sisteme geçmek.

Haydi diyelim ki seçimi kazanıp ‘tek adam’ sistemini yıktınız.

Peki ya demokrasi?

Kimlik, inanç, kültürlere özgürlük ve eşitlik tanımayan anlayışınız ne olacak!

İYİ Parti’nin turancı ülkücü ırkçılığı, demokrasiyle nasıl bağdaşacak?

Diyelim ki Süleyman Soylu benzeri olan İYİ Parti’den Yavuz Ağıralioğlu, İçişleri, Dışişleri, Adalet veya  Eğitim bakanlıklarından birisine atanırsa,  şimdikinden farklı neler yapabilir ki?

Demek ki ‘Altılı Masa’ önce demokrasi konusunda anlaşmalı diğer konular çok daha kolay olacak. Çünkü ırkçılıkla demokrasi bağdaşmaz.

*

Hani her tartışma çıktığında birileri: “Kürtlerin hangi hakları, neleri eksik ki?” derler ya.

Cevap veriyorum: Kürtlerin, kimlik, inanç ve kültür hakları gasp edilmiş.

Şimdi de diyecekler ki, şu cumhurbaşkanı, şu bakan, şu vali, şu general… Kürt ve Alevi!

Cevap veriyorum: Hayır, hayır yanılıyorsunuz!

Onlar kimliğini ve o kimliğin insan haklarını almamış, bu hakları istemeyi de kendileri için bir utanç saymış, asimile olmuş kişilerdir.

Son soru: Ekran ve meydanlardaki yeni gündem konusu ne olacak?

“Kılıçdaroğlu, Kürt ve Alevi acaba Cumhurbaşkanı olabilir mi?”

Emin Toprak – DOSTÇA

 144 total views

Copyright © 2020 | Design & Development Serdar Kurtoğlu